Modernizm

Modernizm*

 

 

Giriş

 

Geleneksel dönemlerden kopuşu ifade eden ve seküler bir dünya algısı sunan bir döneme geçişin önemli sayılabilecek aşamaları vardır. Her şeyden önce tarihsel süreç sürekli olarak ilerlemeyi kaydettiği gibi, değişim ve dönüşümlerin amacı eskiden kopuştur. Yani geleneksel mitlerden, bilimsel veya teknolojik gelişmelerin dışında kalan her şeyden bir kopuşu ifade etmektedir. Bu sürecin başlattığı kökten değişimlerin modern dönem olarak algılanması, toplumsal yapı alanındaki bütün değişiklikleri kapsamaktadır. Bu süreci tetikleyen birçok etken modern döneme geçişin temel yapı taşları olmuştur. Ortaçağ skolâstik düşüncesinden kopuş, reform ve Rönesans hareketleri ve bilimsel alanda oluşan devrimler ile aydınlanma düşüncesi geleneksellikten kopuşun öncü hareketleri olmuştur. Geleneksel yaşam biçimini ortadan kaldırıp, bilime, bilgiye, teknolojik gelişmeye ve her şeyden öte akla önem verilmeye başlayınca toplumsal ve düşünsel alandaki bildik kalıplar kökten değişime uğramıştır. Bu nedenle modern dönemlerin algısı olan gelişmelerin etkisiyle, epistemolojik, ontolojik, aksiyolojik ve her şeyden öte teolojik yaklaşımların tamamı kökten değişikliklere sahne olmuştur. Bu açıdan modernizm algısını ele alırken arka planında etkili olan reform, Rönesans, aydınlanma, sanayi devrimi, Fransız İhtilal’ı gibi devrimsel nitelikte olan hareketleri ele alıp, toplumsal yapının işlevini ortaya koymak gerekir.

Felsefe alanında modern devlet, akıl, yeni felsefi yaklaşımlar ile ilgili olarak fikir yürüten Kant, Hegel gibi düşünürler, sosyolojik alandaki çalışmaları ile Auguste Comte, Durkheim, Karl Marx ve Max Weber toplumsal alandaki değişimlerin açıklayıcıları olmuş, siyasal, sosyal, ekonomik ve düşünsel alandaki değişimleri göz önüne sermişlerdir. Bu nedenle modernizm algısı ele alınırken diğer alanlarla ilişkili olarak ele alınıp, kavramsal çerçevesi çizilmeli ve daha sonra toplumsal aldaki pratikleri açıklanmalıdır. Bu makalede modernizmin teorik arka planı tartışıldıktan sonra, toplumsal alandaki yansımaları üzerinde tartışılmaktadır.

*İbrahim MAVi (Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyoloji Tezli Yüksek Lisans, bu yazı ege üniversitesi altamira sosyoloji dergisinde yayınlanmıştır).

Modernizm

 

            Modernizmin genel bir çerçevesini oluşturmadan önce bu dönemin arka palanında etkili olan sosyal, siyasal, ekonomik, sanatsal etkileri görmek ve bu modernizm algısının kavramsal çerçevesini oluşturmak gerek. Bu anlamda modern, modernite, modernleşme, modernizm kavramlarının çerçevesini ve dönemselliği bilmek bu modernizm açıklamasında bize düzenli bir yol gösterecektir. Modern, yeninin ya da yakın zamanın eş anlamlısı haline gelmekle beraber, kaynaklarını teknik ilerlemede ve onun emek dünyası ile endüstriyel alanda yol açtığı altüst oluşlarda bulur (Jeannıere, 1994: 15). Modern olarak algılanan dönem yarına yönelik bir ileri toplum anlayışı oluşturarak modern aydınlanma döneminin oluşturduğu bir dönemle başlayan bir paradigmayı ve dönemselliği içerir.

      1700’lerin ikinci yarısı, Avrupa kültüründe nispeten daha bağımsız üç değer sisteminin yükselişine sahne oldu; bilim, ahlak, sanat. Bu entelektüel farklılık geçerliliğe dair üç farklı iddia ile bağlantılıdır; bilim gerçeklik sorununa(bir iddianın gerçek olma anlamında doğru olup olmadığı) yaslandı; ahlak normatif sorunlarla(bir emrin haklı olma anlamında geçerli olup olmadığı) ilgilendi ve sanat etütleri de kendine özgü estetik sorunları( bir sanat eserinin güzel ya da zevkli olup olmadığı) gündeme getirdi. Gerçeklik(bilim), haklılık(ahlak), güzellik(sanat) ile ilgili sorunlar ayrıca dini sorulardan da ayrıştırılmalıydı. Bilimler, ahlak ve güzel sanatlar dinden bağımsızlıklarını kazandılar ve modern çağ başladı. Bu kültürel alanların ilk defa tarih biçiminde konular olarak işlenmiştir. Kant’ın üç eleştirisinde bu bulanabilir; Saf aklın eleştirisi(1781) modern doğal bilimlerin ön kabullerini açıklığa kavuşturdu; Pratik aklın eleştirisi(1788) doğal bilimlere karşı ahlakı bağımsız bir konuma getirdi ve yargı gücünün eleştirisi(1790) bilim ve ahlak karşısında estetiğin sınırlarını belirledi(Skırbekk&Gılje 2006:377).

Bu anlamda modernin arka planını oluşturan aydınlanmanın babası olarak Kant’ı görmek mümkün. Çünkü günümüz döneminin bile, modernizmin çalışmalarının sonucu olarak, sanatsal, bilimsel ve ahlaksallık anlamında etkisini görmek mümkün ki yaptığı eleştiriler de bunların başlangıcını sağlamıştır. Bir diğer kavram olarak Modernite sanatsal alanda Rönesans reform hareketleri sonrası oluşan bir çerçevedir. Bir aydınlanma projesi olarak ortaya çıkmış ve zaman içinde bazı değişmeler göstererek günümüze kadar gelen bir hal almıştır (Tekeli, 1999: 25). Modern ve Modernite bu anlamda farklı algılayışlar içerisinde bir düşüncedir. Dünyanın rasyonel anlaşılmasına dayalı Heideggerci anlamında bir dünya-resmi sunduğundan, Modernite modernin algılarının rasyonel kullanışı olarak değerlendiren Çiğdem (1997: 51) rasyonalizm ve modernitenin bir ilişkisini vurgulamaktadır. Rönesans’ın bir çok alanda getirdiği değişimlerle beraber siyasi kültürel, sanatsal, iktisadi alanlarda özellikle aklın merkeze alınmasıyla rasyonel bir gelişme yaşanmıştır. Rönesans’ın bir özelliği olan hümanizm akımıyla beraber insanın merkeze alınması ve merkeze alınan bireyin artık mitsel düşüncelerden kurtulup rasyonel düşünmeye başlamasıyla modern olarak algılanan birey oluşmaya başlanmıştır. Modernlik geçişsel olan, kaçak olan, raslantısal olandır, diğer yarısı ebedi ve değişmez olan sanatın yarısıdır (Baudelaire: 2003: 23). Modern, dönem içerisinde modaya uygun, sanata yakın, toplumun içinde bir yerdedir. Çıkış noktası itibariyle batı merkezli olan bilimsel, siyasal, kültürel, endüstriyel devrimler bu anlamda bir referans niteliğindedir. Batının oluşturduğu bu zihniyet çerçevesinde modern düşünce bize eski toplum yapısından farklı bir toplum yapısı ve dünya algısı benimsetir.

“Uzlaşımsal kullanım alışkanlık eseri olarak moderniteden bir yanda Rönesans, rasyonalist felsefe ve aydınlanma yoluyla, öte yandan mutlakıyetçi devletten burjuva demokrasilere geçişle önü açılan bir çağ olarak söz etti. Genellikle modern devletin on altıncı ve on yedinci yüzyılda başladığı kabul edilirken modernizm sanatlarda on dokuzuncu yüzyıl sonunda başlayan bir paradigma değişikliği olarak görülür” (Lash, 1994: 47). Bu anlamda modern olarak kabul edilen yeni bir düşünce yapısı etrafında şekillenen paradigmatik değişimler kendisiyle beraber bir değişim süreci yaratmıştır. Modernizm dönemine geçiş açıklamalarında merkeze alınan olaylar; Rönesans, Reform, Aydınlanma, Fransız Devrimi, Bilimsel devrimler, Sanayi Devrimi, Kapitalizm, Modern Ulus Devletin Doğuşu ve bunun gibi çeşitli sosyo- ekonomik ve kültürel süreçlerdir (Yelken, 1999: 121–122). Bilimsel, siyasal, kültürel, teknik ve endüstriyel devrimler; sosyal, siyasal, edebi, sanatsal gibi birçok alanda geleneksel toplum yapısından farklı bir toplumsal gerçeklik yaratmıştır ki bu değişimin kaçınılmazlığının bir sonucudur. Mekanik dünya algısının oluşmasını sağlayan Kepler, Kopernik, Newton’un bilimsel devrimleriyle beraber yeni bir dünya görüşü, İngiltere, Amerika, Fransa gibi ülkelerde oluşan siyasal devrimlerle beraber yeni siyasi algılayış, kültürel anlamda oluşan devrimlerle toplumsal alanda oluşan değişim, özellikle sanayi devrimiyle beraber artış gösteren endüstri alanındaki devrimlerle yeni bir ekonomik sürecin başlangıcı modernizmin arka planını oluşturmaktadır. Bu devrimlerle beraber modern dünya geleneksel toplum yapısına karşı bir tavırla daha seküler bir düşünceyi savunur olmuştur. Bu anlamda modernlik Wagner’in (1996: 29) söylemiyle;  “Tanrı’nın mukadder kıldığı tözsel bir iyi ve doğru nosyonunun “dayatılmasını” reddeder, ama toplum felsefecilerinin birçoğu bireyden önce ve bireyin ötesinde varolan, insanlar tarafından keşfedilecek, bilinecek ve izlenecek bu dünyaya ait değerlerin ve kuralların “tanınması” (recognition) düşüncesini kabul eder.” Bu anlamda artık aydınlanma dönemi ile beraber aklın merkeze alınması ve bunun sonucunda artık bilimsel devrimlerin oluşması ve insanların artık ilerleyen koşullarla beraber eski geleneksel mitlerden ve inançlardan sıyrılıp, seküler bir inanç yaratması anlamında bir devir yaratmıştır.

    Modernizm, genelde on dokuzuncu yüzyıl sonu ile İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcına kadar olan dönemde, bilhassa sanat ve edebiyatta meydana gelen büyük çaplı değişimleri tanımlamakta kullanılmış … Fransız gösterge bilimci Roland Barthes, modernizmi, on dokuzuncu yüzyıl içinde bir momentte toplanan, yeni sınıfların, teknolojinin ve iletişimlerin evriminin sonucu olarak türeyen dünya görüşlerinin çoğullaşması şeklinde tanımlamıştır. İngiliz romancı ve denemeci Virginia Woolf ise, modernizmi, insan ilişkileri ve insan karakterinde bir değişim olması açısından tarihsel bir fırsat saymıştır… Genel bir görüş olmasına karşın biçimsel olarak modernizm, genellikle, derinleşme, üslupçuluk, içe dönme, teknik gösteriş, içsel olarak kendinden kuşku duymaya yönelik bir harekettir… modernizm müzikte atonalizm, şiirde vers libre, romanda bilinç akışı tekniği ile karakterize edilirken, mimaride işlevselcilikle ilişki içinde olmuş… Yalnızca sanatsal alanda değil, zamanın teknolojik, siyasal ve ideolojik değişimleri gelişmeleri etkilemiştir (Marshall 1999: 508).

Bağımsız olarak hareket eden ve kavrayış sahibi özne, bilim ve aydınlanma, ilerleme ve akıl telakülleri, bunlar modernizmin tanımlayıcı kavramları olmaktadır (Skırbekk&Gılje,2006: 574).  Bu kavramsal çerçeveden bakıldığında ilk olarak Avrupa’da büyük çıkış sağlamış olan modernizm akımı, zamanla dünyanın tamamına yayılmış, nihilist bir yaklaşımla artık tanrının varolmadığı, ilahi olanın yerini, bilimselliğin aldığı bir dünya yaşamı oluşturmuştur. Amaç seküler bir inanç, seküler bir kültür, insan aklının merkezde olduğu, bilimin ışığında çalışmaların yapıldığı, teknolojik anlamada ilerlemenin olmasıyla dünyada bir çok toplumun dünya algısında değişmenin olduğu, insanlarda sadece bu dünyaya yönelik bir paradigma oluşturmaktır. Bu özelliğiyle Tanyeli’nin (2003: 64) vurguladığı şekilde modernizm “bir biçimlendirme, anlayış ve tavrının yıkılıp yerine bir yenisinin konulması, daha köklü bir değişimle yüz yüze bulunulduğu bir dönem gerçeğini yansıtmaktadır.” Geleneksel yapılardan farklı olarak ileriye yönelik seküler formların oluşturduğu bir düşünce yapısı bu dönemde en çok benimsenilen yaklaşımdır. Değişimin sonsuz olduğu modern dünyanın bir inancı; hiçbir şeyin değişmediği görüşü ise modern zamanlarda ilerleme denen şeyden rahatsız olan herkesin sık sık tekrarladığı bir feryat (Wallersteın, 2003: 134). Modernizme göre her şey devamlı değişir, bu bir paradigma olmaktan öteye bir pratik yaşam çerçevesi olmuştur. Bu dönemde irticai benimsemeler bunun karsısında olmakta ve geleneksel toplum yapısını kabul etmektedir. Fakat bu paradigmada meydana gelen değişme insanlığın artık kendine ve yaşadığı dünyaya olan görüşünün sorgulanmasını sağlamış ve yıllarca kabul edilen idealist yaklaşım yerini materyalizmin baskın olduğu bir dünya görüşüne bırakmış ve bilimselliğin gereği olan deneyler artık ilahi olarak kabul edilen formları yıkmıştır. Tanrının ölümünün vurgulandığı bu dönemlerde, tanrının ölümü, aynı zamanda, Parmenides’ten Platon’a, Descartes’ten Spinoza’ya değin sürmüş olan, varlıkla düşünce denkleşiminin, birliğinin araştırılması olarak tanımlanan metafiziğin sonuna da işaret eder (Touraıne, 2008: 127). Bu anlayışla beraber artık insanların zihninde varolan tanrı, kutsallık, inanç kavramları biraz daha soyut bir hal alarak yok olma aşamasına gelmiştir. Tabi dinsel alanda bir vurgu yapılmasına rağmen siyasi, sosyal, iktisadi ve özellikle sanatsal alanda bir dalgalanma görülmektedir. Çıkış noktası itibariyle sanatsal alanda gelişme gösteren Modernite kavramının bir yansıması olan ve 19. yüzyıldan sonra bu değişimden taban alan modernizm akımı sanayi devrimi ve Fransız devrimi gibi toplumsal ve siyasal birçok alanda değişimi getiren devrimlerden kök alarak yeni bir düzen arayışı içine girmiştir. Teknolojik gelişmeler, kültürel değişimler ve bilimsel çalışmalar bu anlamda daha seküler bir yapı inşa etmiştir. Bu dönemden bahsedebilmemiz için Touraıne (2008: 24); “bilimin teknolojik uygulamalarının olmasının yeterli olmadığını, buna ek olarak entelektüel etkinliğin siyasal propagandalar ya da dinsel inançlardan korunması, yasaların tarafsızlığının kişileri torpile, adam kayırmaya, particiliğe ve yolsuzluklara karşı koruması, kamu ve özel yönetimlerin kişisel bir iktidarın aracı haline gelmemesi, tıpkı kişisel servetlerle devletin ya da işletmelerin bütçelerinin birbirinden ayrı tutulması gibi özel yaşamla kamu yaşamının da birbirinden ayrılması gerektiğini vurguluyor.” Bu modernlik yüzyılıyla beraber dünyaya karşı belirli yerleşik tutumların, insanın müdahalesiyle şekil almaya açık bir dünya fikrini; ekonomik kurumların karmaşık bir birleşimini, özellikle endüstriyel üretim ve Pazar ekonomisini; ulus devlet ve kitle demokrasisi dahil olmak üzere, belirli siyasal kurumları göstermektedir (Giddens, 2001: 83). Belli kitlelerin müdahalesi sonucu şekil almaya başlayan bir ekonomik kurumlar silsilesi görmek mümkün olmuştur. Sanayinin getirdiği seri üretim ve teknolojik gelişmelerle beraber kendini dönemlere ve sınır ötelerine göre şekillendiren bir örgütlenme biçimi oluşarak kurumsal bir hal almıştır. Kapitalist sistemin araçları olarak piyasada yer bulan bu teknolojik araçlar zamanla sermaye oluşturarak, daha uzak yerlere daha olanaklı Pazar alanları oluşturmuş, kurumsallaşmanın diğer bir boyutu olan pazarlama sektöründe bir devasa güç yaratmıştır. Bunun yanında siyasi olarak gelişme gösteren çalışmalar bu yönlü bir değişim ve dönüşüm göstererek, toplumsal gerçekliklerden ziyade belli iktidarların, belli elit kesimlerin müdahalesiyle şekillenmeye başlamış, iktidar yönelimli ve marjinal bir kavramlaştırma olarak demokrasi anlayışı oluşmuştur. İdeolojik bir çerçeve çizilerek belli iktidarların tekelinde oluşan bir demokrasi anlayışından bahsetmek,  aydınlık bir düşünce yapısı oluştuğunu söylemek sağlıklı olmasa gerek. Demokrasi anlayışının batı temelli oluşumu beraberinde hegemonya kavramını da getirecek ve toplumsal boyutta birçok kesimi bu demokrasi anlayışından mahrum bırakarak ülkeler arası bir bloklaşmaya sebebiyet verecektir. Demokrasi algısı, Pazaryeri arayışları, yeni teknolojik gelişmeler, bu kavramlarla beraber açıklanan artık geçmiş toplum yapısından farklı olarak gelecekte yaşayan bir toplum algısı, daha doğrusu bir kurumlar bütünü olarak kabul edilen bir düzen oluşmaktadır. Bugün birçok tartışmaların yaşandığı bir yüzyılda modernliğin sonucu olarak nitelendirilen modern ötesi toplum yapıları tartışılmakta ve o ileri yani modern ötesi topluma erişmek için tartışmalar ve çalışmalar yürütülerek öngörülerde bulunulmaktadır. Giddens (1998: 12)” bu yaklaşımla beraber yapılan tartışmaların odaklandığı, “bilgi toplumu”, “tüketim toplumu” gibi kavramların üzerinde durarak modernliğin sonucunda ya da modernlik yüzyılında bizi daha ileri bir toplum aşamasının beklediği bir görüş olduğunu ve bunun sonucunda artık modern ötesi olarak algılanan post modern bir dünya algısı oluştuğunu vurgular.” Endüstri sonrası toplum ya da bilgi toplumunun bir ötesi olarak algılanan bu post modern dünya düşüncesi yeni post-izm’lerin oluşması yolunda adım atılmış olmaktadır. Post endüstriyalizm, post kapitalizm, post komünizm belirli algılayıştan ziyade daha ileri bir şama hayal edilmektedir. Modernliği aslında salt değişim ya da olaylar silsilesi olarak da görmemek lazım. Akılcı, bilimsel, teknolojik ve idari etkinliğin ürünlerinin yaygınlaştırılması olarak görmek de lazım (Touraıne, 2008: 24). Bu açıdan bakıldığında modernizmin sonucu olarak toplumsal alanda meydana gelen farklılıklar artmakta ve eski toplum yapısında farklı olarak bir sonu ve yeni toplum algısı oluşturma adına bir başlangıcı ifade etmektedir. Modernliğin düşünümü olarak ta ele alınabilecek olan bu algılayışı Beck (1999: 57) şöyle açıklamaktadır; “ modernliğin bir devri bitmekte ve henüz ismi olmayan ikinci bir devri ortaya çıkarmakta; bu ise siyasal seçimler, hükümetin devrilmesi ya da devrim yoluyla değil, normal ve bildik olanın, yani Batılı sanayi toplumunun şablon ve tarifesine göre başına buyruk bir şekilde yürüyen modernleşmelerin gizil yan etkisi olarak gerçekleştirmektedir.” diyor. Bunu düşünümsel modernleşme kavramıyla açıklayan Beck (1999) bu algılayışın, batılı bir anlamda ortaya çıkan modernizmin kendine göre bir yol çizmesine neden olmakta olduğunu vurguluyor. Bu anlamda bir ideolojiyi de yansıttığını vurgulamak gerek, çünkü batı çıkışlı olan bu akım örneğin Batı gözüyle daha az gelişmiş olan özellikle İslam kesimi ülkelerini arka planda bırakarak kendine göre bir son ve bir başlangıç oluşturmaktadır. Modernlik fikri, tarihselciliğin büyük düşünürleri olan Comte, Hegel ve Marx’ın da tanıklık ettiği gibi, tarihin sonu fikrini dışlamaz ama tarihin sonu aslında bir tarih öncesinin sonu ve teknik ilerlemeyle beraber, gereksinimlerin özgürleşmesiyle ve tin’in utkusuyla birlikte gelen bir gelişmenin başlangıcıdır (Touraıne, 2008: 23). Beck’in (1999) karşıt modernlik olarak kavramsallaştırdığı düşüncede bunu görmek mümkün. İsmi üzerinde olduğu gibi karşıt bir görüş oluşturmakta fakat bu karşıtlıkla beraber bir diğer oluşumu da getirmektedir. Karşıt modernlik olarak algılanan bu kavrayış; modernliğin, modern toplumun dahilinde sınırlandırılmasıdır (Beck, 1999: 101). Yani modernliğin tartışılmasına karşı oluşan bu kavramsallaştırma bir sonu getirmektedir fakat, bu son aslında batılı anlamda modernizmin sonu değil aksine farklı bir versiyon olarak bir zaferi ifade etmektedir. Modern-karşıt modernlik olarak ta algılanmaktadır. Bu modernleşmenin sonucu oluşan sekülerleşmenin gelişimi olarak algılanan, insan aklının bilimsel bir yaklaşımı ilerletme adına düzenlediği tüm dünya formları değişime uğramakta, hayatın her alanına olan bakış açısı değişip dönüştüğü, dinsel inançların sadece özel hayatla sınırlı kaldığı bir düzen oluşmaktadır. Akılcılaştırma vurgusunda bulunan Touraıne (2008: 25) “Batı’daki en güçlü modernlik yaklaşımını, en derin etkileri yaratmak olan yaklaşım, özellikle, akılcılığın geleneksel olarak adlandırılan toplumsal bağlar, duygular, görenek ve inançların yıkımını gerektirdiğini/ dayattığını ve modernleşme amilinin belli bir kategori ya da toplumsal sınıf değil, aklın kendisi ve o aklın zaferini hazırlayan tarihsel gereklilik olduğunu” vurgulamıştır. Bu anlamda modernliğin tüm iç gelişmeleri ve dış gelişmelerinin tetikçisi olarak aklın ön plana çıkması modern öncesi toplumlara karşı çıkışı temsil etmekte ve geleneksel yaşam tarzı olan, ilahi ve doğaüstü güçlerin etkin olduğu, yaşanılan kültürün şekillendiricileri olan metafizik inançların güvenirliğini kaybettiği bir dünya algısından akılcılaştırmanın içselleştiği bir dünya algısına geçilmektedir.  Modernizm birçok alanda kökten denilebilecek bir değişim yaratma imkânı sağlamıştır. Tabi burada etki ettiği alanlara baktığımızda, bu süreçte hem sosyal hem siyasal hem de kültürel boyutlarının olduğunu Heywood’un (2007: 27) vurguladığı şekilde kısaca şöyle özetlenebiliriz; Sosyal açıdan modernleşme, yeni sosyal sınıfların, orta sınıf ve işçi sınıfının yer aldığı, piyasa yönelimli ve kapitalist bir iktisat anlayışı ile bağlantılıdır. Siyasal olarak ise modernleşme, mutlak monarşilerin yerini, anayasal, zamanla da demokratik yönetimlerin almasını gerektirmiştir. Kültürel açıdan da modernleşme, aydınlanma fikir ve görüşlerinin yayılması biçiminde karşımıza çıkmaktadır. Bu fikirler geleneksel dini ve siyasal fikirlere meydan okumuş ve genel olarak ilim, irfan, akıl ve ilerleme ilkelerine teslimiyet ile temellendirilmiştir.

Modernizmin Sonuçları

“Değişim sonsuzdur. Hiçbir şey değişmez” (Wallerstein 2003: 134). Modernliğin kendi özünde değişimi getirdiği ve bu anlamda modernizmi kabul etmeyen kesimin aslında bir değişimin olmadığını söyleyerek bir tepki oluşturması kaçınılmazlığı oluşmuştur. Modernliğin bu varlığıyla beraber yaşam bulduğu dünyada kimi zaman olumlu anlamda kimi zaman olumsuz anlamda tepki görmekle beraber her zaman istediği ileri bir toplum, eskiden farklı olarak daha modern bir yaşam olmakta, bunu gerek toplumsal değişimin özünden kaynaklandığını vurgulamakta, gerek ihtiyaç olarak belirlemekte, gerekse de bu yüzyıllarda ürettiği araçlarla bunu uygulattırmaktadır. Bu modernlik kavramıyla beraber kendisinin sonucu olan ve kendisiyle beraber oluşan birçok kavram oluşmaktadır. Bu yaklaşımların en büyük örneği post modern bir toplum düşüncesi bunun yanında yeni “post” eklemlerle, Postendüstriyalizm, Post Marksizm gibi görüşler oluşmaktadır. Modernliğin getirdiği bu düşünce sonucunda oluşan bu modern ötesi toplum düşüncesiyle beraber artık siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik anlamda bir değişim görülmenin yanı sıra, daha ileri bir aşama tasvir edilmekte ve özellikle bu postmodernizmin sonucu ve gereği olarak düşünülen, post-endüstriyalizm, ileri bir aşamada olan teknolojik gelişme yaratma adına çaba göstermektedir. Bunun yanında post-izm’lerin artışı oluşumunda hep eskiye olan inanç yıkılmakta, hep ileri bir toplum düşüncesi benimsenerek her zaman bir son yaratılıp, bunun sonunda bir başlangıç tasarlanmaktadır. Bunun sonucunda oluşan toplumsal farklılıklar insanlar arası ilişkilerde bazen ileri düzeye erişecek olan bir kopma gösterecektir. Özellikle Guénon’un (1999: 160) bu anlamda vurguladığı bir nokta vardı: ‘Eğer tüm insanlar gerçekten modern dünyanın ne olduğunu anlasalardı, modern dünya derhal varolmaktan çıkardı ve o anda yok olurdu; çünkü onun varoluşu bilgisizliğin ve sınırlı olan her şeyin varoluşu gibi olumsuzdur; o ancak geleneksel ve insanüstü (suprahumanie) hakikati inkâr ederek vardır’ diyor. Konunun bu açıdan incelenmesine baktığımızda özellikle kendini bu anlamda bilgisiz yetiştiren birey ve toplumlarda karşıt bir görüş benimseyeyim derken bilgi birikimi ve perspektifi yetersiz bir aşamaya ulaşmaktadır. Bilgisiz bir kitle kültürünün varolmasını ortaya çıkaran kapitalist tüketim kültürü sürekli bireyleri bilgisiz ortamlarda kendi var ettikleri bilgilerle donatarak kendi işlevleri dışında çalışmalarını yönlendirmektedir. Modern kapitalizm olarak adlandırılabilecek sistemin bu bireyselleştirici ve gelenekselcilik karşıtı duruşu karşısında bilgisizce davranmak toplumsal alanda birçok sorun ve tehlikenin oluşmasına neden olmaktadır. Giddens’çi anlamda vurgulamak gerekirse toplumda artık “risk, güvenlik, tehlike” kavramları yerleşmeye başlamış ve toplumun birbirinden kopuk güvensiz bir ortamda yaşanmasına sebebiyet vermektedir. Özellikle Giddens’in zaman-uzam kavramlarına baktığımızda gelişen teknolojiyle beraber iletişim ve ulaşım alanındaki gelişmeler korkutucu bir gelişme göstermekte ve devletlerarası oluşan rekabeti artırarak sınır ötesi yerleşimlere zemin hazırlamakta ve artık uzam-zaman kavramları yok olmaktadır.

          Bu dönemde, dünya çapında bir kapitalist sistemin ve onunla birlikte olağanüstü teknolojik değişmelerin ortaya çıktığını gördük. Bu gün yerküre üzerinde uçaklar dolaşıyor ve birçoğumuz, evlerimizde otururken, Internet yoluyla dünyanın öbür ucundaki insanlarla anında temas kurabiliyor ve metinler, grafikler indirebiliyoruz. 1996 Ocağında, astronomlar, artık çok daha iyi, evrenin tahmini büyüklüğünü beş katına çıkaracak kadar daha iyi ‘gördükleri’ni ilan etmişlerdir. Artık uzayda her birinde milyarlarca yıldız olan milyarlarca galaksiler olduğundan, bunların bilmem kaç ışık-yılı büyüklüğünde bir alanı kapladığından bahsediyoruz. Söz konusu astronomlar aynı zamanda bu yıldızlardan ikisinin etrafında dünyaya benzer gezegenler olduğunu daha yeni açığa çıkardılar; ilk defa bu tür gezegenler buluyorlar ve dediklerine göre bu gezegenler karmaşık biyolojik yapıları destekleyebilecek iklim konumlarına sahip, kısacası bunlarda hayat olabilir. Yakın zamanda daha böyle kaç gezegen daha keşfedeceğiz? Beş yüz yıl önce, Bartolemeu Diaz’ın gemiyle Hint Okyanusu’na ulaşmış olması büyük bir şey sayılıyordu, ama şu anda önümüzde olan egzotik imkânları o bile hiçbir zaman hayal etmemişti (Wallerstein, 2003: 135).

       Toplumların ilk Klan yapılanmasından günümüz toplumuna gelene kadar, Marx’ın vurguladığı toplum aşamaları olan ilkel, feodal, kapitalist toplum aşamalarından geçerek sürekli değişmesi gibi, modern anlamda da toplumda değişim ve dönüşüm oluşmakta, bir evrim çizgisini ve bir sonu da beraberinde getirmektedir. Bu tarihsel süreçte hep süreksizlikler olmuştur, modern toplumsal kurumları geleneksel toplumsal düzenlerden ayıran ve modern çağın harekete geçirdiği süreksizliklerden biri “değişim hızı”dır (Giddens, 1998: 15).    Günümüz toplumuna gelene kadar dahi özellikle ileri teknoloji sonucu olarak post endüstriyalizmin bir sonucu olan icatlarla beraber toplumsal anlamda hızlı bir değişim yaşanmaktadır. Modernliğin süresizliklerinden bahseden Giddens’e (1998: 16 ) göre ikinci bir değişim olarak “değişim alanı”nı almak gerekli. Alan olarak ilk çıkış noktası Avrupa olan modernizm zamanla tüm dünyaya yayılmıştır. Etki alanı olarak dünyanın tamamına yayılan bu modernist düşünce zamanla modern kurumsal bir hal almaktadır. Aydınlanmacı, ilerici zihniyetin yaratımı olan akıcılaştırma çerçevesinde dünya düzeni belirlenmeye başlanmış ve zamanla kurumsal bir hal alarak özünde bazı kurumlara ihtiyaç duymayan toplumlarda artık bu dünya düzenine uymak adına kurumsallaşmaya gitmiştir. Bu kurumsal alanda oluşan süreç zamanla toplumsal alanda da değişimi getirmiş ve etki alanı yayılmaya başlamıştır. Toplumsal alan ile kurumsallaşma birbirini besleyerek değişimin yönü ve amacını belirlemiştir. Geleneksel yapıya karşı olmayı ifade eden bu modernizm toplumsal ve kurumsal anlamda oluşturduğu bu değişimi ileri bir toplum adına yapmıştır ama bazen burada karanlık bir taraf görmek gerekli olmuştur.

Giddens’a (1998: 17) göre Marx, Durkheim, Weber gibi düşünürler modern çağı sorunlu bir dönem olarak gördüler. Fakat onlar da modern çağın sağladığı olumlu olanakların onun olumsuz karekteristliklerine daha ağır bastığına inandılar. Marx sınıf mücadelesini kapitalist düzen içinde temel bölünmelerin kaynağı olarak görüyordu; ama, aynı zamanda daha insancıl bir toplumsal sistemin ortaya çıkışını da düşlemekteydi. Durkheim, endüstriyalizmin daha çok yayılmasının, iş bölümü ve ahlaki bireyciliğin birleştirilmesiyle bütünleşmiş, uyumlu ve doyurucu bir toplumsal yaşamı kuracağına inanıyordu. Max Weber ise sosyolojinin bu üç kurucusu arasında en kötümser olanıydı. Modern dünyayı, maddi ilerlemenin, ilerlemenin yalnızca bireysel ayartıcılığı ve özerkliği ezen bir bürokrasinin genişlemesi pahasına elde ettiği paradoksal bir ortam olarak görüyordu. Ancak o bile modernliğin karanlık yüzünü ne denli büyük olabileceğini tahmin edememiştir.

Modernliğin bir sonucu olarak ele alınan “risk, güven, güvensizlik” (Giddens,1998) kavramları bu modern dönemin karanlık bir yüzü ya da sonucu olabileceğini açıklayan en iyi kavramlardır. Fransız ihtilalinin toplumsal-siyasal alanda getirdiği değişim ve onun sonrasında oluşan büyük bir devrim olan Sanayi Devrimi bu değişimin ve farklılık ortamının en büyük öncüllerindendir. Bunun sonrasında dünyanın tamamını etkileyen hareketler oluşmaya başlamış, sanayi devrimini getirdiği, sanayi alanındaki değişme, ekolojik alanda, toplumsal alanda insanlar arası ilişkide, sanatsal-kültürel alanda bir değişime etki etmiştir. Bu Sanayi Devrimi ve Franzsı ihtilali sonrası toplumsal alanda oluşan değişmeler zamanla endüstriyalizmin gelişmesiyle de doğal dengeyi de etkilemeye başlamış ve hayatın tüm alanına yansımaya başlamıştır. Gerek aile yapılarında oluşan değişimler, gerek inanç konusunda insanlığın bakış açısı, gerekse de insanın kendine ve dünyaya olan algısı değişime uğramış, yıllardır süregelen eski geleneksel kozmos algısı devrimsel anlamda bir değişikliğe uğramış ve insan paradigması bir dönüşüme tabi olmuştur. Özellikle zihniyet kavramı üzerinde etkili olan bu modern algılama bilgiyi elde etme anlamında bir değişim göstermiştir.   Kelimenin bütün anlamlarıyla gerçekten “şeytani” bir şey olan modern düşünce, bu gün toplumdan soyutlanmış ve dağınık bir halde bulunan bu elemanların genel zihniyet üzerinde gerçek bir etki gösterebilmeleri için gerekli bağlantıyı elde etmelerini engelleme konusunda bütün olanaklarıyla çaba göstermektedir (Guénon 1999: 168). Bu anlamda hazır bir bilgi sunan bu modernist zihniyet bilgi elde etme anlamında engel ortaya koyabilmektedir. Gerek başka bir yöne yönlendirerek, gerekse yanlış bilinç aşılama düzeyine erişebilmektedir. Bunun sonuçları olarak insanlık artık farklı bir temelde gelişme göstermeye başlamış ve bu araştırma soruşturma çerçevesinde daha farklı alanlara yönelerek yeni kavramların oluşmasına etki etmiştir. Özellikle Fransız ihtilali sonucu oluşan ulus bilinci anlamında toplumun kendine yönelik bakışı değişmiş, bu gibi gelişmelerden sonra dünya düzeni farklı bir hal almaya başlamış, sanayideki gelişmeler kitle imha silahları alanında da bir ilerleme kaydetmiş, emperyalizmin yayılmasında, faşizm, militarizm, şovenizm, milliyetçilik duygularının kabarmasıyla uluslar arası konjonktürde bir dengesizlik oluşmaya başlayınca, toplumsal düzen algısı artık ulus çerçevesinde şekillenirken, bireyselliğin ön planda olduğu, bir üstünlük mücadelesine sahne olan dünyada, Hitler Faşizmi, Stalin’in kıyımları, Amerika’nın toplu kıyımları, emperyalizmin yayılmasıyla kıyımdan geçirilen yerli halk, Afrika gibi üçüncü dünya ülkelerine yapılan haksızlık ve sömürüler, bir ülkenin başka ülkeleri etkisi altına alma amaçlı yaptığı savaşlar, bunlardan da önemli olan, tüm dünyayı kavuran birinci ve ikinci dünya savaşları bunlar hepsi modernizm adına yapılan ileri teknolojilerin sonucu olmaktadır. Bu da toplumda ileri toplum tasarıları yapılırken risk ve güvensizlik kavramlarını akla getirmektedir. Bu gün içinde yaşadığımız dünya çok gergin ve tehlikeli olmakla beraber içinde olunan yüzyıl savaş yüzyılı, toplu kıyım yüzyılı olmakta ve askeri çarpışmalarda içinde bulunduğumuz yüzyılda şimdiye kadar 100 milyona yakın insan katledilmiş/katledilmektedir (Giddens, 1998: 19:). Modernliğe baktığımızda toplumsal, siyasal, edebi alanda olduğu gibi bunların aynında bazı rejim ve ideolojileri, akımları ortaya çıkaran etkisel bir unsur olmuştur. Beraberinde getirdiği ekonomik etkilere baktığımızda ortaya çıkardığı kapitalist sistem kendini modern araçlara göre şekillendirmektedir. Tüm kurumsal boyutlara yansıyan bu kapitalist sistem her alanla ilişkili olmakta ve gün geçtikçe kendini yenilemektedir.         Modernliğin kurumsal boyutlarına (Giddens, 1998: 61-63) baktığımızda bir biriyle ilişkili olan ve kimi zaman biri diğerini besleyen “kapitalizm, Gözetim, Askeri İktidar ve Endüstriyalizm” bu ekonomik düzenin farklı biçimlerini gösterir. Bu ekonomik düzende kapitalizm toplumsal alanda oluşan ekonomik boyutun oluşum ve dönüşümüyle ilgili olarak dünya konjektüründe emek, sermaye, Pazar olanakları, pazarın ayılımı, rekabet ve sosyal-siyasal alanın etkileyen unsurlarla ilişki içindedir. Endüstriyalizmin yükselişe geçmesiyle beraber bu kapitalist sistem dünyanın hemen hemen her alanına etki etmeye başlamıştır. Endüstri Devrimiyle beraber gelişen teknolojinin daha fazla üretimle beraber rekabet, daha fazla Pazaryeri oluşturmuş ve bunun yanında askeri alanla ilgili olarak kitle imha silahları yaratılmış, bulmaya çalıştığı pazaryerini bu askeri kanatla iç içe olarak bulmaya çalışmış ve çatışmaları yaratarak emperyazlimin gelişmesine katkı sağlamıştır. Modernliğin oluşumuyla beraber kapitalizm de bu modern araçlarla kendini şekillendirmeye ve yenilemeye devam etmektedir. Gözetleme ise modernliğin yükselişiyle ilgili olan bütün örgütlenme türlerinin özellikle de karşılıklı gelişimlerinde tarihsel olarak kapitalizmle iç içe geçmiş bulunan ulus devletin temelidir (Giddens, 1998: 65).

Ulus devletler kapitalizmle iç içe olan ve askeri kanatla daha yakınlığı olan bir yapılanma olarak çalışma alanı bulmaktadır. Çünkü ulus devletin milliyetçilik politikasından dolayı kendinden olmayanı dışarıda bıraktığı için dışa karşı bir güvenlik oluşturmaya çalışacak ve askeri alana daha fazla önem verecektir. Bu da karşılıklı silahlanmaya gitmeyi etkileyerek kapitalizmin her iki tarafa da teknoloji sağlamaya çalışacak ve ulus devlet bu temeli oluşturacaktır. Askeri gücün sekülerleşmeye hizmetinden dolayı sivil halk üzerinde etkisi artmış ve kullandığı endüstriyalizmin sonucu olarak teknolojik silahlarla otoriteyi sağlamıştır. Giddens (1998: 67) “Eğer modern kurumların ivmelenmesini ve yaygınlaşmasını sağlayan en önemli kurumsal unsurlardan biri kapitalizm ise, diğeri de ulus devlettir” diye vurgular. Bunu aslında Giddens’çi anlamda “zaman-uzam uzaklaşması, yerinden çıkarma ve düşünümsellik” kavramlarıyla açıklamak daha doğru bir çözümleme olmaktadır. Kapitalizmin yaygınlık kazanmasıyla beraber yayılan modern kurumlar, günümüzde artan iletişim ve ulaşım alanındaki gelişmeler zaman-uzam kavramını kısıtlamıştır. Belirli bir zamanda yer edinen kurumlar dönüşerek uzaklığın öneminin kalmadığı bir dünya da her alana yayılmıştır.      Ulus devletler ise aslında geleneksel dönem anlayışı olmasına rağmen artık onlarda toplumsal ve ekonomik kaynaklarını modern dönemden faydalanarak ileri bir aşamaya götürmeye başlarlar. Marshall Mcluhan’ın küresel köy tanımlamasına baktığımızda vurguladığı küreselleşme tanımında bunu açıkça göstermekte, ulus devletlerden ziyade küresel bir hal alan bir dünya düzeninin oluştuğunu ve kurumsal anlamda bir yayılmanın oluştuğunu vurgulamaktadır. Modernliğin küreselleşmesi olarak algılanabilecek olan bu küreselleşme algısı aslında kendini modernliğin sonucu olan kurumsal ve teknolojik araçlara yetiştiren kapitalizmin bir yenilenmesi olarak ta algılamak gerekmektedir. Çünkü küreselleşen dünya da artık sınırların olmadığı bir algılayışla Pazar olanakları artmış, teknolojik gelişmeyle zaman-uzam kavramı değerini kaybetmiş, özellikle belirli tekelci devletlerin hizmeti dahilinde düzen kurulmuştur. Bu da Amerika gibi ülkelerin tekelciliğine ve otoriterliğine hizmet eden bir modern kapitalizmin olduğunu desteklemektedir.

Özellikle modernliğin küreselleşmesinin ideolojikleşmesi bunda en büyük pay sahibidir. Çünkü küresellik ideolojisi belirli iktidarların ideolojisi olmaktadır. Artık modern kapitalizmin küresel bir hal aldığı tartışmalarını yanı sıra tarih, ideoloji hatta dünyanın sonu tartışmaları olmakta her düşünce karşı reform oluşturma adına bir son belirlemektedir. Küreselliğin kapitalizmi beslemesi daha doğrusu küresellik adı altında kapitalizmin kendini yenilemesi 1990’lı yılların basına ve komünizmin çöküşünü denk gelmektedir. Bu anlamda kendini yenileyen bir Neo kapitalist sistemle beraber modern kapitalizm dönüşümsellik adı altında bir son hazırladığı modernizmin kapitalist modernizm versiyonunu oluşturmaktadır. Yeni bir kapitalist ideoloji şekli olan Küreselleşmenin etkisi kendi benimsediği şekilde bir değişimi ve dönüşümü getirmektedir.

Modernizm’in Eleştirisi

 

Modern dünya görüşü, tanımı gereği bir ilerleme, kendi kalıpları dışına çıkma, varolan yaşam, kültür, düşünce yapısından daha ileriyi arama olarak algılanabilmekte ve bu nedenle gitmek istenen yeri sürekli aradığı için hayal ötesi bir yanılsamayı da beraberinde getirmektedir. Modern olmak, bizlere serüven, güç, coşku, gelişme, kendimizi ve dünyayı geliştirme olanağı vaat eden; ama bir yandan da sahip olduğumuz her şeyi, bildiğimiz her şeyi, olduğumuz her şeyi yok etmekle tehdit eden bir ortamda bulmaktır kendimizi; modern ortamlar ve deneyimler coğrafi ve etnik, sınıfsal ve ulusal, dinsel ve ideolojik sınırların ötesine geçer; modernliğin, bu anlamda insanlığı birleştirdiği söylenebilir; ama paradoksal bir birliktir bu, bölünmüşlüğün birliği; bizleri sürekli parçalanma ve yenilenmenin, mücadele ve çelişkinin, belirsizlik ve acının girdabına sürükleyen birlik (Berman, 1999: 27). Bu düşünce ve yaşamla beraber bir kopuş, bir anarşi, bir düzensizlik bu dönemin sonuçları olacaktır. Bu sistemin geliştirdiği bireycilik, ruhsal çöküntü, ahlaki ve kültürel yozlaşma atılımlarını tetikleyen etmenler, toplumu yaşanmaz hale getirmiştir.

Kapitalist Modernite olarak algılanabilecek bu sistem, toplumsallığı çözmüş, ancak ortada kalan birey ise bunalımlı, kaygılı ve kuşkulu olmaktan öteye gidememiştir. Kendisinden başka kimseyi düşünmeyen ve düşündürtmeyen bu sistemin sonucunda insanı hem başkalarıyla güvensiz ilişkiler içinde çatışmalı kılmakta, hem de topluma karşıt hale getirmektedir. Daha fazla sermaye arzusu, daha fazla tüketim, her kötülüğün temelini oluşturarak çelişki ve çatışmaları derinleştirmiştir. Kişi bazen ne ile tatmin olacağını bilemediği için, kapitalist modernist sistem bireyi ve bireyselleşmiş toplumu cinsellik, spor ve sanat ile biçimlendirmeye çalışmış ve kendine göre yönlendirmiştir. Bu gün modern kapitalizm öyle bir örgütlenme içindedir ki, sanatsal alanda örgütlenme, spor faaliyetleri alanında örgütlenme, siyasal partiler alanında örgütlenme şeklerine baktığımızda aslında bu sistem tarafından örgütlenmemiş ve bu sistemi kabul etmemiş kimsenin kalmadığını görmek mümkün.  21. yüzyılda artan toplumsal, siyasal ve ekonomik sorunlarına çözüm getiremeyen bu sistemin temel açmazları giderek derinleşmektedir. Sürekli olarak kesiklikler ve parçalanmalar yaratmakta, ebedi ve değişmez olanı yakalamak istemektedir (Tekeli, 1999: 57). Bu dönemin eleştiri yönelimlerini belirleyen entelektüeller de belirli çıkışlar sağlamışlardır. Bu dönemin entelektüellerinden bahseden Touraıne’a (2008: 171) göre 20. yüzyıla kadar entelektüeller Aydın hükümdarlara hizmet etmişler, ancak bu tarihten sonra iki neden yüzünden ilişki değiştirmişlerdir; birincisi, modernliğin kitle üretim ve tüketimine dönmesi ve aklın saf dünyasının artık modernlik araçlarını en vasat, hatta en akıldışı taleplerin hizmetine süren kalabalıklar tarafından istilaya uğramış olması; ikincisi modern aklın dünyasının, yüzyılımızda modernleşme siyasetleri ve milliyetçi diktatörlüklere gitgide daha bağımlı olmasıdır.

Rousseau,  Berke, Marx, Freud, Nietzsche, Durheim, Weber, Heidegger, Arendt, Habermas, Foucault, Giddens gibi düşünürler eleştiri anlamında birer yol katederek, modernizmin sürekli yaratığı oluşumların toplumsal, siyasal, ekonomik, sanatsal ve kültürel açıdan ne gibi sonuçlar doğurduklarını görüşlerinde yansıtmışlardır. Tarihsel sürecin gelişmeleri sonunda değişimi ve dönüşümü etkileyen, gerek bilimsel alanda, gerekse de sosyal alanda değişimin kendi özünden biri olan doğal değişme yönü etki etmektedir. Modern hayatın girdabına etki eden kaynaklara değinen Berman (1999: 28), “Fiziksel bilimlerde gerçekleşen, evrene ve onun içindeki yerimize dair düşüncelerimizi değiştiren büyük keşifler; bilimsel bilgiyi teknolojiye dönüştüren, yeni insan ortamları yaratıp eskilerini yok eden, hayatın tüm temposunu hazırlandıran, yeni tekelci iktidar ve sınıf mücadelesi biçimleri yaratan sanayileşme; milyonlarca insanı atalarından kalma doğal çevrelerinden kurtarıp dünyanın bir başka ucunda yeni hayatlara sürükleyen muazzam demografik altüst oluşlar; hızlı ve çoğu kez sarsıntılı kentleşme; dinamik bir gelişme içinde birbirinden çok farklı insanları ve toplumları birbirlerine bağlayan, kapsayan kitle iletişim sistemleri; yapı ve işleyiş açısından bürokratik diye tanımlanan, her an güçlerinin daha da arttırmak için çabalayan ve gitgide güçlenen ulus-devletler; siyasal ve ekonomik alandaki egemenlere karşı direnen, kendi hayatları üzerinde biraz olsun denetim sağlayabilmek için didinen insanların kitlesel toplumsal hareketleri; son olarak, tüm bu insanları ve kurumları bir araya getiren ve yönlendiren, keskin dalgalanmalar içindeki kapitalist dünya pazarı”  gibi etkenleri ele alarak entelektüellerin yılarca tartıştığı ve bu anlamda bir eleştiri sunduğu modernizm tüm bu kaynaklarla bir hayat oluşturmaya çalışmaktadır.

Modernliğin belli bir atılımından sonra bu dönemde birçok sosyal bilimci tarafından bu şekilde algılanan bir görüşü benimsemek önemlilik arz ediyor. Geriye dönüp modernliğin getirisi ve götürüsüne baktığımızda ve sonuçlarına kısaca değindiğimizde görülen şu olacak ki bu modernlik bir sürü yeni atılımda bulunmaktadır. Özellikle modern kapitalizmin oluşturduğu alana baktığımız da hayal edilemeyecek derecede bir değişim ve dönüşüm oluşturmuştur. Bu gün bir çok kişi tarafından şikâyet edilen büyük kentlerin sorunları, çevre kirlilikleri, sağlıksız yaşam koşulları, güvensiz bir toplum realitesi, büyük ölçekli sanayileşmenin getirdiği üretim araçları ve bir çok sorun bu modern kapitalizmin sonucudur. İlk toplum yapılarına bakıldığında hayat şartlarından, yaşam tarzlarına kadar kendilerine göre bir düzen oluşturmuşlar fakat kendi zorluklarına rağmen bu gün bir çok kişi tarafından gıpta ile bakılan sağlıklı bir hayat oluşturabilmişlerdir. Bu anlamda insanların bu özlemini gidermesi gerekliliğinden doğan bir düşünce yapısı her türlü yeniliğe bir tepki oluşturmakta ve modern ötesi olarak algılanan bir yaşam tarzını reddetmektedirler. Bu anlamda daha sağlıklı bir toplum yapısına yaklaşmak istendiği ve bu uğurda modernizm ve modern kapitalizmin sonucu olan teknolojik gelişmelerin kınandığı görüşü artmaktadır.

Tarihin daha önceki dönemlerinde, hemen her yerde toplumun değişik katmanlara tam bir ayrılmışlığını, toplumsal konumların çeşitli basamaklara ayrılmasını görüyoruz. Eski Roma’da, patrisyenler, şövalyeler, plebler, köleler; ortaçağda, feodal beyler, vasaller, lonca ustası, çıraklar, serfler; üstelik hemen hemen her bir sınıfta kendi içinde özel bir basamaklılık gösteriyor. Feodal toplumun çökmesiyle oluşan modern burjuva toplumu, sınıf karşıtlığını ortadan kaldırmış değildir. Yalnızca eskilerin yerine yeni sınıflar, yeni ezme koşulları, yeni mücadele biçimleri getirmişti… Burjuvazinin bu gelişim basamaklarının her birini, ona uyan bir politik ilerleme izliyordu. Feodal beylerin egemenliğinde baskı altındaki bir kesim, komün içinde silahlı ve kendi kendini yöneten bir birlik, şurada bağımsız kent cumhuriyeti, orada monarşiye karşı vergi yükümlüsü üçüncü kesim, sonra manifaktür döneminde mutlak veya meşruti monarşilerde soylulara karşı denge gücü, bütünüyle mutlak monarşilerin temeli olarak burjuvazi mücadelenin sonunda nihayet büyük sanayinin ve dünya pazarının oluşturulmasıyla modern temsili devlette siyasal iktidarı tek başına ele geçirdi. Modern devlet iktidarı, tüm burjuva sınıfının ortak işlerini yürüten bir komiteden ibarettir (Marx ve Engels, 1999: 46–48).

Kapitalist modernist bir bütünsellikle tarihsel sürecin tüm aşamalarına baktığımızda Marx’ın tarihsel süreç toplum aşamaları bugüne dek gelmiş bir ezilmişliğin ve sömürülmüşlüğün olduğunu göstermektedir. Sürekli kendini yenileyen bir ezen ezilen kesimin var olduğunu vurgulayan Marx bu süreçte de kapitazlimin tekelinde olan bir modernizmin olduğunu vurgulamaktadır. Özellikle bu dönemde bir burjuva sınıfının varlığı modernizmin belli tekellerde olduğunu kanıtlamaktadır.

Komünizm çöktükten sonra pek çok kişi Batıdaki modern sistemin işte şimdi tam bir zafer kazandığını iddia etse de kriz yoğunlaşarak devam etmektedir; bunu yabancılaşmanın, suçun, uyuşturucu maddelerin ve diğer birçok toplumsal hastalığın modern dünyanın varoluşu ve günlük faaliyetlerin doğal çevrenin dengesini ve yeryüzündeki insan yaşamının geleceğini tehdit ettiği çevrenin tahribatından açıkça görebiliriz (Nasr, 2003: 244-5). Modernizmin kaçınılmaz değişiminin getirdiği olumsuz sonuçlardan bir diğer alan olan toplumsal ve bireysel anlamdaki değişimler Tönniesçi bakış açısıyla “Gemeinschaft-Gesellschaft” ayrımını yansıtmaktadır. Cemaatsel bir yaşam tarzı olan gelenekselci toplum yapısından, yine modernist bir yaşam tarzı olan cemiyete geçiş de Rönesans, Reform, Aydınlanma, Fransız Devrimi, Sanayi Devrimi, Bilimsel devrimler, kapitalizm gibi alanların getirdiği değişimlerle beraber, gerek sosyal alanda, gerek siyasi alanda, gerekse ekonomik alanda bir değişim yaşanmakta ve geleneksel toplum yapısını temsil eden düşüncenin olumsuz olarak kabul ettiği modernist düşünce yapısından ziyade, kendisiyle beraber birçok süreksizlik oluşturmaktadır.

 

Sonuç

Sonuç açısından değerlendirildiğinde, her ne kadar ideolojik anlamda modernizmin getirdiği olumsuz değişim ve dönüşümlere yaklaşılsa da toplumsal alanda gerek güvenlik bazında olsun, gerek Marx’ın sömürü olarak kavramlaştırdığı bir nitelikte bireylerin sömürülüşü olsun, gerekse toplumun temelini oluşturan aile yapısındaki değişim olsun hemen hemen hepsi batı çıkışlı bir değişimi yansıtmakta ve olumsuzlamaktadır. Özellikle modernizmin dini yönüne baktığımızda genellikle seküler bir yaşamı benimserken dini dışlayıcı bir tavır sergilemektedir. Burada yapılan tepki genellikle batıdan doğu medeniyetleri olarak tasvir edilen İslam ülkelerine daha fazla olmaktadır. Ali Şeraiti, Seyyid Hüseyin Nasr gibi geleneksel İslam düşünürlerine baktığımızda İslam’a yönelik bir saldırının olmasını modernizmin batı çıkışlı olmasında büyük bir pay olduğunu eserlerinde yansıtmaktadırlar. Bu da modernizmin batı çıkışlı bir görüş olduğunu ve bu anlamda belli düşüncelere hizmet ettiğini ve kapitalizmin tekeline geçen bir araç olduğunu vurgulamak gerekecektir. Teknolojik gelişmelerin arka planını oluşturan batılı anlamdaki kapitalist zihniyetin bir devamı olan bu süreçte bilimselleşme ve teknolojik gelişmenin artığını vurgulayan Skırbekk ve Gılje’e (2006: 574) göre: “Aynı zamanda sosyal bütünlük ve siyasi idare daha karmaşık ve sorunlu hale gelmiş, doğa ve toplum üzerindeki kontrolle birlikte, doğal devingenliğimiz ve rol repertuarımız artmış, artık işte ve boş zamanlarımızda daha fazla tercih özgürlüğüne ve daha fazla merkezi güce sahip olmuş ve diğer taraftan da kısa süreli bir bakış açısıyla ve uzun süreli bir anarşi durumunu yaşar hale gelmişiz” diyor. Bu yaklaşımdan bakıldığında modern kapitalizmin sonuçları olan üretimin artışı, boş zaman değerlendirmesi bakımından insanların pasifleşmesi ve beraberinde bir anarşi durumu oluşturmaktadır.

Marx, Freud ve Nietzsche; akıl ve özgürlük konularında duyulan aşırı iyimser inanca bir eleştiri dalgası akıttılar- Marx tarafından ideoloji eleştirisi, Freud tarafından akıl ve bağımsızlık eleştirisi ve Nietzsche tarafından ahlak eleştirisi- (Skırbekk&Gılje 2006:575). Böylece özgür ve ahlaki davranışlarla tutumların rasyonel açıklamaları olduğuna inandığımız şeylerin aslında rasyonelleştirmeler, gerçekliğin bilinçsizce çarpıtılması ve hayaller olduğu açığa vuruldu. Hem ilahiyata ait hem de hümanist tüm değerler “yanılsamalar” olarak açığa vurulmuş ve artık inanılacak bir şey kalmamakla beraber, Avrupa nihilizmi nihayete ermiştir (Skırbekk&Gılje 2006: 575). Nietzscheci anlamda Tanrının ölümüyle beraber Rönesans’ın çıkışından sonra artış gösteren hümanist anlayış da zedelenmiş güvensiz, riskli, bireyselleşmiş ve artık bir şekilde kendi sınırlarını aşmak isteyen bir düşünce yapısı olmaya başlamıştır. Bireyler artık varolan gerçekliklerinden ziyade hayal edilemeyecek türden bir yaşam benimsemeye çalışırken kendisine engel olan ve hayatın kaynağı tüm gerçekleri hiçe saymıştır. Bu ileri toplum düşüncesi benimseyen birey ve toplumların zamanla kendi benliklerinden çıkmalarına, varolan toplumsal gerçekliklerden sıyrılmalarına ve bu nedenle toplumsal bir sapma göstermelerine neden olmaktadır. Bu anlamda Martin Heidegger’e göre tarih ışığa ve mutluluğa doğru giden bir zafer yürüyüşü değil, tam tersi Sokrates öncesinden günümüze kadar tarihin içine temel bir çöküş işlemiştir (Skırbekk&Gılje 2006: 576). Tarihsel sürecin kaçınılmaz gerçekliklerine baktığımızda Marx’ın toplum aşamalarının her ne kadar hedef toplum aşaması için belirlenen bir ölçüt olarak kabul edilse de, anlatılan süreçler toplumun sürekli bir kaostan geçtiğini ve çatışmalarla dolu bir tarihi anlattığını kanıtlamaktadır. Günümüze gelindiğinde, daha da içinde olduğumuz kapitalizmin kendini sürekli şekillendirip yenilemesi modernizmin de kapitalist bir hal almasına neden olmaktadır.      Tönniesci anlamda toplumun cemaatten cemiyete geçişi, bu toplumsal alandaki değişimi açıklayan ve cemiyet toplum yapısında modernizmin düşünce yapısı olarak nasıl bir etkileşim süreci yaşandığını açıklayan bir durum olacaktır. Aile yapısında, toplumsal ilişkilerde, bireysel özgürlüklerde vb.. alanlarda ne tür bir aşamada olduğu görülecektir. Tüm alanlarda bir kıpırdama göstermiş olan modernizm düşüncesi çoğu kez eleştiri almakla beraber hemen hemen her alana etki etmiştir.  Berman’ın (1999) ifade ettiği gibi; “modernliğin ölüm öpücüğünün” dokunmadığı hiçbir yer kalmadı. Bu ölüm öpücüğü bir son ve bir eleştiri olarak geri dönmüş, bu gün modernizmi savunan kesim bile artık modern dünya algısına karşı çıkarak postmodernizmi savunmaktadır. Bu dönemde modernizmin sonu tartışmaları olsa da kimi düşünürlere göre yeni bir dönme oluşmuş bu anlamda da postmodern dönem olarak algılanan dönem bunu yerini doldurmuştur.

                Aynı zamanda, aralarında birçok sosyal bilimcinin de olduğu birçok insan bize, modernliğin sonuna ulaştığımızı, modern dünyanın ölümcül bir krizde olduğunu ve kısa bir süre içinde kendimizi yirminci yüzyıldan çok on dördüncü yüzyıla benzeyen bir dünya içinde bulabileceğimizi söylüyorlar. Daha karamsar olanlarımız, dünya sisteminin beş yüzyıldır emek ve sermaye yatırımında bulunduğumuz altyapısının Roma kemerli su yollarının yolundan gidilebileceği öngörüsünde bulunuyor(Wallerstein, 2003: 135).

Kesin bir son olduğunu kestirememekle beraber mimari, müzik, resim, sinema, dans, tiyatro, moda, edebiyat, görsel kaynakların kendi alanlarında bir üst değişiklik oluşturması bu dönemin bir değişimini ve ikinci dünya savaşı sonrası olarak kabul edilen postmodernizm algısının oluşturmuştur.

 

Kaynakça

-BAUDELAİRE, Charles (2004) Modern Hayatın Ressamı, Çev. Ali Berktay, İletişim Yayınları, İstanbul

-BECK, Unrich (1999) Siyasallığın İcadı, Çev. Nihat Ünler, İletişim Yayınları, İstanbul

-BERMAN, Marshall (1994) Katı Olan Her şey Buharlaşıyor, Çev. Ümit Altuğ-Bülent Peker, İletişim Yayınları, İstanbul

-BULAÇ, Ali (1995), Din ve Modernizm, İz Yayıncılık, İstanbul

-ÇİĞDEM, Ahmet (1997) Bir İmkan Olarak Modernite, İletişim Yayınları, İstanbul

-GİDDENS, Anthony (2004) Modernliğin Sonuçları, Çev. Ersin Kuşdil, Ayrıntı Yayınları, İstanbul

-GİDDENS&PIERSON, Anthony&Crıstopher (2001) Modernliği Anlamlandırmak, Çev. Serhat Uğurlak-Murat Sağlam, Alfa Yayınları, İstanbul

-GUENON, René(1999) Modern Dünyanın Bunalımı, Çev. Mahmut Kanık, Verka Yayınları, Bursa

-HEYWOOD, Andrew (2007) Siyasi İdeolojiler, Çev. Ahmet Kemal Bayram- Özgür Tüfekçi-Hüsamettin İnanç-Şeyma Akın-Buğra Kalkan, Adres Yayınları, Ankara

-JEANNIERE, Abel(1994) Modernite Nedir, Modernite Versus Postmoderrnite, Derleyen: Mehmet Küçük, Vadi Yayınları, Ankara

-KYLİMLİCKA, Will (1998) Çokkültürlülük Yurttaşlık, Çev. Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yayınları, İstanbul

-LASH, Scott (1994) Modernite mi modernizm mi, Modernite Versus Postmoderrnite, Derleyen: Mehmet Küçük, Vadi Yayınları, Ankara

-MARSHAL, Gordon(1990) Sosyoloji Sözlüğü, Çev. Osman Akınbay-Derya Kömürcü Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara

-MARX-ENGELS, Karl-Frıedrich (1999) Komünist Parti Manifestosu, Çev. Yılmaz Onay, Evrensel basım Yayınevi, İstanbul

-NASR, Seyyid Hüseyin (2003) Genç Müslümana Modern Dünya Rehberi, Çev. Şahabeddin Yalçın, İz Yayıncılık, İstanbul

-SKIRBEKK & GILJE, Gunnar&Nils (2006) Antik Yunan’dan Modern Döneme, Çev. Emrah Akbaş-Şule Mutlu, Kesit yayınları, İstanbul

-TANYELİ, Uğur (2003) Modernizmin Sınırları ve Mimarlık, Modernizmin Serüvenleri, Hazırlayan: Enis BATUR, YKY, İstanbul

-TEKELİ, İlhan (1999) Modernite Aşılırken Siyaset, İmge Yayınevi, Ankara

-TOURAINE, Alaın (2008) Modernliğin Eleştirisi, Çev. Hülya Tufan, YKY, İstanbul

-YELKEN, Ramazan (1999), Cemaatin Dönüşümü, vadi yayınları, Ankara

-WAGNER, Peter (1996) Modernliğin Sosyolojisi, (Çev. Mehmet küçük, sarmal yayınevi, İstanbul

-WALLERSTEİN, Immanuel (2003) Bildiğimiz Dünyanın Sonu, Çev. Tuncay Birkan, Metis Yayınları, İstanbul

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 556 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: