küreselleşme ve milliyetçilik

KÜRESELLEŞME ÇAĞINDA MİLLİYETÇİLİK

İbrahim MAVİ (Afyon Kocatepe Üniversitesi Yüksek Lisans, bu yazı ege üniversitesi                       altamira sosyoloji dergisinde yayınlanmıştır..)

         1990’lı yıllardan sonra, dikkatlerin üstünde toplandığı ve artık sosyal bilimlerin araştırma konusu olarak yaygınlaşan küreselleşme 1980’li yılların basında  akademik çevrelerce pek fazla rağbet görmedi.  Fakat 1980’li yılların ikinci yarısında öyle bir artış göstermiştir ki dünyanın her yerinde ele alınmasıyla beraber, bunu takip etmek neredeyse imkânsızlaşmaktaydı. Genel anlamda teknolojik, siyasi, ekonomik, kültürel, politik ve ekolojik açıdan dünyanın bir çok yerine etki eden küreselleşmenin etkisiyle beraber sınırların daralması, özellikle kültürel anlamda benzerlik yaşanması,  iletişim ağının yaygınlaşmasıyla beraber toplumsal etkileşim fazla olması olanağı oluşmuştur. Marshall Mcluhan’ın (2001) ‘Küresel Köy’ olarak adlandırdığı küreselleşme,  farklı ülkeler arası ekonomik ilişkilerin birbiriyle bağlantılı olma aşamasına geldiği bir sistemi kavrar. Roland Robertson(1999:21) ‘tüm dünyanın tek bir mekân olarak billurlaşması’, ‘küresel insanlık durumunun ortaya çıkması’ ve kelimenin tam anlamıyla ‘dünya bilinci’ olarak tanımlar. Malcolm Waters(2001) ise küreselleşmeyi siyasal, toplumsal ve kültürel düzenler üzerindeki coğrafi sınırlamaların kalktığı bir süreç olarak tanımlıyor. Noam Chomsky(2002: 84) küreselleşmenin uluslar arası entegrasyon anlamına geldiğini, öncelikle özel güç yoğunlaşmalarının çıkarına hizmet ettiğini ve başka herkesin çıkarının önemsiz olduğunu savunarak, özel bir biçim olan ‘Neo Liberalizm’ olarak adlandırılması gerektiğini savunur.

Özellikle globalleşen dünya sisteminde bu sistem içerisinde birlikte anılan bir çok kavram olmuştur. Kültür, modernite, post modernizm gibi kavramlarla beraber kullanılmaktadır. 1990’lı yıllardan sonra ilgi odağı haline gelen küreselleşme  sistemi bağlamında bir çok düşünür, bu sisteme bağlı olarak kültür, kimlik, toplum, ideoloji, millet ve ulus, ekonomi, siyasi-politik vb…  bir çok alanla  ilişkisini ele almıştır. Özellikle  Post endüstriyalizm ile beraber teknolojik araç gereçlerin gelişmesinin etkisiyle toplumla olan ilişkiler bağlamında ele alınan konular fazla olmuştur. Gelişen telekomünikasyon ağı, iletişim ağı, ulaşımın teknolojik gelişmelerle beraber zaman-mekan sıkıştırılması, endüstriyel olarak ortaya çıkan televizyon, bilgisayar gibi araçlarla beraber dünyanın her yerinden haberdar olunması:  ekonomik anlamda çok uluslu şirketlerin çoğalması, IMF, Dünya Bankası gibi büyük örgütlerin dünya sistemine etkisi Küreselleşme de etkili olan unsurlardır.

Küreselleşmeyi ele alan Roland Robertson, Sturt Hall, Antony D. King, Antony D. Smith,  Immanuel Walerstain gibi düşünürler  kültür ve toplumla ilişkili olarak globalleşen dünya sisteminde açıklama getirme amaçlı birçok çalışma yürütmüştür. Roland Robertson  yine bu bağlamda küreselleşme ve kültür kimlik etkisini ele almıştır. Robertson’a(1998:99-100) göre giderek çok etnikli hale gelen, ulusal olarak kurulmuş toplumlarla, küresel düzeyde sıkıştırılmış bir dünyada ‘bireyin ve kolektif kimliklerin özdeşleşme’ koşulları çok daha karmaşık bir hal almıştır.

Robertson(1998:100) kimlik inşasının uygarlık temeline dikkat çekerek kültürün, farklılığı açılamak için devasa ilaç olduğunu savunmuştur. Yine kültür ve küreselleşme ilişkisi üzerinde duran Immanuel Walerstain (1998:123), gün geçtikçe birbirine benzeyen ulusların tek bir dünya kültürü olacağı görüşü artmaktadır diyor. Şovenizmle karşıt olarak kültür bu sistemin karsısında tepkisel bir güçtür. Bu düşünürler genel olarak kültür bağlamında tek bir dünya kültürü oluşturmaya doğru gidildiği görüşüne karşılık çok kültürlülük üzerinde dururlar. Küreselleşmenin sömürücü ve tekelci kültür oluşturmasına karşılık çok kültürlülüğün etkili olacağını savunurlar. . Antony King(1998:29) küreselleşmenin dünyanın tek bir mekân haline gelmesi süreci olarak tanımlandığın da ekonomik, siyasal ya da kültürel değişkenleri susturmaksızın kendi belirsizliklerine sahip olduğunu söyler. Abou El Haj(1998:176) küreselleşmenin aşırı genelleştirici yanı, yerel, bölgesel ya da ulusal ölçekteki farklılıkları örtmektedir diyor.

Küreselleşmeyle beraber sermayenin dolaşım döngüsü artık tek tek ülkeler düzeyinde değil, küresel düzeyde gerçekleşmeyse başlıyor. Chomsky’e(2002: 211) göre küreselleşme kendini teknik bir kılıkta sunmaktadır. Bu tek bir küresel piyasaya doğru birleşmedir ki her yerde tek fiyat ve tek ücret olması anlamına gelir. Fakat bunu tam tersi olduğunu savunan Chomsky eşitlikten ziyade küreselleşme gelir dağılımı dikkate alındığında aksine eşitsizlik hızla artmaktadır diyor. Bu küreselleşmenin eşitsizliği, bazı ülkelerin işine gelmekte ve adaletsiz bir gelir dağılımı oluşturarak kendi sistemlerini yürütmeye çalışan egemen güçlerin uyguladığı politikalarla özelikle serbest ticaret anlaşmaları gibi anlaşmalarla beraber ticari anlamda bir etkileşim meydana getirmekte ve bunun başını yine küreselleşmenin ideolojikleşmesine neden olan ABD çekmektedir. Bu amaç uğruna bir çok anlaşma imzalamış ki NAFTA, yani Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşmasını gizli olarak imzalaması bunun açıkça bir göstergesidir.  Bunun gibi bir çok alanda sadece kendi amaçları uğruna bir çalışma yürütmüşlerdir. Chomsky’e(2002:84-85) göre uluslararası entegrasyon anlamına gelen küreselleşme kendini uluslararası entegrasyonun özel bir biçimi, ‘neo liberal’ olarak adlandırmaktadır. Bunun yeni bir şey olmadığını iki yüz yıllık bir liberalizm kalıntısı olduğunu ve liberal sermayenin devamını sağlama amaçlı oluştuğu açıkça görülmektedir. Liberal sistemin savunucuları olan emperyalist ülkeler bunun başını çekmektedir. Bunun yanında ulaşım ve iletişim teknolojilerindeki gelişmelerle beraber sermaye sahipleri kendi ekonomik sistemlerini kolayca yayabilmiştir. Robertson şöyle bir ekonomi etkeninden bahsetmektedir:

     Küreselleşme sorunu kuşkusuz kendi başına çağdaş dünya hakkında sorulması gereken önemli sorular menzilini tüketmektedir, genelde küreselleşme üzerine odaklanma bunları değerlendirmenin temel bir yoludur. Bu tür bir soru  1980’lerdeki bazı küresel ekonomi gözlemcileri tarafından tanımlanan üçlü dünya doğrultusundaki  yönelimlerle bağlantılı olarak gündeme gelmektedir.  Üçlü senaryoda dünya, ekonomik ve siyasal olarak ekonomik açıdan egemen üç alana bölünmektedir: Doğu Asya, Avrupa ve Amerika. Her alan egemen bir ekonomik güce sahiptir: Japonya, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri. Bu genel küresel üçlü güç düşüncesi kısmen, komünizmin Orta ve Doğu Avrupa ile eski Sovyetler Birliği’nde çöküşünden önce sunulmuştur. Yine de, bu temel üçlü bölünme düşüncesi oldukça anlamlıdır:Sovyet imparatorluğunun açıkça ortadan kayboluşu bu senaryoyu geçersiz kılmaktan çok onu karmaşıklaştırmaktadır. 1990’ların başlarındaki korumacı duyguların temel yörüngeleri aslında  bu senaryoyu doğrulama eğilimindeydiler. Ne var ki bu üçlü senaryo sosyolojik bir bakış açısından büyük ölçüde yoksundur, çünkü naif bir biçimde küresel ekonomideki eğilimler üzerinde yoğunlaşıp siyasal ve toplumsal kültürel sorunların önemini göz ardı eder( Robertson, 1999: 297-298).

Küreselleşmeyle beraber oluşan değişimlerden bir diğeri de toplumsal ilişkiler bütünü içerisinde bilginin yerinin ve anlamının değişmesidir. Günümüz toplumunda bilgi, üretim sürecine yardımcı bir eleman olmaktan çıkmıştır. Sanayi devriminde etkili olan üretim teknolojisi, yerini günümüzde bilgi ve bilişim teknolojisine bırakmıştır. Bu bilgi algılayışındaki değişme toplumun sosyo-kültürel unsurlarında ve siyasi kanatlarda etki sahibi olmaya başlamış, bilgi bilişim teknolojisiyle beraber belli ülkeler kendi sistemleri için, gerek askeri alanda ihtiyaç olan silah, teçhizat, gerekse bilişim dünyasına egemenlik kurmak amaçlı bilgi teknolojisini kullanmaya başlamışlardır. Kapitalist sistemin etkisiyle beraber özellikle dünyaya yön veren kapitalist ülkelerin tekeline geçen küreselleşmenin, sömürgeci yönü oraya çıkmaktadır. 1990’lı yıllardan sonra ağızlarda sakız olarak dolaşan küreselleşmenin ABD de ortaya çıkması ve dünyanın her yarinde etkin güç haline gelen çokuluslu şirketlerin ABD de ortaya çıkması ve desteklenmesi bunun açıkça göstergesidir.

Küreselleşmenin ekolojik etkisine baktığımız da Sturt Hall küresel ekolojik bağımlılığın muazzam etkisini unutmamak gerektiğini vurguluyor ve ekliyor; “Çernobillin zehirli bulutları buraya doğru geldiklerinde sınır kapısında durup pasaportlarını gösterip ‘sizin topraklarınıza yağabilir miyim?’ demediler’ diyor. Yine son dönemlerde kürsel ısınmanın bazı yararlarının tadını çıkarıyoruz, yol açabileceğimiz zararlarının etkisini de hesaplamaya çalışıyoruz. Oysa kaynakları, binlerce kilometre uzakta. Özellikle küresel ısınmanın son dönemlerde etkisini fazla olduğunu görüyoruz. Ancak ekolojik dengeyi bozuyoruz ve bozduğumuz şeylerin nasıl düzeltileceği arayışına giriyoruz” (Hall, 1998: 45). Bu tıpkı kapitalist sistemin ürünlerini satmak amaçlı ortaya bir virüs çıkarması ve bu virüsü yok etmek için anti virüs üretmesi gibi. Ama unuttukları bir şey var anti virüsü kursan bile yok olamayacak ve sistemi çökertecek bir virüs ortaya çıkaran kapitalist sistemin, bir gün bu dengenin yok olmasına neden olacaktır.

Küreselleşmenin etki alanlarına kısaca değindikten sonra,  BM’lerin 1990’lı yıllarda yayınladığı raporda dünyanın ‘yerel bir mahalle’ haline doğru gittiği görüşünden yola çıkarak, küçülen bir dünya düzeninde ulus ve millet, milliyetçilik ne durumda ona kısaca değineceğiz. Genel anlamda milliyetçilik kavramı milliyetçilik veya ulusçuluk, kendilerini birleştiren dil, din, tarih veya kültür bağlarından dolayı millet veya ulus olarak tanımlanan bir topluluğun siyasi birliğini ve egemenliğini savunan siyasi görüş olarak algılanıyor. Yine bununla ilgili değerlendirme yapan Benedict Anderson(1995:20), “ulus, hayal edilmiş bir siyasal topluluk ve kendisine aynı zamanda hem egemenlik hem de sınırlılık içkin olacak şekilde hayal edilmiş bir cemaattir” diyor. Milliyetçilik, ulus idealine bağlılığın, evrensel ilkelere bağlılıktan ya da bireyin hak ve özgürlüklerinden daha önemli olduğunu savunur.

19. yüzyıl başlarından itibaren Avrupa’da, 20. yüzyılda ise tüm dünyada egemen siyasi düşünce tarzı olmaya başlayan bu görüş dünya siyasi haritasının bu dönemde milliyetçilik ilkelerine göre şekillenmesine neden olmuştur. Günümüzde özellikle azgelişmiş toplumlarda hâlâ yaygın bir değer olmakla birlikte, Anglo-Sakson kültürüne bağlı toplumlarda ve Avrupa Birliği fikrini savunan çevrelerde olumsuz bir anlam yüklenmiştir. Bu olumsuz anlamın yüklenilmesinin sebebinin Hobsbawm’ın ikiye ayırdığı milliyetçilik anlayışından anlayabiliriz.

Milliyetçilik konusunda Benedict Anderson, Ernest Gellner, Eric Habsbawm, Antony Smith’in teorik çalışmaları kaynak olmuştur. Bu çalışmalarda yurtseverlik, militarizm, şovenizm, etnik aidiyet, dilsel aidiyet, ulusalcılık, irredantizm, faşizm, militancılık, dinselcilik, otoriterlik, ırkçılık, asabiyet, hayali cemaatler, tarihsel kimlik, kahramanlık, maneviyat, atalar kültü, sadakat, egemenlik, ortak irade, kültürellik kavramları açıklanmaktadır.

Eric Hobsbawm esas olarak evrimini incelediği çalışmasında 20. yüzyıl sonundaki milliyetçi ya da etnik politika olgusunun 19. yüzyıl ve erken 20. yüzyıl tarihi milliyetçiliği ve milletlerinden işlevsel olarak farklı olduğunu illeri sürer. Habsbawm’a göre, “19. yüzyılda ortaya çıkan millet kavramı ve milli özgürlük hareketleri özgürleştirici olduğu kadar tipik bir biçimde birleştirici ve olumluydu da. Ne var ki 20. yüzyıl sonu milliyetçilikleri esas olarak olumsuz hatta bölücüdür” (Hobsbawm, 1990: 163). Habsbawm  Marksist analize paralel olarak bu milli özgürlük hareketlerinin ‘Habsburg, Çarlık ve Osmanlı İmparatorları’na karşı gelişen küçük millet hareketleri olduğunu vurgular. Ortaya çıkışı ile beraber milliyetçilik kendi milletine ait olmayanı dışta bırakmıştır.

Antony D. Smith, “dünyanın dört bir yanında insanlar, küreselleşmenin etkisiyle beraber etnik çatışmaların yok olmaya doğru gideceği, küreselleşmeyle beraber ulus kavramının küçüleceği, milliyetçiliğin etkisinin azalacağı düşüncesi varken, özellikle 20. yy. dan bu yana bunun tam tersi olmaktadır”(Smith, 2002:17) diyor. Antony D. Smith uzun bir geçmişi olan ve bir ideoloji haline gelen milliyetçiliğin küresel bağılılığın  sonuçlarından çok,  tarihsel kültür ile etnik bağların devam etmekte olan çerçeve ve kalıtlarından bulunduğunu savunur. Bunca dönemdir kehaneti yapılan ‘milliyetçilik çağının sonu’ görünürde olmaktan çok uzak, hatta ulusluluk zamanımızın politik hayatının en evrensel biçimde meşru kabul edilen değeri(Anderson 1995:17).

Giderek dünyanın etkileşiminin fazla olduğu, toplumlar arası ilişkilerin arttığı, teknolojik ulaşım araçlarının artmasıyla beraber zamanın sıkıştırıldığı ve sınırların daraldığı bir dönemde özerklik ve ayrılama hedefli etnik Protestanlar, milli irredantizm(bir ülkenin kendisinden saydığı din veya etnik köken bakımından kendisinden saydığı bir topluluk üzerinde hakimiyet iddia etmesi) savaşları, emek piyasaları ile sosyal hizmetler bünyesinde patlak veren ırksal çatışmalar azalacağı beklenirken, her kıtada çoğalmaya başladı(Smith, 2002:16). Smith, küreselleşme ve aşkınlık çağında kendimizi siyasal kimlikler ve etnik parçalanma üzerinde yükselen bir büyük girdabın içinde bulduk diyor. Hindistan’da, Kafkaslarda, Balkanlar’da, Afrika Boynuzu’nda Afrika’nın güneyinde kanlı çatışmalar patlak verdi. Hatta kanada, büyük Britanya, Belçika, İspanya, Fransa, İtalya ve Almanya gibi ekonomik anlamda gelişen, istikrarlı, refah seviyesi yüksek ülkelerde bile etnik halk hareketli ırkçılık ve milliyetçiliğin sarsıntıları yaşandı. Alman faşizmi, Japon neo-faşizmi gibi faşizan çatışmalar bunun yine örneklerini oluşturuyor. Küreselleşen dünyada bunca ırkçı çatışmaların neden ortaya çıktığı anlaşılmaya çalışılıyor. Burada şu sorular aklımıza geliyor diyor Smith(2002:17); “Acaba modernliğin yükseldiği bir dönemde ,yani bir kimlik politikası üreten küreselleşmenin bir sonucumu; yoksa daha öncesinden gelen ve şanlı atalarından arta kalan bir kalıntı mı?”

Bu paradoksa karşı üç ana görüş ortaya atılmıştır: “Bunlardan birincisi, çağdaş milletler ve milliyetçiliğin atalarının yolunda giden, tarihten arta kalan, bir görüş olduğunu, şanlı atalarının takipçileri olduğunu ve zamanla bunun etkisinin azalacağı ve yok olacağını savunana görüştür.  Uluslar arası iş bölümü, büyük bölgesel piyasalar, güçlü askeri bloklar, elektronik iletişim alanında meydana gelen gelişmeler, kitlesel halk eğitimi, cinsel devrim etkilerinin artacağı ve milliyetçiliğin gelenekselliğinden dolayı bunlara dayanamayacağı ve yok olacağını, silinip süpürüleceği görüşü oluşmuştur. İkinci bir görüş olarak milliyetçiliğin modernliğin bir sonucu olduğu görüşü var. Fransız ve sanayi devrimleri etkisiyle beraber başlatılan modernleşme hayatımızda belirsiz değişmelere neden olmuştur. Eski yaşam biçimimizden, geleneksel yaşam biçiminden farklı olarak yeni bir yaşam biçimi ve koşulları yaratmıştır. Endüstriyel kapitalizm, bürokratik devlet, topyekun savaşlar, kitlesel sosyal mobilizasyon, bilim ve akılcılık, bilgisayar ortamında enformatik çalışmalar, elektronik iletişim geleneksel aile düzeninde bir çok değişime neden olmuştur. Cinsel devrimler gibi hayatın bir çok alanını etkileyen gelişmeler olmuş ve kişisel yaşamda farklılıklara neden olmuştur. Toplumsal hayatta, yaşam koşul ve standartlarında bir çözülme meydana gelmiştir. Batı çıkışlı olan bu modernliğin hayatta birçok değişime neden olması sebebiyle modernliğe karşı çıkan, milliyetçilik ortaya çıkmıştır. Bu görüşe göre modernliğin etkisiyle oluşan değişimin sonucu milliyetçilik, özellikle muhafazakarlıkla birleşerek kendileri dışında olan bir şeyi kabullenememişler ve ulusun önemli olduğu bir anlayış sergileyerek aşırı bir dalgalanmayla milliyetçiliğin etkisini artırmışlardır. Üçüncü bir görüş olarak öne sürülen düşünce millet ve milliyetçilik anlayışının daimi olacağıdır. Bu görüşe göre geçici olan modernlik ve post modernliğin kendisidir”(Smith, 2002:17-19).

Geçmişten aldığı güçlü bir destekle modern dönemden öncede var olan ve varolmaya devam edeceği görüşü vardır. Antony D. Smith(2002: x); “Bu görüşlerin hiç birinin bir bütünlük oluşturmadığını, hem daha geniş bir çerçevede hem de daha yeni etnik temelli düzenli bir yapılanmaya ihtiyaç olduğunu” vurgulamakta,  Roland Robertson, Antony King gibi düşünürlerde dahil olmak üzere çok kültürlülüğün bu küreselleşme döneminde farklılıkları kabul ederek çözüm yolu olacağı görüşünü savunmaktadır. Ötekileştirmeye gitmeden çok kültürlü bir yapılanmayı kabul ederek farklılıkların vurgulanması gerektiğini savunurlar.

Burada Habsbawm’ın(2002) görüşlerine ve analizlerine yer verirsek bu analiz millet ve milliyetçiliğin erken yok oluşunu öngören pek çok incelemeden biridir. Habsbawm olumlu ve birleştirici bir milliyetçilikle, olumsuz ve bölücü bir milliyetçilik arasında ayrım yapar. Birincisi 1830 ile 1870’e kadar uzanan Fransız ihtilalinin ‘yurttaşlık’ idealinden kaynağını alan büyük milletler, kitlesel, demokratik ve siyasal milliyetçiliği ifade eder. İkincisi bölücü ve olumsuz olanı, 1870’den 1914’e kadar uzanan dönemin karakteristik özelliği olan ve Osmanlı, Habsburg ve Rus imparatorluğu eski politikalarına karşı bir küçük millet tepkisi niteliğindeki – öncekiyle karşıt bir durum arz eden- sığ, etnik ya da dilsel milliyetçiliktir.  Oysa bu milliyetçilik anlayışı büyük ölçekli ekonomiler ve politikaların hakim olduğu küresel bir çağa uygun değildi. Hatta Francis Fukuyama(2002: 42), “dünyadaki etnik ve milliyetçi gerilimlerin ve sürtüşmelerin büyük bir bölümünün -bu hareketlerin söz konusu olduğu ülkelerde yaşan insanların- kendilerinin seçmediği ve kendilerini temsil etmekten uzak siyasal rejimlerde yaşamak zorunda bırakılmalarından kaynaklandığını” vurgular. Büyük ekonomilerin oluştuğu, iletişim ağının yaygınlaşmasıyla beraber çok uluslu şirketlerin prestijini artıran medyanın etkisinin artması, dünyanın, Mcluhan’ın deyimiyle küresel bir köy haline geldiği görüşüyle beraber ulus kavramının mikrolaşması düşünülürken milliyetçiliğin etkisinin artış göstermesinin nedenlerinden biri de küreselleşmenin kapitalist ülkelerin tekeline geçmesi ve kendi ideolojileri yönünde kullanmaya başlamaları olmuştur.

Kapitalizmin etkisinin artmasıyla berber rekabet artmış ve dünya siyasal çıkarların yanı sıra,  politikanın en belirleyici hata en başta gelen unsuru olan ekonominin etkisiyle dünya üçe ayrılmıştır; Japonya merkezli Doğu Asya, Almanya merkezli Avrupa ve son olarak Amerika merkezli ABD. Bu ülkeler kendi çıkarları çerçevesinde kapitalizmi yönlendirerek Küreselleşmenin tekelci patronları olmuş ve istediği şekilde dünyanın yönlendirmesinde etki sahibi olmuşlardır. Özellikle kendi sistemlerini oluşturma amaçlı küreselleşmeyi tekelleştirerek uluslar arası eğitim programları, uluslar arası örgütler kurmaları, ulus ötesi şirketleri oluşturarak desteklemeleri, dünya ekonomisini kendilerinin merkezde olduğu bir anlayışla düzenlemeleri hegemonya kurmak adınadır. Özellikle küreselleşmenin ideoloji haline gelmesinde etkili olan Amerika başta gelmektedir. Kendi çıkarları çerçevesinde yasa ve kurallar oluşturmuştur.

Marx’ın deyimiyle egemen güç kim ise hakim ideoloji de o gücün ideolojisi ve o gücün hizmetçisidir. Tüm kurallar, yasalar o ideoloji çerçevesinde şekillenir diyor. Burada egemen güç Amerika olduğu için küresel sistemin ideolojisi de Amerika’ya hizmet etme amaçlı dünyada hegemonyasını oluşturmaktadır. Küresel sistemin ideolojik yönü kendi kaderlerini tayin hakkı olan insanların haklarını belirlemekte ve ellerinden almaktadır. Walerstain’e göre(1998) bu sistem böyle devam ettikçe kapitalizm kendini yenilemeye devam edecektir. Toplumlar da dünya çapı sistemindeki rollerini, dünya sistemi iş bölümündeki konumlarına göre oynamaktadır. Noam Chomsky’nin küreselleşme ve ideolojiden yola çıkarak vurguladığı kapitalist sistem ve Amerika merkezli gelişen küreselleşmenin ideolojikleşmesi eleştirisi vardır. Özellikle 11 Eylül saldırıları sonrası artan terör artık yerellikten çıkmış(Chomsky, 2002: 28), dünyadaki herkesi ilgilendirmeye başlamış bir konu haline gelmiştir. Terör artık yerellikten çıkmış küresel bir hal almıştır. Elbette dünyada bir çok terör uygulayan devlet vardır. Ama bunların başında Amerika Birleşik Devletleri gelmektedir. İstediğine terörist deyip, istediğini kahraman ilan edebilmekte, istediğinde ülkenin bütünlüğünü tehdit edebilmekte, istediğinde ulus devlet kavramını kendi çıkarları uğrunda destekleyebilmektedir. Sırf kendi kapitalist sistem ve kararlarını benimsetme amaçlı, kendisinin terör diye nitelediği birçok hareketi, kendisi yapınca terör olmamaktadır. Yaptığı işgallere zemin hazırlamakta ve katliamları meşrulaştırma yolarını bulmaktadır.

11 Eylül’den sonraki sürece değinerek artık yerellikten çıkan ve neredeyse dünyadaki herkesi ilgilendiren terör olgusunun sebebinin yeryüzü ve yer altı kaynaklarının adaletsiz dağılışı olduğunu savunmak mümkün. Özellikle Amerikanın dünyanın jeopolitik konumu iyi olan ülkeler üzerinde uyguladığı terörün sebebi de bir bakımdan budur. Bu terörü uygulayan elbette birçok ülkenin olduğunu savunan Noam Chomsky(2002) bunların başrolünde Amerika’nın olduğunu savunur. Yaptığı terörü her şekilde meşrulaştıran Amerika ve diğer devletlerin literatürüne sağcı ve solcu terörün yanında birde dinci terör vurgulamaları eklenmiştir. Çağan’a göre siyasal terör hareketlerinde olduğu gibi devlet teröründe de ideolojik referansları güçlüdür. Her türlü dinsel metin ve ideoloji ile savaştan soykırıma, küreselleşmeye kadar her şey meşrulaştırılmakta ve kullanılmaktadır. 11 Eylül’de Bush’un ‘Tanrı bu haçlı seferinde yanımızdadır’ deyişi dini kullandığının açık bir göstergesidir. Kapitalist sistemle beraber kitle silahlarında büyük oranda artış ve gelişmeler olmakta ve bu da sömürge yolunda zemini oluşturmaktadır.

Amerika gibi küreselleşmeyi tekellerine alan kapitalist sistemlerin kendi çıkarları uğruna ulus devletleri desteklemelerinin yanı sıra kapitalist sistemin etkisiyle beraber, birçok ülkede sömürge amaçlı kendi mallarını yaygınlaştıran,   ürettiği araçlarla berber küresel emperyalizmi uygulayan ülkelerin etkisi ile beraber milliyetçilik alanında yeniden bir canlanma olmaktadır. Çünkü post endüstriyel alanda ortaya çıkan kitle işletişim araçlar Siyasal gruplarla etnik ve dinsel cemaatlerin örgütlenmelerinde etkili olmuş,  kendi sistemlerini uygulama ve yayma da radyo, televizyon, video, kişisel bilgisayarlar gibi elektronik araçları kullanmıştır (Smith, 2002: 11-12). Bu araçlar milliyetçilik ve cemaatsel örgütlerde örgütlenme için tam anlamıyla zemin hazırlamıştır. Antony D. Smith(2002: 13) bu sistemle beraber küçük toplumsal ve siyasal gruplarla etnik ve dinsel cemaatlere, hem milli devletler hem de daha geniş ölçekteki kıstasla ya da küresel kültüre karşı kendi katı toplumsal ve kültürel ağlarını yaratma ve devam ettirme imkanı tanıdığını vurgulamıştır. Bu nedenle geri plana atılan emperyalizmle beraber artık tüm dünyada siyasal bir araç haline gelen ve etkili olmaya başlayan milliyetçilik kendini yeni ve farklı bir şekilde göstermeye başlamıştır.

Sonuç

Küreselleşen dünya konjektöründe demokrasi ve toplum gelişimi açısından ulus devlet anlayışı bu gelişmeyi engellemektedir. 1950’li yıllarda ömrü bitmesi gereken ulus anlayışı, küreselleşen kapitalizmle beraber sürekli bir reforma uğramakta, ömrü uzayan bir milliyetçilik akımı oluşturarak gelişmenin önünde en büyük engel olmaktadır. Ömrü küreselleşme ideolojisiyle kısalan milliyetçilik anlayışı ulus devletlerden gücünü almakta, fakat demokratikleşen ya da demokratikleşme yolunda belli mesafeler kateden düzenler sayesinde bu anlayış aşılmaya çalışılmaktadır. Bu anlayışın aşılabilmesi için ise öncelikle ulus devlet kavramı çerçevesinde belli reformlar oluşturulmak zorundadır. Demokrasi anlayışının baskın olduğu bir devlet şekli, halkın çok kültürlülük esasına göre şekillendirilip, yurttaş kavramının reforma uğraması, belli kültürlerin bir düzen içerisinde kendini küreselleşen dünya sistemine göre reformize etmesi gerekmektedir. Ulus ve milliyetçilik gibi belli sınırlardan çıkmayı gerektiren yenidünya sisteminde bu bir zorunluluk haline gelmektedir.

                                             Kaynakça:

-Anderson, Benedict(1995), Hayali Cemaatler, (Çev. İskender savaşır), Metis Yayınları, İstanbul

—Belge, Murat(1997), Türkiye Dünyanın Neresinde?, Birikim Yayınları, İstanbul

—Chomsky, Noam(2002), 11Eylül ve Sonrası: Dünya Nereye Gidiyor?, (Çev: Taylan Doğan-Nuri Ersoy-Mehmet Kara- Ali Kerem)

—Çağan, Kenan(2008), İdeoloji, Hece Yayınları, Ankara

—Fukuyama, Francis(2002), Tarihin Sonu mu?, (Der: Mustafa Aydın-Ertan Özensel), Vadi Yayınları, İstanbul

—Giddens, Antony(1998), Modernliğin Sonuçları, 2. baskı, (Çev. Ersin Kuşdil), Ayrıntı Yayınları, İstanbul

—Güngör, Erol(1986), Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, Ötüken Yayınları, İstanbul

—Haj, Barbara Abou E.(1998), Kültürel Mübadelenin Dilleri ve ModelleriKüreselleşme ve Dünya Sistemi, Der. Antony d. King, (Çev. Gülcan Seçkin-ümit Hüsrev yolsal), Bilim Sanat Yayınları, Ankara

—Hall, Sturt (1998a), Eski ve Yeni Kimlikler, , Küreselleşme ve Dünya Sistemi, Der. Antony D. King, (Çev. Gülcan Seçkin-Ümit Hüsrev Yolsa), Bilim Sanat Yayınları, Ankara

—Hardt&Negri, M.&A.(2000), İmparatorluk, (Çev. Abdullah Yılmaz), Ayrıntı Yayınları, İstanbul

—Hobsbawm, Eric(1996), Kısa 20. Yüzyıl 1914-1991 Aşırılıklar Çağı, (Çev. Yavuz Alogan), Sarmal Yayınevi, İstanbul

—Keyman, E. Fuat(2000), Küreselleşme, Devlet, kimlik farklılık, (Çev. Simten Coşar),  Vadi Yayınları, İstanbul

—Keyman, E. Fuat(1998), Küreselleşme Sivil toplum ve İslam, Vadi yayınları, Konya

—King, Antony D.(1998), ‘Kültür, küreselleşme ve Dünya Sistemi’,(çev. Gülcan Seçkin-ümit Hüsrev yolsal), Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara

—Mcluhan, Marshall(2001), Global köy, (Çev. Bahar Öcal Düzgören), Scala Yayıncılık, İstanbul

—Robertson, Roland(1999), Küreselleşme, Toplum Kuramı ve Küresel Kültür, (Çev. Ümit Hüsrev Yolsal), Bilim Sanat Yayınları, Ankara

—Smith, Antony D.(2002) ‘Küreselleşme Çağında Milliyetçilik’, (Çev: Derya Kömürcü), Everest Yayınları, İstanbul

—Turner, Bryan S.(1996), Oryantalizm Postmodernizm ve Din, postmodernizm ve İslam, küreselleşme ve Oryantalizm, (Çev. Yasin Aktay), Der, Abdullah Topçuoğlu-Yasin Aktay, Ankara: Vadi Yayınları

—Walerstain, Immanuel(1998) Dünya kültürü Diye Bir Şey Olabilir mi, Küreselleşme ve Dünya Sistemi, Der. Antony D. King, (Çev. Gülcan Seçkin-Ümit Hüsrev Yolsal), Bilim Sanat Yayınlar, Ankara

Reklamlar

One response to this post.

  1. […] Posted Şubat 19, 2012 by Düşünce Kahvesi in Makale-Deneme. Etiket:üni, düşünce kahvesi, ege, globalism, ibrahim mavi, küreselleşme, milliyetçilik, natioanlism. Yorum yapın İbrahim MAVİ […]

    Cevapla

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: