21. Yüzyılın İlk Büyük Buhranı

Cuma, 14 Ekim 2011 13:53Son Güncelleme: Pazartesi, 17 Ekim 2011 10:52Anwar Shaikh tarafından yazıldı.

Socialist Register, 2011

2008 yılında tüm dünyaya yayılan bu genel ekonomik kriz bir Büyük Buhran’dır. Kriz, ABD’deki mali krizle tetiklendi ama bu onun asıl nedeni değildi. Bu kriz, hiç şüphesiz, uzun genişleme dönemlerini uzun düşüşlerin takip ettiği, sermaye birikiminin sürekli yinelenen her zamanki seyridir. Böyle bir durum vuku bulduğunda ekonominin sağlığı bozulmaya başlar. Takip eden süreçte de bir şok, krizi tetikleyen bir neden olabilir. Subprime mortgage piyasasının 2007’deki çökmesi gibi örneğin. Benzer şekilde 1820’lerde, 1870’lerde, 1930’larda ve 1970’lerdeki krizleri tetikleyen şoklar da buna örnek verilebilir. John Kenneth Galbraith’ın, hakkını teslim edelim, ünlü 1929 Büyük İflası kitabında belirttiği gibi, 1930’ların Büyük Buhranı çılgınca bir mali spekülasyonla başlamışken bu durum, şüphesiz, 1929’daki borsa çöküşünün ekonomik bir çöküntüye neden olabilecek ekonominin sağlıksız ve kırılgan bir durumuna işaret ediyordu. Bugünkü yaşadığımız şey o zamanki yaşananlara benziyor.

Her bir parçayı tekil olaylar olarak –hiç el değmemiş bir sürüdeki ‘siyah kuğu’nun gelişigüzel ortaya çıkması gibi- görmeyi seçenler açıklamaya yöneldikleri tarihin dinamiklerini unutuverdiler ve süreç içinde bizleri bu tarihin tekrarına mahkûm eden kâr mantığını da benzer şekilde unuttular.

Sermaye birikimi çalkantılı ve dinamik bir süreçtir. Bu, konjonktürel faktörler ve özel tarihi olaylarla ayarlanan güçlü içsel ritimlere sahiptir. Birikimin somut tarihinin analizi bu yüzden içsel kalıplarla bunların belirli tarihi dışavurumlarını birbirinden ayırmayı gerektirir.

İş çevrimleri kapitalist dinamiklerin en somut elementlerindendir. Hızlı bir (3–5 yıllık) çevrim, yığılı arz ve talebin sürekli salınımı; orta dereceli (7–10 yıl sabit sermaye) bir çevrim ise birikmiş kapasite ve talebin daha yavaş dalgalanmalarından ortaya çıkar. Fakat bu iş çevrimlerinin altında, birbirini izleyen uzun aşamalı hızlanan ve yavaşlayan birikimden oluşan daha yavaş bir ritim vardır. Çeşitli iş çevrimleri bu temel dalgaları ifade eder. Kapitalist tarih her zaman hareketli bir sahne üzerinde rolünü icra eder. 1930’ların Büyük Buhranı’ndan sonra 1970’lerin Büyük Stagflâsyonu geldi. Demek oluyor ki asıl kriz çılgın bir enflasyonla ört pas edildi. Fakat bu, büyük istihdam kayıplarına, borsa endekslerinin gerçek değerlerinde büyük düşüşlere ve geniş kapsamlı iş ve banka iflaslarının önüne geçemedi. Ekonomik ve mali sistemin birlikte çözülebilir olduğuna dair ciddi bir endişe hâkimdi.

Bizim şimdiki hedeflerimiz için, ABD ve İngiltere gibi ülkelerde krizin yüksek işsizliğe, sendikalara karşı yapılan saldırılara, yoksul ve emekçiler için yapılan kurumsal yardımlara ve borsanın gerçek değeri ile reel ücretleri hızla aşındıran enflasyona yol açtığını burada not etmek faydalı olacak. Diğer ülkeler, örneğin Japonya, işsizlik ve aktif değerlerin deflasyonunu kademeli olarak düşürme siyasetine başvurdu. ABD ve İngiltere’den farklı olarak Japonya’nın aldığı bu önlemler onu borç batağına saplanmaktan kurtardı.

Bu farklılıkları bir kenara bırakırsak, faiz oranlarındaki dramatik düşüşle kamçılanan yeni ekonomik canlanma tüm büyük kapitalist ekonomilerde 1980’lerde başladı.

Faiz oranlarındaki düşüş, büyük ölçüde, net sermaye getiri oranlarında, kâr oranı ve faiz oranı arasındaki net farklılıklarda yükseltici bir etkiye yol açtı. Düşen faiz oranları aynı zamanda sermayenin dünya üzerinde yayılmasını da kolaylaştırdı, tüketici borçlarını patlattı ve finans ile emlak sektöründeki balonlaşmayı körükledi. Çoğu ülkede mali işlemlerin deregülasyonu (kuralsızlaştırma) finansal sistemce sağlandı ve Kanada gibi birkaç ülke dışında bu girişim büyük ölçüde başarılı sonuçlar verdi. Aynı zamanda, ABD ve İngiltere gibi ülkelerde işgücünün sömürüsünde beklenmedik bir artış kaydedildi. Bu, verimlilik artarken reel ücretlerdeki düşüşlerle sağlandı. Her zaman olduğu gibi bunun direk etkisi kâr oranlarındaki büyük patlamalardı. Ücretlerin aşağı çekilmesinin beklenen etkisi tüketicilerin satın alma güçlerindeki durgunluktur. Bir taraftan faiz oranları düşerken ve kredi almak hiç olmadığı kadar kolaylaşmışken tüketim ve diğer harcamalar artmaya devam etti ve bu da hâliyle borçlarda muazzam bir patlamaya yol açtı. Tüm sınırlandırmalar askıya alınmış gibiydi ve tüm hareket yasaları kaldırılmıştı. Ve bu sonra duvara tosladı. ABD’deki mortgage krizi, sadece fitili ateşleyen unsurdu. Sorunun altında yatan asıl neden, faiz oranlarındaki düşüş ve sınırlarına dayanan bu ekonomik canlanmayı (balonlaşmayı) körükleyen, borçlardaki patlamaydı. Şu anki kriz yayılmaya devam ediyor. Tüm belli başlı gelişmiş ülkelerde devasa boyutlarda para yaratılıp iş sektörüne destek olmak için harcandı. Fakat bu para büyük boyutlarda oralarda kaldı. Bankalar riskli bir iklimde borç vermeyi arttırma konusunda istekli değillerdir. Çünkü verdikleri paranın uygun bir kâr ile kendilerine geri dönmelerinin hiçbir garantisi yok. Otomobil endüstrisi gibi sektörler de benzer sorunlarla karşı karşıya çünkü bir sürü satılamayan ürün stokları elde kalmış görünüyor ki bunları genişletmeyi dâhi düşünmeden önce ortadan kaldırabilirler. Bu yüzden vatandaşların büyük bölümü bu etrafa saçılan büyük miktardaki paradan nasiplenemediler ve işsizlik oranları yüksek kalmaya devam etti. Bu bağlamda, çarpıcı olan, 1930’lar boyunca Roosevelt yönetimince yapılmış iken, kamu yoluyla istihdamı genişletmek için bugün çok az şeyin yapılmış olmasıdır. Bu bizleri temel bir soruna getirmekte: Nasıl oluyor da kapitalist sistem, kurumları, düzenleyicileri ve politik yapıları, kendi evrimi boyunca böylesine bariz bir şekilde değişmişken hâlâ belirli tekrar eden kalıplarını sergileyebiliyor? Cevap, bu belirli kalıpların kâr güdüsüne sıkı sıkıya bağlı oldu gerçeğinde yatıyor. Kâr güdüsü, bu tarih boyunca ekonominin davranışının merkezi düzenleyicisi olmaya devam ediyor. Kapitalizmin çekirdeği aynı kalıyor, değişime uğrayan sadece kabuğu.

Kuramsal dinamiğin tam bir açıklaması bu makalenin kapsamı dâhilinde değil ama bizler kârlılık ve birikim arasındaki ilişkiyi inceleyerek onun mantığı hakkında sağduyu sahibi olabiliriz. Bunun ardından ABD üzerine yoğunlaşacağım çünkü bu ülke, gelişmiş kapitalist dünyanın merkezi olmaya devam ediyor üstelik burası krizin ortaya çıktığı yer. Ama şurası açık ki, hâlihazırdaki kadıların, çocukların içinde bulunduğu ızdırap ve işsizlik ile fatura aslında herkese kesilmektedir.

Birikim ve Kârlılık

‘İşletmeleri harekete geçiren motor … kârdır.’ (J.M. Keynes)

‘Kârı olmayan satışlar anlamsızdır.’ (Business Week)

Her işyeri, yok olma tehdidi altında kârın kendi varoluş sebebi olduğunu bilir. Klasik iktisatçılar birikimin merkezi konusu olan kâr oranı (r) ile faiz oranı (i) arasındaki farkı tartıştılar. Bunun sebebi kârın aktif yatırıma, faiz oranının ise pasif yatırıma gitmesi gerçeğidir. Verili bir sermaye miktarı, metaların üretilmesinde ya da satılmasında, borç para vermede ya da aktif spekülasyonda kullanılabilir. Kâr oranının her bir durum için risklerle, bilinmezlikler ve hatalarla dolu bir geriye dönüşü vardır. Mesele işadamlarının öğrenmesine geldiğinde ‘ortada bilinenlerle … bilinmeyenler vardır … ama aynı zamanda bilinmeyen bilinmezler de.’ Öte taraftan aynı sermaye miktarı yavaş ve görece güvenli faiz getirisi olan tasarruf mevduatı ya da güvenli bir tahvile de yatırılabilir.

Faiz oranı, aktif yatırıma belli bir oranda geri dönüşü olan bir ölçüt, güvenli bir alternatiftir. Marx, bu iki oran arasındaki farka girişim-kâr-oranı (r – i) der, ki bu da aktif yatırımı hareket ettiren dürtüdür. Keynes de buna çok yakın bir şey söyler: Kâr oranına o, sermayenin marjinal verimliliği (MEC) der ve yatırımın sürekli olmasının bir dayanağı olarak MEC ile faiz oranı arasındaki fark konusu üzerine yoğunlaşır. Neo-klasik ve post-Keynesçi iktisatçılar da geniş kapsamlı bir bakışla da olsa bu aynı farklılık üzerine yoğunlaşırlar:

Üretim maliyetleri sermaye stokuna denk düşen faizi kapsayan bir ‘fırsat maliyeti’ ile birlikte tanımlanabilir, ki ‘ekonomik kâr’ işletme kârı miktarı ile kâr oranına denk olarak basitçe girişim-kâr-oranıdır (r – i).

Aşağıdaki görsele bir göz atalım. Farz edelim ki şirketin yıllık kârı 100.000 dolar. Ve yine farz edelim ki şu anki faiz oranının getirisi yüzde 4 ve yılbaşındaki sermaye stoku da 1.000.000 dolar. O zaman şirketin sermayesi, şayet güvenli bir tahvile yatırılmış olursa kazanacağı miktar 40.000 dolar olur. Klasik bakış açısından bizler şirketin toplam kârını iki yönden düşünebiliriz: Faize karşılık gelen 40.000 dolar ve işletme kârı olarak 60.000 dolar. Neo-klasik iktisatçılar varsayıma dayalı bu faizi; ücretler, ham maddeler ile amortisman için yapılan ‘gider’lere eşitmiş gibi göstererek tüm bunları maskelemeye çalışırlar. Netice itibariyle, ekonomik kârın tanımı zaten işletme kârı olan 60.000 dolardır. Post-Keynesçi iktisatçılar tipik bir şekilde bu gibi birçok neo-klasik görüşleri benimserler.

Kâr oranı yılın başındaki sermaye stokuna olan yıllık kâr katsayısıdır yani,

anwar shaikh1-0

İşletme kârına denk düşen oran ise (re) sermaye stokunca bölünmüş işletme kârı miktarıdır ki bu da,

anwar shaikh 1.01

Şurası açık ki, girişim-kâr-oranı faiz oranı ile kâr oranı arasındaki farka eşittir.

Yani, re = r – i = % 10  % 4 = % 6. Bunun dışında iki faktör daha ampirik seviyede önem kazanıyor. İlki, milli muhasebede yer aldığı şekliyle kâr, ne toplam kâr (P) ne de işletme kârı (PE)dır, ama bu ikisi arasında bir şeydir. Milli muhasebe, ekonomik kârı, ödenen gerçek faizin net gerçek kârı şeklinde tanımlar. O hâlde örneğimizdeki şirket tüm sermayesinin yarısına denk olan 500.000 doları borçlanmış olsaydı 20.000 dolarlık bir gerçek faiz ödemesinde (500.000 dolarlık toplam borcunun yüzde 4’ü) bulunacaktı. Bundan dolayı milli muhasebede kârın ölçümü (P’ = 80.000 dolar) gerçek kâr (P = 100.000 dolar) eksi gerçek borç üzerine ödenen gerçek faiz (20.000 dolar)dir. Bundan dolayı gerçek kârı ölçmek için milli muhasebede yer alan kâr rakamına gerçek para faizini ilave etmemiz gerekir. Sonra, bu miktarla girişim-kâr-oranını daha önce açıklandığı şekliyle hesaplayabiliriz.

İkincisi, dikkat edilmesi gerekir ki, kesrin payında güncel dolar kârını, paydada ise güncel sermaye stoku giderlerini kullandığımızda tüm kâr oranları gerçek oranlar, başka bir deyişle enflasyona uyumlu oranlar olacaktır. Bu yolla hem pay hem de payda benzer fiyatlara –ki bu gerçek bir hesaplamanın esasıdır- etki eder. Kâr oranları (r) konusunda hem P hem de K’nin güncel fiyatlara etki ettiği durumda bu açıktır.

Bu şekilde hesaplanan girişim-kâr-oranı re = r – i bize gerçek oranı verir.

Bu aklımızın bir köşesinde kalsın ve gelin biz bugünkü krize yol açan olayların, en başta da kâr oranı hareketlerinin analizine geçelim.

 

 

ABD’de Savaş Sonrası Birikim Şekilleri

Genel kâr oranı

 

Şekil 1, ABD’nin finans-dışı kuruluşları için kâr oranlarını gösteriyor. Şekil, aynı zamanda kâr oranı eğilimi hakkında da bilgi veriyor. Yukarıda açıkladığımız gibi faiz ödemelerinden önce bizlerin bir kâr hesaplamasına ihtiyacı var, çünkü daha sonra bu miktarı girişim kârını elde etmek için aynı sermaye stokuna denk düşen faizle karşılaştıracağız.

anwar shaikh 1

Yayınlanan finans-dışı kuruluşların kârları gerçek faiz ödemeleri olduğu için bizler bu ikinci miktara tekrardan onun yayınlanan kârını ekliyoruz. Sonra gelen şirketler gelirlerini faiz ödemelerinden sağladığı için, bu genişleyen ölçekteki finans-dışı kuruluşların kârı finans kuruluşlarının kârının bir parçasına el atıyor.

Biz, gerçek kâr oranının birçok dalgalanmanın konusu olduğu ve kısa vadede bunun büyük oranda belirli tarihi olaylar tarafından yönlendirilebileceğini görebiliyoruz. Örneğin, 1960’lardaki kâr oranındaki büyük yükseliş Vietnam Savaşı’na ilişkin gerginliği tırmandırmıştı. Savaşlar genellikle -en azından ilk aşamalarda- kârlılık için olumlu bir ortam oluşturur.

Yine Şekil 1’de gösterilen kâr oranının oturmuş eğilimi, kâr oranındaki yapısal kalıplar ile Vietnam Savaşı gibi konjonktürel olaylardan ortaya çıkan kısa vadeli dalgalanmaları birbirinden ayırt etmede işimize yarıyor. Görüyoruz ki, kâr oranı otuz beş yıl boyunca aşağı doğru bir eğilim göstermiş ama sonra istikrara kavuşmuş. Peki, ne oldu da bu tersine döndü?

Verimlilik ve Reel Ücretler

Şekil 2, sorunun ana ipucunu veriyor. Şekil, ABD iş sektöründe 1947–2008 yılları arasında saat başı verimlilik ile iş gücüne saat başı ödenen ücretler arasındaki ilişkiyi resmediyor. Reel ücretler verimlilikten daha yavaş büyüme eğiliminde, bir başka değişle, sömürü oranı artış eğilimindedir. Ama 1980’lerde Reagan’la birlikte reel ücretlerin büyümesi gözle görülebilir bir oranda yavaşlıyor. Bu aşağıdaki tablodan da açık bir şekilde görülmektedir.

anwar shaikh 1-2

Bu aşamaya emeğe yapılan güçlü saldırılar ile gelindi. Göreceğimiz gibi bunun kâr oranı üzerindeki etkisi muazzamdı, çünkü çalışanların maaşları kâr karşısında büyüktü.

Reel Ücretlerin Baskı Altına Alınmasının Kârlılık Üzerindeki Etkisi

Şekil 3, reel ücretlerin baskı altına alınmasının kârlılık üzerindeki büyük etkisini gösteriyor. Şekil, gerçek kâr oranları ile buna ters olarak takip eden çizginin kurumsal finans-dışı reel ücretlerin savaş sonrasındaki kurumsal finans-dışı verimlilik seviyesinde kaldığını gösteriyor. Reagan dönemiyle başlayan emeğe karşı direk saldırıların açık bir amacı vardı: Yirminci yüzyılın ikinci yarısındaki uzun ekonomik canlılığı körüklemek.

 anwar shaikh 1-3

 

 

Faiz Oranlarındaki Olağanüstü Düşüş

Az önce gördük ki, kâr oranındaki düşüş reel ücretlerde buna paralel olmayan bir şekilde yürüyen bir düşüşle engellenmiş oluyor. Fakat bu, 1980’lerde başlayan büyük ekonomik canlılığı açıklamanın olsa olsa bir veçhesi sadece. Bu makalenin başında vurguladığım gibi sermaye birikimi, kâr oranı ile faiz oranı arasındaki farklılık tarafından, bir başka deyişle, girişim-kâr-oranı tarafından belirlenir. Ve burada biz, bu büyük ekonomik canlılığa başka bir açıklama buluyoruz: Aşağı yukarı aynı zamanda başlamış olan faiz oranlarındaki olağanüstü ve kesintisiz düşüşler. Şekil 4, ABD’deki 3 aylık T-Bill faiz oranı ile şekil üzerinde kesik çizgilerle gösterilen sermaye malları indeks fiyatlarının izini sürüyor. İlk etapta, 1947’den 1981’e değin bu faiz oranları 24 kat artıyor. 1947’de yüzde 0.59 olan bu oran 1981’de yüzde 14.03’e fırlıyor. İkinci etapta, 1981’den bu yana eşit aralıklarla hızlı bir düşüş –yüzde 14.03’ten 2009’da yüzde 0.16’ya- gözleniyor. Piyasa etkilerini siyasi müdahalelerden ayırdığımızda, faiz oranlarının rekabetçe belirlenen teorisini –ki bu konu makalemizin kapsamını aşıyor- tartışmak burada önem kazanıyor.

anwar shaikh 1-4

 

anwar shaikh 1-5

Her durumda, piyasa faktörlerinin ağırlığı ile politik kararların ilişkisi ne olursa olsun faiz oranlarındaki uzun yükselişler ve bunu takip eden uzun düşüşler en büyük kapitalist ülkeler için de geçerli bir durum olmuştur. Şekil 5, bunu ABD faiz oranlarıyla ABD ticaret ortaklarının faiz oranlarının ortalamasını karşılaştırarak gösteriyor. Diğer öbür şeylerin yanında, ABD’de gözlemlediğimiz bu dinamikler, bir bütün olarak kapitalist merkezin ayırt edici yönüne işaret etmektedir.

Girişim-Kâr-Oranı ve 1980’lerden Sonra Gözlenen Büyük Ekonomik Canlılık  

Şimdi tüm bu elementleri bir araya getirebiliriz. Genel kâr oranı ile faiz oranı arasındaki fark bize, girişim-kâr-oranını verir. Bu, birikimin merkezi sürücüsü, endüstriyel sermayenin “canlılığı”nın maddi dayanağıdır. Şekil 3, genel kâr oranının düşüşünden, 1982’den sonra reel ücretlerin geçmişe kıyasla daha yavaş büyümesine neden olan emeğe yapılan planlı saldırılarla çıkıldığını resmediyor. Şekil 4–5, faiz oranlarının 1982’den sonra dramatik bir düşüş sergilediğini gösteriyor. Şekil 6, tarihsel olarak beklenmedik bu iki hareketin net etkisinin girişim-kâr-oranı üzerinde büyük bir yükselişe yol açtığını gösteriyor. Bu, 1980’lerde başlayan büyük ekonomik canlılığın ardında yatan temel gerçektir.

Ekonomik büyüme, doğası gereği çelişkiliydi. Faiz oranlarındaki akıl almaz düşüş çılgınca bir borçlanmayı tetikledi ve sektörel borçlarda muazzam bir patlama yaşandı.

anwar shaikh 1-6

anwar shaikh 1-7

anwar shaikh 1-8

Reel gelirleri reel ücretlerdeki yavaşlama ile kısılmış olan hanehalklarına tüketim harcamalarını rahatça yapabilecekleri, hiç olmadığı kadar ucuz borçlanma olanakları sunuldu. Bunun sonucunda Şekil 7’de gösterildiği gibi hanehalkı borç-gelir orantısı 1980’lerde akıl almaz bir artış kaydetti. İkincisi, bir kere faiz oranı sıfıra kadar düşürüldüğünde (şu an bu oran 0.0017, yani 0.17 seviyesinde) bu, başka hiçbir yerde olmayan bir seviyedeydi. Evet, bu temel oran ile iş çevreleri ya da tüketici borçlarındaki (en düşük faiz oranı, mortgage oranı) oran arasındaki boşluk hâlâ devletçe kısılabiliyor. Fakat bu boşluk finans sektörünün borç kaynağıdır -ki böylece parayı bir oranda alıp başka bir oranda borç verebiliyorlar. O hâlde boşluğu daraltma imkânlarının sınırlı olduğunu söyleyebiliriz.

Ama ya borç-gelir orantısı büyürse? Unutulmamalıdır ki, borçlanma ucuz olduğu müddetçe, biri büyük bir borç yönetimi altına girmeksizin bunun daha da fazlasını karşılayabilir. Ve gerçekten de, Şekil 8’de gösterildiği gibi, 1980’lerde borç-gelir orantısı istikrarlı bir şekilde büyürken borç yönetimine karşılık gelen orantı dar bir alanda sıkışıp kaldı: Hanehalkları fazla borçlandılar ama aylık ödemeleri buna yetişecek düzeyde değildi. Ama 1990’larda, borç büyümeye devam ederken, borç-yönetimi de artış kaydetti. 2007’ye gelindiğinde borç dalgası tarihi zirvesine çıkmıştı. Ama sonra 2008’de, yayılan krizin çalkantılı döneminde, borç gelirlerden daha da fazla düştüğünde bu inişe geçti.

Bu bizi önemli bir noktaya getiriyor: İşçiler yönünden, faiz oranlarındaki düşüş –ki bu onların reel ücretlerindeki düşüş karşısında kısa süreli de olsa yaşam standartlarını korumaya yaramıştı- hanehalklarının borçlanmalarını kamçıladı. Makroekonomik yönden ise hanehalklarının harcamalarındaki büyük artış ekonomik büyümeye ivmekattı. Ekonomik büyümenin öncelikli itici gücü, faiz oranlarındaki akıl almaz düşüşten ve bununla birlikte üretkenliğe bağlı reel ücretlerdeki akıl almaz düşüşten (sömürü oranındaki artış) geldi. Tüm bunlar girişim-kâr-oranı üzerinde büyük bir artışa yol açtı. Aynı iki değişken iki farklı tarafta farklı roller oynadı. Ama atılan zarlar hileliydi.

1930’ların Büyük Buhranı’ndan Dersler

Bugünkü kriz derinleşirken dünyadaki bütün hükümetler batan bankaları ve şirketleri kurtarma telaşına girdiler ve bunu genellikle sarsıcı derecede yeni paralar basarak yaptılar. Tüm gelişmiş ülkelerin, işsizlik tazminatları ve sağlık harcamaları gibi, yaşanan bu düşüşten nasibini almış sözüm ona otomatik denge sağlayıcıları var. Fakat bunların resesyonlar için bir anlamı vardır, depresyonlar için değil. Hükümetler işçilere doğrudan fayda sağlayacak yeni harcama şekillerinin oluşturulması konusunda istekli olmanın hayli uzağındalar. Gerçekten de, bütçe harcamaları konusunda bile iki farklı siyasi kamp arasında derin bir bölünmüşlük durumu hâkim.

Bölünmüşlük, Haziran 2010’da Toronto’da düzenlenen G–20 toplantısında açıkça gözlendi. Bir taraf tutucu, yani “kemer sıkma” önlemleri için baskı yaptı -ki bu sağlık, eğitim, sosyal yardım ve işçi sınıfını destekleyen diğer harcama kalemlerinde kesintiye gidilmesi demekti. Avrupa Merkez Bankası başkanı Jean-Claude Trichet bu toplantılarda, “Kemer sıkma önlemlerinin ekonomik durgunluğu tetikleyeceği düşüncesi doğru değildir.” dedi.

Alman maliye bakanı Wolfgang Schauble, “Talebi destekleyici hızlı önlemler olarak hükümetler borç vermeye bağımlı olmamalılar… Bütçe harcamaları ilişkilerin sürekli bir durumu olamaz.” dedi. Böylesi bir yaklaşım itici gücünü Ortodoks ekonominin, piyasaların mükemmele yakın ve toparlanmak üzere olduğu konusundaki inançtan alır. Sonuçta Şekil 6, finans-dışı şirketlerin girişim-kâr-oranının 2010 yılında kararlı bir düzelmede olduğuna işaret ediyor. Ve kimi yatırım bankaları için para, Meksika Körfezi’ndeki petrol misali üzerinin sıyrılmasını bekliyor. 2010’da Goldman Sachs’in ilk çeyrek gelirleri 3.3 milyar dolardı -ki bu, bir yıl önceki rakamın ikiye katlandığına işaret etmektedir. Goldman Sachs’in 1999 yılında halka açılmasından bu yana gerçekleştirdiği ikinci en kârlı çeyreğidir bu. Ortodoks teorinin iyimser perspektifinde bu, mutlu günlerin neredeyse yine burada olduğunu akla getirir. Avrupa merkez bankacıları 1920’lerin mali açıklı Alman hiperenflasyonunu ve bunu takip eden büyük sosyal ve siyasi sonuçları bir an olsun akıllarından çıkarmıyorlar. Sonuç olarak, ortada Avrupa sermayesi için kemer sıkma programlarının potansiyel getirilerinin uygulamaya dönük sorunu var. Avrupa işçi sınıfı neo-liberal dönemi ABD ve İngiltere işçi sınıfından –Reagan ve Thatcher’da görüldüğü üzere, kriz işçi sınıfına saldırı için harika bir fırsat sunuyor- daha iyi bir şekilde atlattı. Bu bakış açısından, kemer sıkmanın nüfusun çoğunluğu için işleri daha da kötüleştireceği imkânı, şayet işçi sınıfının bugüne kadar sürdürdüğü direnişi zayıflarsa geçerli olabilecek bir risktir.

Amerika tarafından G–20 toplantılarında farklı endişeler dile getirildi. Yalnızca ABD’de hanehalkı gelirleri trilyonlarca dolar düşüş kaydetti ve yeni konut satışları da bugün itibariyle 1981 seviyesinin altına düşmüş durumda. Dahası, Uluslararası Çalışma Örgütü son günlerde “kalıcı ve korkutucu” boyutlara ulaşan küresel iş (çalışma) krizinin eli kulağında olduğu –zaten Arap saçına dönmüş birçok savaş ve küresel “polis eylemleri” ile emperyal bir gücün çok ciddiye alması gereken bir şeydir bu- uyarısında bulunuyor. Netice itibariyle burada da tarihin kritik bir cilvesiyle karşı karşıyayız. Başkan Barack Obama, AB liderlerine, tutumlarını bir daha gözden geçirmeleri uyarısında bulundu. Obama, ‘uyarıcının çok hızlı bir şekilde geri çekildiği ve yenilenmiş ekonomik güçlükler ile resesyonla sonuçlanan geçmişte yapılmış önemli hatalardan ders çıkarmaları gerektiği’ uyarısında bulundu. Obama’nın atıfta bulunduğu ‘önemli hatalar’ 1930’lardaki olaylara dairdi. 1929’daki borsa çöküşünün tetiklediği Büyük Buhran, üretimde şiddetli bir düşüş ve de 1929–32 arasında işsizlikte büyük bir patlamaya yol açmıştı. Fakat takip eden dört yılda üretim yaklaşık yüzde 50 büyüme kaydetti, işsizlik oranı üçte bir oranında azaldı ve hükümet harcamaları da yaklaşık yüzde 40 oranında artış kaydetti. Gerçekten de, 1936 yılı itibariyle üretim yüzde 13 gibi gözle görülebilir bir seviyede büyüyordu. Güçlük, takip eden bu aynı dört yılda federal bütçenin yaklaşık yüzde 5’inin açıkları kapatmaya gitmesiydi. Ve 1937’de Roosevelt yönetimi vergileri arttırdı ve hükümet harcamalarında kısıntıya gitti. Gerçek GSMH hızla düştü ve işsizlik bir kez daha yükseldi. Yapılan hatanın farkına varan hükümet derhal geri adım attı ve 1938’de hükümet harcamalarını ve açıklarını önemli miktarlarda arttırdı. 1939 yılı itibariyle üretim yüzde 8 oranında büyüyordu. Ve yalnızca bu tarihte ABD, çıkması muhtemel savaş hazırlıkları için kollarını sıvadı ve 1942’ye gelindiğindeyse bunu bütünüyle tamamlamıştı. Şekil 9 bu kritik yıllar süresince GSMH oranındaki büyümeyi gösteriyor.

Bu olaylardan çıkarılabilecek birçok ders var. Birincisi, kriz süresince hükümet harcamalarının kısılması ‘önemli bir hata’ olabilir. Bu, Obama’nın görüşü.

İkincisi, mutlak bir şekilde görülüyor ki, ekonomi 1933’te iyileşmeye başladı ve bu -yönetimin 1937’de kamu harcamalarındaki kesintiler konusunda attığı yanlış adımları bir kenara bırakırsak- ABD’nin 1939’da İkinci Dünya Savaşı’na hazırlanması ve 1942’de de savaşa bütünüyle girişine kadar (Pearl Harbor, 7 Aralık 1941’deydi) aralıksız devam etti.

anwar shaikh 1-9

Bu nedenle, savaştan dokuz yıl önce başlamış olan ekonomik iyileşmeyi savaşa bağlayarak açıklamak yanlıştır. Savaşın kendisi ek olarak üretim ve istihdama bir ivme katmıştır. Üçüncüsü, hükümet harcamalarının (barış zamanında) ekonomik iyileşmeyi hızlandırmada kritik bir rol oynadığını söylemek de doğru değil. Dördüncüsü, araya giren hükümet harcamaları sadece mal ve hizmetlerin satın alınması için değil, aynı zamanda kamu hizmetlerinin performansında doğrudan istihdam için de kullanılmıştır. Örneğin İş Proje Yönetimi (WPA) tek başına milyonlarca insanı inşaat, zanaat, eğitim ve yoksullara yardım alanlarında istihdam etmiştir.

Bugünkü Dönem İçin Benzer Politik Sonuçlar

 

Hükümet harcamaları bir ekonomiyi büyük oranda canlandırabilir. Bu –ki çoğunlukla büyük, açığı finanse eden hükümet harcamalarıyla at başı gider- savaş süresince gözlenmiştir. İkinci Dünya Savaşı’nda, örneğin 1943–1945 yılları arasında, ABD yüzde 25 ortalama ile bütçe açığı veriyordu. Buna karşın, bugünkü bütçe açığı 2010 yılının ikinci çeyreğinde yüzde 11’den daha az.

Her ne olursa olsun şurası önemli ki, savaş, üretim ve istihdamı arttırmaya hizmet eden belirli bir sosyal mobilizasyon şeklidir. Bu gibi olaylarda istihdamla sonuçlanan kimi şeyler silah talebi ile diğer yan mallar ve hizmetler ile geri dönüşü olacak diğer kalemler için yaratılan talepten ortaya çıkar. Fakat bunun bir diğer yönü de silahlı kuvvetler, hükümet yönetimi, güvenlik, kamu ve özel kuruluşlardaki bakım onarım gibi işlerde doğrudan bir istihdam yaratılması durumudur. Sonuç olarak savaş anında dâhi bizler farklı iki ekonomik uyarıcıyı birbirinden ayırmak zorundayız: İstihdamı canlandıran (…) doğrudan hükümet talebi ile talebi canlandıran (…) doğrudan hükümet istihdamı.

Aynı iki yöntem barış zamanında yapılan harcamalara, sosyal bir mobilizasyon durumunda, krizle baş edebilmede dengeli bir şekilde uygulanabilir. İlk yöntemde hükümet harcamaları, bundan çıkar sağlayan şirketlerin istihdamını arttıracağı umuduyla iş dünyası ve bankalara yönlendirilir. Bu geleneksel Keynesçi yöntemdir: İş dünyasını canlandır ve elde edilen faydayı istihdama dönüştür. İkinci yöntemde, hükümet özel sektörde iş bulamayanlara doğrudan istihdam yaratır ve bu yeni istihdam edilen işçiler gelirlerini harcadıkları için de, bu durum iş dünyası ve bankalar için kazançların artması demektir. Paranın yeniden harcanmasına dönük bu gereksinim kritik bir önem taşır. Muazzam miktardaki ‘mali yardım’ son zamanlarda dünyanın tüm büyük ülkelerinde bankalarla finans-dışı kuruluşlara yönlendirildi. Ve bu fonlar genellikle oralarda kaldı: Bankaların sallantıda olan portföylerine payanda vurabilmeleri, sanayinin de borçlarını kapatabilmeleri için buna ihtiyacı vardı. Çok doğru bir şekilde, kimse bu güzel parayı geri dönüşü konusunda son derece az bir umudun estiği böylesine bir ortamda çarçur etmede bir çıkar görmüyor. Bundan dolayı devasa mali yardımların bir kısmı akıp gitti. Ama şayet ikinci yöntem istihdam edilme olsaydı, mesele muhtemelen çok farklı olacaktı. İşsiz kalanların aldıkları gelir onların hayatta kalmaları için harcanmak zorundadır. İkinci yöntem bu yüzden iki büyük avantaja sahip: Buna en fazla ihtiyacı olanlar için doğrudan istihdam yaratır ve onlara hizmet eden iş çevreleri için de büyük bir sıçramaya yol açar.

Ee o zaman hükümeti doğrudan istihdam için program oluşturmaktan alıkoyan şey ne? Cevap tabi ki, ekonominin canlanmasının sermayenin öncelikli tarzı olmasında yatıyor. Gerçekten de, işgücünün doğrudan istihdamı kâr dürtüsünü sosyal hedeflere göre ikinci sıraya koyduğundan bu, doğru bir şekilde kapitalist düzene –sosyalistik olarak- bir tehdit olarak görülür. Dahası neo-liberal plana ucuz küresel emeği –ki varlığı yalnızca ülke dışı için daha ucuz üretim sağlama değil ama aynı zamanda yurt içinde reel ücretlerin büyümesini de kontrol altında tutmaya yarar- daha ileri boyutlarda kullanmasına da müdahalede bulunur. Bundan dolayı zamanımızın problemi, savaşlara sürüklenmeden bir Büyük Buhran’ın yol açtığı sonuçlara karşı mücadele etmek için sosyal mobilizasyona sahip olup olmadığımızdır. Bu küresel bir sorundur, çünkü işsizlik, yoksulluk ve çevrenin tahribatı bütünüyle küreseldir. Ama mobilizasyonlar doğaları gereği yerel ölçekte başlarlar. Hedef, güçlü çıkar gruplarının ve ödlek devletlerin direnişine karşı bu hareketlerin yaygınlaştırılması olmalıdır.

 

 

özgür üniversite forumu/2011


Çeviri: Gencer ÇAKIR

e-mail: lillefured@gmail.com“> lillefured@gmail.com

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: