Delilerin Aklına İhtiyacımız Var

kaynak; http://www.birikimdergisi.com
Asuman Bayrak

“Önemli olan, insanın kendi kendini saçlarından kavrayıp ayağa kaldırması, kendini bir eldiven gibi ters yüz edip evrene yepyeni gözlerle bakmasıdır.”

Nasıl mı? Baskı, entrika, soygun ve cinayet ortamında düş kurmak zordur. Hayat sanattan, sanat da hayattan medet umar; bazen bir görüntü veya dize, bazen tek bir sözcük, renk, ses, hareket ayakta kalmanın yollarını açar, gönül telini titretir, nefes almamızı sağlar. Sol cenahta tiyatronun gözde olduğu günler geçmişte kaldı, artık yatıp kalkıp sinema konuşuyoruz. Oysa bir epik tiyatro vardı!.. Politikanın damardan yapıldığı, genellikle güç, şiddet karşısında aydın sorumluluğunu işleyen oyunların cephesi.

Geçtiğimiz ay, İstanbul Şehir Tiyatroları Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde, Jean Paul Marat’nın takibi ve öldürülüşünün Charanton Akıl Hastanesi oyuncuları tarafından Marquis de Sade yönetiminde temsilini konu alan Peter Weiss’ın yazdığı, Ragıp Yavuz’un yönettiği müzikli oyunu seyrettim. İmkansızı talep etmenin tadını hatırlattı.

Oyunun bir yerinde Marat, “Önemli olan, insanın kendi kendini saçlarından kavrayıp ayağa kaldırması, kendini bir eldiven gibi ters yüz edip evrene yepyeni gözlerle bakmasıdır,” diyor. Yönetmen Ragıp Yavuz, insanın ister istemez ‘nasıl’ diye soracağını, ancak P.Weiss’ın yanıt vermediğini söylüyor. Oyun, hazır ve net cevap arayanlar için değil, soruları çoğaltanlar, sorgulayanlar, farklı anlamlar arayanlar için sahnelenmiş.

Tarihte olup biten, yaşanan her gerçeğin, muhtelif algılanma biçimleri, çeşitli söylemleri, anlatıları ve onların arasında asla kesinleştirilemeyen ilişkiler yatar. Unutulan, unutulmayan, üstü örtülen, ya da mücadele sürecinde geride kalan olaylar, kişiler zaman zaman gündeme gelir, bazen bir iç çekişle hayıflanarak, övgüler düzüp standart ritüellere hapsedilerek hatırlanır, bazen de yeniden anlamaya çalışılarak bilincin güçlenmesine yardımcı olacak biçimlerde tekrar canlandırılır.

PETER WEİSS

Politik tiyatronun bir alt başlığı olarak ele alınabilecek belgesel tiyatronun öncülerinden ve teorisyenlerinden biri olan P.Weiss kaynağını tarihsel gerçeklikten alan, o gerçekliği aşarak yeniden üreten oyunlar yazar. Biz onu Saloz’un Mavalı ile tanımıştık. Can Yücel’in çevirisi ile sahneye taşınan P.Weiss’ın sözcükleri 60’lı yılların sonlarında can çekişen Portekiz sömürgeciliğini anlatıyordu. Oyun hakkında, 1973 yılında Sıkıyönetim Komutanlığı 2 Nolu Askeri Mahkemesinde dava açılmış, görülen dava sonucunda, eserdeki Portekiz sömürgelerinde geçen olayların, memleketimizle ilgisi sabit görülmediğinden beraatına karar verilmişti.

Marat-Sade ise P.Weiss’in en ünlü tiyatro eseri. 1964’te Berlin Schiller Theater’de ilk kez sahnelendiğinde Weiss’ın Brecht’den sonra en önemli yazar olarak değerlendirilmesini sağlamıştı.

Peter Weiss, yüzeysellikten uzak gerçek bir solcu, savunduğu fikirlerden taviz vermeyen bir ressam, film yönetmeni, tiyatrocu, edebiyatçı ve düşünür. Eserleri ise hem belgesel hem değil; olaylar ve fikirler arası bir kurmaca, sosyalizm açısından ufuk açıcı, çok katmanlı devasa metinler. Nerede karşılaşırsanız karşılaşın hemen tanıyor, temel yapıya sinen direnişi hissediyor, içine girmekte zorlanıyor, yeni bir okuma-seyretme terbiyesi ediniyorsunuz.

P.Weiss, ‘başyapıtım’ dediği Direnmenin Estetiği’nde Brecht’i ve onunla ilişkisini de anlatır, sonra bu bölümü “bir arkadaşa veda için,” yazdığını açıklarken “tam arkadaşım değil de öğretmenim olan birisi,” diye ekler. Tiyatronun büyüsünü, gücünü ondan öğrenmiştir. Bol bol tarih okurlar. Yazarken her belge önemlidir. Sahnedeki sesleri, ışıkları ilk kez hayal ettiği o günleri Direnmenin Estetiği’nde okuyabilirsiniz.

Brecht, maruz kalınan felakete -2.Dünya savaşı- bir açıklama getirmekte zorluk çekerken bilgi edinebilecekleri modelleri içinde barındırır gibi görünen olayların peşine düşmüştür. Onlar, tarih tekerrürden ibaretmiş demekle yetinmeden eskiyi, geçmişi eşelerler. Mesele, aynı hatalara düşmemektir.

Güçlülerin tarihi, yani resmi tarihin dışına çıkıp geçmişe bakışı dallandırıp budaklandıran, herkesin kafasındaki imgeleri alt üst eden bir yaklaşımla soru işaretlerini çoğaltırlar. Geriye bakışın içerdiği, daha sonraki bilgilerin damgasını taşıyan ağırlığın, yeniyi keşfetmede, asıl durumlara ne ölçüde uygun düştüğünü tartışırlar.

Onlar için devrimci anın sürekliliğini sahneden yansıtmak önemliydi. Sahne perspektifiyle oynayarak kıyafetlere, renklere, ışığa, her türlü ayrıntıya önem verdiler. Bazen gri bir yeleğin ya da polisin elindeki copun göze çarpması istendi, bazen kalabalığın dağınık duruşu. Tek hedef hakikati yaymaktı.

Siyasal amaçlı tiyatronun 20’li 30’lu yıllara has olduğunu iddia edip miadını doldurduğunu söyleyenler çıkabilir. Tiyatro, özünde bir yanılsamadır. Brecht tarafından ‘bilim çağının tiyatrosu’ olarak tanımlanıp önemsenen epik tiyatro, kapitalizm ve sınıflı toplum eleştirisi yapar; oyunlar bir devrimin gerekliliğini çoğu kez doğrudan işaret etmese bile, var olan sistemin olumsuzlanması yoluyla, seyircisini alternatifler üzerine düşünmeye çağırma iddiasındadır. Brecht’e göre, görünenin ardındakileri, esas meseleyi göstermek, burjuva gerçekçiliğiyle ve bütünlüklü bir tiyatro algısıyla mümkün değildir. Tam tersine bu algıyı kıracak, seyirciyi determinist neden-sonuç ilişkisinin cenderesinden kurtaracak ve böylece yanılsamayı kıracak bir tiyatroya ihtiyaç olduğunu savunur. Seyirci aktif olmalıdır. Oyuncular seyircilerin arasına dalar. Standart oturma düzeni alt üst edilirken eskinin ‘kutu sahne’ yapısı bozulmuştur.

Salt oyunculuk tekniği anlamında değil, sahne estetiği ve düşünsel eleştirellik açılarından da Brecht tiyatrosu, büyük bir değişim, dönüşümdür. Farklı bir yeni yaratılmıştır. Bu yeninin ‘tıpkı basım’ örnekleri, ortodoks uygulamaları kaçınılmazdı, ancak ruhuna aykırıydı ve o yüzden de miadını dolduran onlar oldu. Galiba yeni bir eşikteyiz.

20. yüzyılın başındaki yenilik hareketlerinin varlık nedenlerini ve bağlamlarını yitirmelerinden sonra modern sonrası dönemi belirleyen ölçüler, farklı arayışların kesişme noktalarında yatıyor. Sinemada belgesel sinema ağırlığını koyarken, tiyatroda da aynı şey yaşanıyor. Sanatın anlamının yeniden sorgulanmasında, sanat ile hayatın karşılıklı ilişkisinin tekrar gözden geçirilmesinde, daha önce yaşanmış veya yaşanmakta olan tüm hakikatler bize yol gösteriyor.

KOLTUĞA GÖMÜLÜP SEYREDEMEZSİNİZ

Oyun; Marquies de Sade’ın Fransız devrimini ve Jean Paul Marat’ın öldürülüşünü konu alan bir oyun yazması ve bu oyunu kendisinin de içinde bulunduğu Charenton Akıl Hastanesi’ndeki hastalara oynatması çerçevesinde gelişen olaylar dizisi. Oyun içinde oyunun esas teması devrim. Hastanenin yöneticisi oyunu ‘katlanabilir’ kılmak için sürekli müdahale ediyor. Pandomim, dans, şarkı gibi epik tiyatronun çeşitli yöntemleri kullanılıyor. Ortalıkta Fransız devrimini simgeleyen renkler uçuşuyor.

Tarihsel olaylar bugüne taşınırken güç kazanmayı, yeniden üretmeyi, eskinin derinliklerinde, günün çatışmalarına ışık tutacak figürleri keşfetmek mümkün. Tabii hazırlıklıysak!.. Oyunun hakikati bir hakikat vaazından geçmiyor. Yeniden kurulan bir yapı içinde hakikat söylemlerinin geçerlilik talepleri sorunsallaştırılıyor. Gönderme alanları ve amaçları açısından, kurumlaşmış her türlü iktidarı hedef alan bir bakış açısı hakim. Son sözü, en doğruyu söyleme kaygısı taşımıyor. Tartışmacı ve eleştirel bir yaklaşımla, seyircinin kafasında tekinsiz soru işaretlerini çoğalttıkça çoğaltıyor.

Oyunu izlerken tarihsel bilgi ihtiyacı var; hazırlıksız giderseniz çok şey kaçırırsınız. Yalnızca sapıklığıyla ünlü Marquis de Sade aslında Dostoyevski, Kafka gibi edebiyatçıları, Nietzche gibi düşünürleri derinden etkilemiş biri. Sorumluluk taşıyan her aydının çevresine, kendine sorduğu temel soruları gündemine alıyor, fakat sınıfsal yapısı, seçtiği dünya görüşü nedeniyle bireycilikten kurtulamıyor. Marat ise 1789 Fransız İhtilalinin burjuvazi için yapıldığını ve halkın yaşam koşullarının değişmediğini görerek, onları ihtilale sahip çıkmaya çağıran bir önder. Marat’nın cinayet suçlamasıyla arandığını, zor şartlarda saklandığını ve neden oyun boyunca sahnedeki küvetin içine oturduğunu bilmek gerekiyor.

P.Weiss Direnmenin Estetiği’nde yaptığını tiyatroda da yapıyor, okuyucudan, seyirciden bir çaba göstermesini istiyor. Tarihsel, siyasal ve insani açılardan solcu bir yaklaşıma sahip olan yazar -oyun broşüründeki kuru tanıtımdan onun hayata bakışını öğrenmek mümkün değil,- yaşananları anlamlandırma çabasıyla, seyircinin zihnini zenginleştiren ve hayatı yeniden okumaya çağıran bir üslup kullanmış.

Yaşamı boyunca tüm yapıtlarında savaşın, barbarlığın, insanın insanı öldürmesinin, işkencenin, sömürünün karşısında yer alan yazarın tarafı belli, -taraf olmanın dogmaya dönüşmemesi, hiçbir şeyi hazır ve nihai olarak benimsememek gerektiğini de vurgular- her zaman eleştireldir. Ona göre, insanın eleştiriden, değişim istemekten vazgeçmesi, kendinden vazgeçmesi demektir. Her eseriyle insanın özgürleşme mücadelesinde sanatın önemini, ağırlığını vurgulayan P.Weiss ütopyalardan vazgeçmememizi salık verir.

Yazarın olaylara bakışındaki farklılık, dönemin karmaşıklığı, ele alınan konuların giriftliğiyle birleşip seyirciyi zorluyor. Marat-Sade, ‘deli’lerin, ‘akıllı’ları oynadığı bir oyun. Normalin altını değil, üstünü çizip karalıyor; zaten insan hayata katılmadığı, kendinden vazgeçmemek için sürekli mücadele etmediği, durumu hep yeni bir bakış açısıyla aydınlatma baskısını yaşamadığı sürece sanatın kapsayıcı geniş etkisini hissedemez. Bir tek sanat, çağın tezlerini çürütmeye cesaret eder. Sanat, kendi zamanını, sınırları aşarak, yanılsamaları açığa çıkarabilir. Çaresizlik geçicidir, yoksa hayata katlanmak nasıl mümkün olabilir ki…

Günlerimiz, on yıllar sonra da olacağı gibi eylem ve akıl yürütme kutupları arasında salınarak geçip gidiyor. Hayatla, karşımıza çıkan engellerle mücadele ederken, umutlarımıza sahip çıkmak isteriz; çünkü onlarsız yola devam edemeyiz.

Devrim sürecindeki düzensizliklerin, sapmaların, kırılmaların ve sıçramaların açık edilmesi için, yeni yollar üzerine konuşurken Brecht’e, P.Weiss’a ihtiyacımız var. Onların eserlerinde onurluymuş gibi görünen, şaşalı ancak belirsizlik taşıyan, muğlak ve hedefsiz sözler yok. Koltuğa gömülüp eğlenceli bir iki saat geçirmeyi vadetmiyorlar. Gönderme yapılan temel sorunlar devasa, hem öyle kolay çözüleceğe de benzemiyor.

Yönetmen Ragıp Yavuz ise, 1980’de 1402 sayılı kanunun hışmına uğrayanlardan. 1980-94 yılları arasında mesleğini yurt dışında sürdürmüştü. Almanya, İsviçre, Hollanda, Yunanistan, İngiltere, İsveç ve Fransa’da Türkçe dışında Fransızca ve İsveççe yapımlarda yer aldı, çeşitli festivallere katıldı. 1994 yılı sonunda hakkındaki yasaklamaların kalkması üzerine Türkiye’ye dönüp Beyaz Sahne’yi kurdu ve nihayet 2000 yılında İstanbul Şehir Tiyatrolarında çalışmaya başladı. Tecrübesi zengin, ödülleri bol yönetmenimiz, oyunun broşüründe “Tiyatro risk almalı,” demiş, “Aktaranı ve izleyeniyle… Artık!..”

Oyuna emeği geçen herkes üzerine düşeni yapıyor. Çeviri, Cengiz Tuncer. Müzik, Richard Peaslee. Sahne tasarımı, Barış Dinçel. Kostüm tasarımı, Tomris Kuzu. Müzik direktörü, Çiğdem Erken, Koreografi, Yasemin Gezgin. Işık tasarımı, Murat Özdemir. Oyuncular: Kutay Şehirlioğlu, Radife Baltaoğlu, Yıldırım Fikret Urağ, Murat Garibağaoğlu, Çağlar Çorumlu, Çağrı Ö.Hün, Özge Özder, Cengiz Tangör, Ali Mert Yavuzcan, Murat Coşkuner, Yeşim Koçak, Ozan Gözel, Aslıhan Kandemir. vd….

Sıra seyircide!…

Şarkıcılar, korolar, danslar ortalığa bir şölen havası yayarken irkiltip düşünüyorsunuz. Aktörlerin duruşları, devinimleri, her bakış, el kaldırış ince elenip sık dokunmuş. Dekordaki her şey anlamlı. Sahne alanların davranışları ve jestleri sahne üzerindeki dağılımları, tek başına olanlarla gruplar halinde toplananlar arasındaki ilişkiler öylesine etkili ki. Savaş karşıtlığı, heykel tapınıcılığı, gözlerini seyirciye dikmiş cop sallayan nöbetçiler, kaçışan deliler, uyuyan bir güzel. Ve işkence… Bazı sahnelerde tahammül sınırlarınız zorlanabilir.

Marat-Sade, sırası gelince gülümsetiyor, denk düşünce seyirciyi tedirgin edip ağlayacak raddeye getirebiliyor; hayatın kendisi gibi… Oyunda Brecht’in episod düzeni kullanılıyor, hem de o düzenle bile dalga geçilerek. Havada uçuşan sözcükler, fokur fokur kaynayan, dumanı tüten monologlar, birbirleriyle kucaklaşıp ayrılan diyaloglar, P.Weiss’ın düşüncelerini yüklenerek bize ulaşıyor. Ve barışı amaçlayan bir kadının cinayet işlemesine tanık oluyoruz.

Oyun, geçtiğimiz eylül ayında kaybettiğimiz ünlü tiyatrocu Beklan Algan’ın anısına sahneye konmuş. Beklan Hoca tiyatromuza alternatif tiyatroyu tanıtan ve tiyatro sanatına ‘araştırma kavramını’ getiren tiyatro duayenlerindendir. Kitle iletişim çağında, hızla değişen dünyamızda tiyatro sanatı da kimliğini sürekli yenilemeli, derdi. Marat-Sade o yeniliğin ışığını taşıyor.

Sahneden yansıyan ışıklar, yakın çevremizi dolduran burnu gökyüzüne dikilmiş, başa çıkılamayan hırs ve egolarına dalarak suskunluğu tercih edenleri de aydınlatıyor. Oyunda, savunulan bir dava aramamak lazım, hayata kafa tutmanın bir yolu bulunabilir belki.

Ödüllü bir yazar, ödüllü bir yönetmen, sanatta ustalıkları tescilli iki solcunun ortaklığı sahnede farklı bir büyü yaratmış. O büyüye kapılmamak Brecht’in öğrencilerinden etkilenmemek imkansız. Hele de hayata dair, özellikle de tiyatroya dair umudunuzu tüketmemişseniz. Açık söylemek gerekirse ben pek bir umutla gitmemiştim. Umut etmeyi hatırlattılar.

Bu arada, oyundaki kadınlara ayrıca dikkat çekmek istiyorum; tam bir yedek güç konumundalar. Hem geri planda kalan, hem de etkili ve tayin edici olabilen kadınlar ne yazık ki düşünce üretemiyor, raconu erkekler kesiyor. Eh, yolun başındayız henüz, taşlar zamanla yerine oturur herhalde.

GÖKTEN ÜÇ ELMA DÜŞMÜŞ…

Simone de Beauvoir, Sade’ın hayatta türlü görünümler altında yatan temel bir soruna işaret ettiğini söyler: İnsanın insanla ilişkileri. Müesses nizamın kuralları, korkular içimize işlemiştir, cilayı kazıyanlardan Nietzche’nin öncülü Sade’ı rahatça konuşamayız. Yaklaşık yirmidokuz yılını hapishanede, üç yılını akıl hastanesinde geçiren huysuz ve hoyrat Sade, ahlakçı geçinen, ancak sapına kadar batağa saplanmış günümüz dünyasında muhtemelen hapse falan atılmazdı, veya birkaç yılla paçayı kurtarırdı. O çağın genç aristokrat erkeklerinin çoğunda görülen özelliklere sahip; hepsi de kısa süre önce somut bir iktidarı ellerinde tutup da artık dünyada gerçek hiçbir şeye sahip olamayan gerici bir sınıfın çocukları -özlemi çekilen koşullar, yatak odalarında simgelerle canlandırılmaya çalışılır-. Hedonizmin tavan yaptığı bugünlerde, benzer maceralar internet başında yaşanmıyor mu?

Neyin hayrı, neyin şerri çoğalttığını bilmek pek de kolay olmasa gerek. Birey ve özgürlük kavramları ‘öteki’yle bağlantı kurulmadan çözümlenemez. Yaygın bir retorik olarak aydınlanma hep humanizmle, insan hayatını daha özgür kılma fikriyle birlikte ele alınır. Haz temelli şiddetin, tahakküm ilişkilerinin ve zorbalığın sözü edilmeden üzerinden atlanır. Küçük ve dar alanlara çekilen iktidar şekilden şekle girer; tanımak giderek zorlaşmakta. Kısacası, iktidarı değiştirmekle yetinmek sorunları çözmüyor.

Yıkılmaz diye düşünülen, hatta egemenlik hakkını Tanrı’dan aldığı iddia edilen mutlak krallıkların yıkılabileceği ortaya çıkaran, eşitlik, özgürlük, adalet seslerinin yükseldiği Fransız İhtilali temel alınarak anlatılan bir hikayeye Sade dahil olunca epey gürültü çıkıyor. Zeminin kaygan olduğu çok açık. Hayatta hiçbir şey sabit değil. Marat ise, yol arkadaşları Danton ve Robespiyer’in yüzlerine ‘karşı devrimci oldunuz’ diye haykırmaktan çekinmeyen bir adam.

Siyasetle uğraşmak istiyorsak oyunun kurallarına uymamız, bir anlamda teslim olmamız söylenir ya; hazır formüller dayatılır, bunca yıllık tecrübenin getirip önümüze bıraktıklarından kaçış yoktur. Çevremizdeki dünyayı belirleyen iktidar mekanizmalarının sıkıştırmaları karşısında tek tek bireyler olarak sürekli sınavlardan geçiyoruz. Ortalığı kaplayan toz duman arasında esas mesele kayboluyor.

Şehir Tiyatroları, tiyatro tarihinin önemli metinlerinden birini, ‘Mefisto’yu da sahneliyor. Yine Ragıp Yavuz’un yönetiminde. Goethe’nin ‘Faust’undan yola çıkarak Klaus Mann’ın yazdığı, Ariane Mnouchkine’in tiyatroya uyarladığı oyun, mesleki tutkuları uğruna kişiliğini bir zamanlar düşmanı olduğu ideolojiye, nazizme satan Gustaf Gründgens’in gerçek yaşam öyküsünü anlatıyor. Gründgens, Hitler döneminde Prusya Devlet Tiyatroları Müdürlüğü’ne yükselirken arkadaşları ya sürgüne gönderilir ya da ölüme. Oyun, bir yandan tiyatrocunun ve sanatçının kendisine ve topluma karşı sorumluluğunu tartışırken bir yandan da dönemin toplumsal ortamını gözler önüne seriyor. Özellikle aydınların izleyip günahıyla sevabıyla tartışması gereken bir oyun daha…

Ragıp Yavuz seyirciyle dertleşmek istediğini söyleyen bir yönetmen, dert ettiği konuları da sahneye taşıyor. Marat-Sade oyununda, bir iç ihtilalden bahsederek, ‘haydi artık’ diyor. Oyun bu ya… Yoksa masal mı! Tiyatro sahnesine gökten üç elma düşmüş… Yazanların hayata bakışı net, yöneten ve oyuncular da ellerinden geleni yapmış. Bize kalan gidip izlemek.

Sonra da ‘nasıl’ı konuşuruz. Çıkışta buluşmak üzere…

Direnmenin Estetiği. Peter Weiss, çev. Çağlar Tanyeri – Turgay Kurultay (Yapı Kredi Yay. 2005)

Saloz’un Mavalı. Peter Weiss, çev. Can Yücel (Gözlem Yay. 1988)

Yirminci Yüzyılda Öncü Tiyatro. Ayşın Candan (Yapı Kredi Yay. 1994)

Sade’ı Yakmalı mı? Günümüzde Sağcı Fikirler. Simone de Beauvoir (Broy Yay. 1991)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: