başörtüsü yasağı üstüne

Başörtü sorunu, politik gündemi on yıllardır “işgal ediyor”: Çok daha önemli politik sorunlar varken bu meselenin ayak diremesi, silinip görünmez kılınamaması ve tartışmanın bir türlü eskimemesi bir kesimde sıkıntı ve şaşkınlık yaratıyor. Bu sıkıntının izlerini medyada da görmek mümkün. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de türbanın Türkiye’de üniversitelerden dışlanmasının insan haklarına aykırı olmadığı kararını almadı mı? Ama bu yasağın neden yalnızca Türkiye’de geçerli olduğunu sormayı beceremeyecek kadar eleştirel düşünsel yetilerimiz felce uğramış sanki. Başka Avrupa ülkelerinde olsa dinine uygun yaşama ve ifade etme hakkının ihlâli sayılan bir yasak, Türkiye’nin özel şartları dolayısıyla AHIM tarafından bir insan hakkı ihlâli olarak görülmüyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü bu kararın bir hakkın ihlâlini meşrulaştırdığının altını çiziyor. Kadının İnsan Hakları da (CEDAW) başörtü yüzünden üniversiteye alınmamayı kadına karşı ayrımcılık kategorisi içinde sayıyor. Yasanın adaletine boyun eğmenin adaleti yerine getirmediği yerde, yine insan hakları veya kadının insan hakları dilinde fikre gelen adalete atıfla inancına uygun yaşama ve ifade etme hakkını arayış devam edecektir elbette. AHIM’in toplumsal sorunumuzu çözmediği açık. Çözülemeyen toplumsal sorunlar ve bunların ruhsal dünyamızda yarattığı gerginlik zaman içinde ortadan kalkmıyor, aksi yöndeki sanımız, gündelik doğal tavrımızın kurucu bir ögesi olduğu halde. Başörtü yasağı gündelik varoluşumuzda doğallaşmakta direniyor, fakat bir türlü bu fenomenin anlamı gerektiği gibi düşünülemiyor.

AHIM kararındaki Türkiye’nin “özel şartları”na atıf nasıl bir öngörüyle yapılmıştır? Başörtülü kadınların kamusal yaşama çıkmaları, kamusal yaşamı İslamlaştırmanın bir adımı, profan varoluş ile kutsal varoluş arasındaki sınırların, kutsaldan henüz özgürleşmiş bir kamusal alanın kaybı sonucunu doğuracak şekilde yeniden çizilmesidir. İnsan hakları insanın profan varoluşunun sınırlarını korumaya çalışır ve neyin bu sınırları ihlâl olarak tanımlanabileceğini belirtir. Eğer dinin gereği sayılan bazı pratikler insanın profan alandaki varoluşunun sınırlarını ihlâl ediyorsa, insan hakları ihlâli olarak görülürler. Örneğin recm bir insan hakkı ihlâlidir. Yani insan hakları söylemi kültürel veya dinsel her pratiğe saygı duymaz, insanın profan varoluşunun sınırlarının zaman zaman kültürel ve kutsal olana müdahale etmek suretiyle korunması fikrine öncelik tanır. Buna karşın, başörtülü kadınlar kamusal yaşama çıkarak, üniversitelere girerek kimsenin profan varoluşunun sınırlarını ihlâl etmiş değillerdir. Gelecek bir tehdide karşı önlem almak adına onları profanın alanından dışlamak, Amerikan İngilizcesinin güncel politik bir terimini kullanarak söylersek bir “pre-emptive strike” (önce sen vur) değilse nedir? Dinler hakkındaki kültürel önyargıların ve öngörülerin insan hakları savunusunu kuran argümantasyonun öncüllerini oluşturmasına veya belirlemesine karşı eleştirel aklın sesini yükseltmesi gerekmez mi? Bu sesin susturulduğu yerde, “bu insan hakları kimin hakkıdır aslında?” diye kuşkucu bir soru zihinlere düşmez mi? İnsan haklarının Batı uygarlığını koruyucu bir söylem olduğu akla gelmez mi? Bu söylem kendi evrenselliğini çürütür hale gelmez mi? İnsan hakları kamusal alanın kutsaldan özerkleştiği bir çağın ürünüdür, ancak bu özerkliği kutsalın tehdidine karşı korumak insan hakları mücadelesinin görevleri arasında bulunur mu? Buna elbette hayır demek gerekir, çünkü bir öngörü haklılığı tesis etmeye yetmez ve AHIM’in öngörüsü henüz içinde taşıdığı önyargıların eleştirilmesi sürecinden geçmemiş bir kavrama haiz, ancak onu sağlayacak görüden yoksun kalır.

Profan dünya, çalışmanın, üretimin, karşılıklılık ekonomisinin hüküm sürdüğü, insanın doğayı kendisine tâbi kıldığı, kendi varlığını sürdürmek için inşa ettiği dünyadır. Profan dünyada kadının statüsü, tarihsel bir biçimde, bir mübadele nesnesidir. Feminizm, kadını bu durumundan kurtaracak olan mücadeleyi vermek suretiyle profan alanın ekonomisinde radikal bir dönüşümü hedefler. Kutsalın alanına baktığımızda onda profan dünyanın ekonomisini aşan bir ekonomi buluyoruz: Bunun İslamdaki görünümüne baktığımızda, karşılıklılık ekonomisinin kırıldığı, karşılıksız vermenin mümkün olduğu, insanlar arasında olgunluk veya nefsin terbiyesi bakımından farklılık dışındaki tüm farklılıkların belirleyici olmaktan çıktığı, dolayısıyla ayrının gayrının kalmadığı bir ikâmet etme biçimi ve profan dünyadaki kulluğun yadsındığı egemen bir tecrübe olarak teslimiyeti buluruz. Bu ekonomi, profan ekonomiyi yadsır ve aşar. Ve elbette varoluşunun kutsala aidiyetini olumlamak, profan alanda da onu gerçekleştirmeye çalışmak demektir; çünkü bu olumlamayı yapan açısından profan dünya ile kutsal dünya arasında bir ayrım kalmaz. Kamusal alanı kutsaldan arındırmak isteyenlerin, kutsalı müminin iç dünyasıyla ve özel yaşamıyla sınırlandırılabilmeleri ve bu sınırı sabit tutabilmeleri mümkün değildir.

PROFAN İLE KUTSAL ARASINDAKİ SINIR

Kutsalda birlikte-varoluşun genel ekonomisinin kamusal alanda birlikte varoluşun kısıtlı ekonomisiyle hiçbir ilişkisi olmaması elbette tahayyül edilemez. İnsanlık tarihi boyunca profan dünya ile kutsal dünya arasındaki sınır pek çok kez yeniden çizildi ve bu sınırı sabit tutmak hiçbir zaman kolay olmadı. Kutsalın profanla çatışmasının çağımızdaki artışını profan dünyanın üretime dayalı ekonomisinin yaşama verdiği zararın tarihiyle ilişkisi içinde yeniden düşünmek gerekir. Bu tarih, teknoloji çağında hüküm süren varlık anlayışında gerçekleşmekte ve tamamlanmaktadır. Bu varlık anlayışı, varolanlarla, onların enerjileri açığa çıkarıldığı ve bu enerjinin üretim amaçlı kullanıldığı bir çerçevede karşılaşılmasını sağlar.

Unutmamak gerekir ki, insanın kutsalı yaşamasının tarihi de, bu tarihle ilişkisi içinde kurulacaktır. Profan dünyanın yaşamı yok etmesi ivme kazandıkça, kutsalın da profan dünyanın kendisine çizdiği sınırların içinde tutulamayacağı açıktır. Çünkü o da aynı zamanda aştığı dünyevi yaşam, profan varoluş üstüne konuşur ve ona sınırlar çizer.

Varoluşun global çağında, kapitalistleri ile peygamberleri arasında parçalanmakta olan bir dünyada yaşamıyoruz yalnızca. İnsan hakları ve demokrasi söylemleri kadar eskatolojik ve dinsel söylemlerin de neo-kolonyalist kapitalizm tarafından kullanıldığına tanıklık ediyoruz. Kutsala yapılan atıflar ile profan korkunç bir şiddeti açığa çıkararak birbirine dolanıyor. Bunu hissetmek için Bush’un konuşmalarına kulak vermek yeter. Kutsaldan özerk bir kamusal alan zaten hiçbir yerde yok ve belki de hiçbir pekinlikte, hiçbir zaman bulaşmadan muaf bir tarzda varolmadı. Dahası, bu saf alan artık eskimiş bir idealite, gerçekliğini önceleyen performatif bir ide, bir tortu olarak görünmektedir.

Varoluşlarının kutsala aidiyetlerini olumlayan, ama profan dünya üstündeki haklarından da vazgeçmek istemeyen kadınlarımızı kamusal alandan –okuyabilecekleri ve çalışabilecekleri–­­­ alanlardan dışlamak için büyük bir mücadele veriliyor bu ülkede. O kadar çok başörtülü kadının hayatı bu dışlama yüzünden karardı, maddi olanakları yok edildi ve özgürleşme ufukları daraltıldı ki, bu kıyım, her feministin içini yakmalıydı. Bunun gerekçesi, erkeklerin böyle bir bedeli ödemediğini fark ederek kadınların aleyhine bir eşitsizliğini saptıyor olmamızdan ibaret değildir. Feminizmin yalnızca profan dünyanın bir hareketi olmakla sınırlanmasının bir zorunluluğunun olmasıdır. Kamusal alan da, kutsalın alanı da erkek egemen normların hüküm sürdüğü alanlardır. Ataerkillik yalnızca profan alemin tarihsel bir sorunu değildir, kutsalın tarihini de belirlemiştir. Feministler olarak fark ediyoruz ki, bu çağda da kutsal ile profan arasındaki akıcı sınır, yine kadın bedeninden geçiyor. Kutsal ile profan arasındaki sınırın çizildiği her yerde ve zamanda kadının tini ve bedeni, erotik varoluşu neden merkezi bir rol oynar ve bu arızi midir? Kamusal alanın kutsaldan özerkliğini korumak feminizmin asli görevleri arasında sayılabilir mi?

Bana kalırsa, eleştirel feminist arayış, her iki alanda da özgürlüğün imkânını üstlenmenin olanağını yaratmaya çalışır. Kutsalın alanında dolaşmaya, dindeki erkek egemenliğine deşifre etmeye muktedir entelektüellerin başörtülü oldukları için üniversitelerimizde barındırılmaması, feminizm adına tabii ki büyük bir kayıptır. Varoluşumuz, insan olmamız dolayısıyla hem profan dünyaya hem de kutsal dünyaya aitse, her iki alanda da kendi serüvenlerini yaşayan kadınlar olarak ikamet etmenin yollarını eleştirel bir biçimde açmak için uğraşmak, feminist sorgulamanın görevidir. Kadınların okuma ve kendilerini gerçekleştirme taleplerinde İslamın içindeki aydınlanma yeniden dile geliyor. Üstelik bu aydınlanma, kutsalın kadın bakış açısıyla yeniden okunmasına yol açıyor. Feminist bilinç aydınlanmanın sınırlarını, ondan yalnızca pozitif bilimlerle inanç arasındaki çatışmayı anlayacak kadar daraltmadığında, başörtüsü de karanlığa dönmenin, aklın ilerlemesine karşı bir yaşam biçiminin sembolü olmaktan çıkacaktır.

TOPLUMSAL CİNSİYET VE KIYAFET NORMLARI

Türkiyeli feminizmin içinde çoğunlukla, İslamın içindeki aydınlanmayı ve kadın özgürleşmesini desteklemek eğilimi yerine, dar anlamıyla aydınlanmacı eğilimler kol gezmiştir. Üstelik feminizmin başörtü fenomenine aydınlanmacı ve kemalist paradigmanın sahip olmadığı kavramsal araçlarla yaklaşma olanakları çok daha zengindi. Öncelikle “toplumsal cinsiyet” kavramı açısından bakıldığında kamusal alanda geçerli olan kıyafet normunun devletin kadın bedenini toplumsal cinsiyetlendirmesi bağlamında okunması ve eleştirilmesi gerekirdi. Toplumsal cinsiyetlendirmeden kasıt, iktidar tarafından bir dişi beden olarak yeniden üretilme olacaktır elbette. Bilindiği gibi cinsiyetin doğal olduğu varsayımı zemininde başlayan ve ömür boyu süren bir toplumsal cinsiyetlendirme süreci yaşamın her kılcal damarında işleyen iktidarı ayakta tutan mekanizmadır. Yalnızca yaşayan bedeni kısıtlamakla kalmayan, onu üreten toplumsal cinsiyetlendirme, aynı zamanda ırksal, etnik, sınıfsal üretim/yeniden üretim süreçlerinin içinden işler.

Elbette dinde de başka bir toplumsal cinsiyetlendirme söz konusudur. Hangi rejime ne kadar tâbi olduğunu fark etmek kalıyor geriye: ama bu tâbiyetlerden birisinin diğerinden daha iyi olduğunu söylemek tamamen öznel bir konumu ifade eder, yaşayan bedenin ve ruhun kazandığı alışkanlıklara tercüme edilebilir. Sınava girmek için başörtüsünü çıkaran genç kız kendisini çıplak gibi hissetmektedir, çünkü artık başörtüsü onun yaşayan bedeninin bir parçası olmuştur, bedenini kamusal alanda onunla mevcut kılmaya alışmıştır. Bu anlamda soyunmaya zorlamak yalnızca kişinin inanç evrenine değil, yaşayan bedenine uygulanan bir şiddettir.

Başörtülü kızlarımızı üniversiteden atmak, benim gözümde aydınlanma hareketinin önünü kesmektir; kadın bedenine uygulanan şiddete göz yummak olduğu ölçüde de antifeminist bir konumdur. İslamı başörtülü öğrenciler ve çalışan kadınlar modernleştirmekteler, radikal bir İslam devriminde de harcanacak olan ilk önce onlar olacaktır, onlar ne kadar desteklenirse erkek değerlerinin egemen olduğu bir İslam anlayışı da gelecekte o kadar sorgulanacaktır. Başörtüsüyle kamusal alana çıkmak isteyen kadınlar, kadınları kamusal alandan dışlayan bir İslam rejiminde yaşamayı isterler mi? Çoğunun Afganistan’ın Taliban rejimi veya İran’da yaşamaktansa Türkiye’de yaşamayı tercih edeceklerinden şüphe edilebilir mi? Onlar Türkiye’de yaşamak istiyorlar, iman edenin örtünebildiği, okuyabildiği ve çalışabildiği bir ülkede. Ben Türkiye için bundan daha fazlasını da istiyorum: inançsız varoluşun da özgürce yaşanmasını ve dile getirilebilmesini, kadına ve çocuğa karşı şiddetin önünün kesilmesini, Kürtlere kültürel haklarının verilmesini, Ermenilere pozitif ayrımcılık uygulanmasını, eşcinsellerin evlenebilmesini ve evlât edinebilmesini….

Başörtüsüyle kamusal alanda belirme hakkını arayan kadınlar bu kişisel seçimi inanç özgürlüğü olarak, kendi kimliğini seçme özgürlüğü olarak ortaya koydular ve savundular. Başörtülü kadınların her kendini ifade etme girişiminin, özü itibariyle aldatıcı olan bir retoriğin oyununa indirgenme kaderi politikanın etiği hiçe saydığı bir anı işaretliyor. Onlara gösterilen direncin içine sindiremediği, vicdanına sığdıramadığı şey de, elbette onların icat ettikleri, yüklendikleri, savundukları kutsala aidiyetin yaşamsal, kişisel, varoluşsal yanıdır. Taleplerinin bütün kamusal yaşamı istila edecek ve nihayetinde başka varoluş biçimlerini ondan dışlayacak politik bir tehdide indirgenemeyecek olan tarafıdır.

BAŞÖRTÜSÜ VE “YÜZ”

Yaşayan bedene, varoluşun kutsala ait veçhesiyle “yüz” diyorum, ölümlülüğüne rağmen bütün sonsuzluğu içinde kendisini ifade eden, bakan ve konuşan yüz. Yıllardan beri yapılmakta olan başörtü tartışmalarında, bana göre, en büyük ahlâki sorun, başörtüsünü bir sembol olarak ele almanın yüzle karşılaşmayı imkânsız hale getirmiş olmasıdır. Başörtüsü başı örter, olsa olsa yüzün bir sunumudur, oysa sembol yüzü örtmüştür. Başörtülü olarak görülmek toplumsal bir kategoriye hapsolmak olduğunda, yüzün silinmesi, ihtiyaçları, talepleri, acıları, sevinçleri, özgürleşme arayışı, kendi yaşam serüveni olan bir insanın indirgenmesi, iletişim dışı bırakılması anlamına gelir. Yaşayan bedenin toplumsal cinsiyetlendirme mekanizmaları tarafından şu veya bu varoluş tarzında kök salmış normları edinmek suretiyle üretildiğini söylediğimiz anda yüzün bu anlamları aşan bir sonsuzluğu ifade ettiğini de buna eklemek gerekir.

Savaşlar hangi sebeblerle ve hangi mazeretlerle yapılırsa yapılsa yüze karşı yapılır, ama savaştan geriye yine o kalır. Yüz yaşayan bedende toplumsal cinsiyete indirgenemeyecek olandır. Bu söylem bizi hümanist bir feminizme götürecektir belki de. İnsan modeli erkek olan hümanizmin dişi cinsiyet farklılığına hiçbir zaman saygı duymamış ve kadınları gizlice insanlıktan dışlamış olması, feminizm tarafından haklı olarak eleştirilmiştir. Hümanizmin sorunu ben’in sınırlarını herkese genişletmesi, benim yaşam tarzımı evrenselleştirmesi ve onun normlarını başkalarına dayatmasıdır. Bu anlamda Kemalizm de bir hümanizmdir. Böyle bir evrenselcilik anomimliğin içinde farklılığa yer vermez, heteronomiye, yani yasanın başkadan gelmesine, başka bir yasa olmasına tahammülü yoktur; ne kadar kalabalık olursa olsun bir solipsizmdir. Başörtüsünü sembol haline getirip yüzü kamusal alandan dışlayan bir evrenselciliğin alternatifi olan hümanizm salt yaşayan bedenden değil, ondaki başkadan yola çıkmayı öğrenmelidir. Anonim birliğin dayatılması yerine, varoluşta birlikte ikâmet ettiğimiz çoğulculuk ancak bu yolla mümkün olur.

Çoğulculuğu kimlik politikası yapmakla karıştırmamak gerekir. Kimlik, başkasının, dizisellik içinde, örneğin başörtülülerden biri olarak kavranıp yüzüyle belirememesi sonucunu doğuruyorsa bu örtülü kimlikle savaşmalıyım. Ama uğraşmam gereken şey bendeki örtülü kimliktir, başını örtenin varoluşu değil. Başkasının yüzüyle belirebilmesi için onu kendisini nasıl sunuyorsa, kendisini nasıl veriyorsa öyle alabilmeye açık olmam gerekir. Yüz ancak böylece bütün kimliği, kendi sunumunu parçalayan sonsuz ifadesi ve tekilliği içinde anlam ifade eder. Başörtülü kadınların başörtülü kimliğe sıkıştırılmaları, başörtünün anonimliği, başörtüsüne karşı ve kısmen de ondan yana siyaset tarafından inşa edilmiştir. Kadınları başörtülüler ve başı açıklar olarak karşı karşıya getiren bu ürpertici durum, kendi varoluşumuzda yüzün başkalığı ve tekilliği için yaratacağımız açıklıkla aşılabilir. Geniş anlamıyla aydınlanmacı evrenselcilik, iktidarı altüst eden politika, başkasıyla karşılaşmamın onun benim varlığıma tehdit olabileceği boyutun mutlak belirleyici olmaktan çıktığı yerde başlar.

Ahlâktan muaf siyaset, kendi varoluş hakkının başkasının başkalık talebinin önüne koyulduğu siyasettir.
Zeynep Direk (amargi kadın dergisi)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: