KAPİTALİST PARADİGMA HAKKIND

Çarşamba, 18 Ocak 2012 09:59SİBEL ÖZBUDUN tarafından yazıldı.

 

“Ütopyadan yoksun bir toplum,

tam anlamıyla totaliter bir toplumdur.”[1]

1. Size göre kapitalist bir toplumda GSYH neyin ölçüsüdür?

Elbette ki yalanın ve manipülasyonun… Bir ülkenin toplam gelirini ülke nüfusuna bölmekle yalnızca bir “yalan” elde edersiniz: Çünkü kapitalizm, bizatihî bir eşitsizlik rejimidir; eşitsizlikler sayesinde vardır, eşitsizlikleri büyüterek kendini sürdürebilir ancak. Toplam gelirin (kağıt üzerinde) toplam nüfusa bölünmesinin ima ettiği “eşitlik” ise, bir yandan “kurulu düzen” iktisatçılarının sistemin temelinde yatan eşitsizlikleri perdeleme gereksinimini, bir yandan da kapitalizmin “refah” yanılsamasını yansıtmaktadır: En yüksek gelirli yüzde 20’lik dilimin payına ulusal gelirin yüzde 49.4’ünün düştüğü, yoksulluk sınırı altında yaşayan yüzde 15’lik dilimin ise ancak yüzde 3.4’lük bir pay aldığı ABD’de örneğin, 2010 yılı kişi başı GSYH 46 860 ABD doları olarak bildirilmektedir. Buna karşılık lise mezunu Hispanik kadınlar arasında bu rakam 18 886 dolara düşmektedir. Tüm etnik azınlıklar söz konusu olduğundaysa bu rakam 32,140 dolardır!

O zaman sorunuzu ben size sorayım; gerçekten de, Kapitalist bir toplumda GSYH neyin ölçüsüdür acaba?

2. Geçerli GSYH hesapları Malthus’tan mülhem bir “zenginlik” anlayışına dayanıyor. Size göre “zenginlik” tanımına neleri dahil etmek gerekir?

Özel mülkiyet konusu, ya da son zamanlarda moda terimiyle “sermaye” (“beşeri sermaye”, sosyal sermaye”, kültürel sermaye”…) olarak düşünülmemek kaydıyla “zenginlik” tüm beşeri unsurları kapsar: Yalnızca maddî ürünler değil, insan yetilerine içkin her şeyi: bilim, sanat, felsefe, estetik, etik… yeryüzünde yaşamış tüm insanların, gelmiş geçmiş bütün kuşakların birinden diğerine devrettiği ve insan yaşamını anlamlı kılan her şey. Bu unsurlar kuşkusuz ki rakamlara irca edilemez, “yatırım”a dönüştürülemez, hele ki hiçbir şekilde özelleştirilemez, bireysel olarak temellük edilemez. Daha da önemlisi, ancak paylaşıldığı, bir başka deyişle toplumsal “varidat”a dahil oldukları ölçüde “zenginlik” vasfını edinirler… Bir başka deyişle zenginlik, beşeri edimlerin toplumsallaştırılmasıdır.

Geçerken: “İnsanal öz, tek tek her bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Gerçekliği içerisinde, bu, toplumsal ilişkilerin bütünüdür,” der Karl Marx…

3. Geçerli “paradigmada” paranın el değiştirmesi büyüme olarak sunuluyor. Para ne kadar çok el değiştirirse GSYH de aynı oranda büyümüş sayılıyor… Bu saçmalığa neden itiraz edilmiyor?

 

Bu tam da “kapitalist rasyonalite”nin kendisidir. Borsalarda bir gecede el değiştiren (“sanal”) zenginliğin bir yıllık dünya üretimini aştığı bir “rasyonalite”… Geri dönmeyeceğini, karşılıksız olduğunu herkesin bildiği borçların elden ele aktarılmasıyla oluşturulan bir “saadet zinciri”! (Mevcut krizin tetikleyicisi olan “mortgage krizi” tam da bu nedenle patlak vermedi mi?) Bu “(ir)rasyonalite” günümüzde sürdürülemezlik noktasına gelmiştir. Bir avuç kokain ve “serüven” bağımlısı “genç ve parlak” borsa simsarı ve CEO’nun milyarlarca insanın kaderiyle kumar oynamasına olanak veren bir sistem ne kadar ayakta kalabilir ki?

Bir şey daha: “Satılmış özgürlüğe, para denir,” notunu düşer Fyodor Dostoyevski…

4. Son on yıllarda alternatif “gösterge” [endikatör] arayışları çoğalıp-çeşitlendi. Size göre, kapitalist birikim modeli geçerli olmaya devam ettikçe, bu tür alternatif arayışların ne gibi bir kıymet-i harbiyesi olabilir?

Geçenlerde bir vesileyle IMF ve DB’nın jargonuna baktım. İlginç bir noktayı fark ettim: görüngülerin adını sürekli değiştiriyorlar. Örneğin, IMF “Yapısal Uyum Programları”nın adını yakın zaman önce “Yoksulluğu Azaltma Stratejisi” olarak değiştirdi; isim değişse de içerik, bildiğiniz içerik: krediye talip ülkelerin dış ticaretleri üzerindeki her türlü sınırlamayı kaldırıp sermaye hareketlerini serbest bırakması, vergi yükünü emekçi kesimler üzerine yıkması, özelleştirmelere hız vermesi, istihdamın deregülarizasyonu, temel hizmetlerin ticarîleştirilmesi, vb. vb… Yakın geçmişte tek yönlü olarak dayatılan YUP’dan farklı olarak, şimdi, krediye talip ülkelerin (“IMF kriterleri” doğrultusunda!) bir proje hazırlamasını talep ediyorlar. Bir başka deyişle, silah çekip size ateş etmek yerine, silahı sizin elinize verip ateş etmenizi istiyorlar!

Gösterge değişikliklerini de bu çerçevede görmek gerek: Son zamanlarda endikatörler arasına katılan “İnsanî gelişim indeksi”, ya da “toplumsal cinsiyet duyarlı endisler” vb.lerinin, uluslar arası finans kurumlarının dünyanın bütününe dayattığı neo-liberal siyasaların yoksulluk ve yoksunluğu yaygınlaştırıp derinleştiren doğasını gözlerden gizlemekten öte bir işlevi olmadığı kanısındayım: Çünkü gerçekten de kapitalizm açısından: “söylenecek yalan kalmadı”.

Antropolog Clifford Geertz, Güneydoğu Asya toplumlarının ritüel yaşamlarını incelerken, yaratıcılığını ve güncel gereksinimleri karşılama yetisini yitirmiş (üst sınıf) ritüellerinin içerik olarak yoksunlaşırken nasıl karmaşıklaşıp giriftleştiğini, biçimsel bir çoğalmaya tabi olduğunu anlatır. Sanıyorum bu, neo-liberalizmin apolojistliğini üstlenmiş burjuva iktisat “bilimi”nin mevcut çaresizliği için de uygun bir analoji: hayata geçirilişi giderek yıkıcılaşmış, yalnızca emeği değil bios’u da sömürür/tüketir bir duruma sürüklenmiş bir “iktisadî tahayyül”ün kendini kabul ettirme çabası kalabalık bir lâf salatasını gerektirecektir.

5. Kapitalizm koşullarında büyüme, “sermayenin genişletilmiş ölçekte yeniden üretilmesi” demek olduğuna göre, büyümenin bir fetiş mertebesine yükseltilmesi nasıl açıklanabilir?’

Öncelikle Murray N. Rothbard’ın, “Zorunlu bir büyüme rejimi altında ‘toplum’ büyüyemez… hükümetin ve onun lehindeki ‘bedavacıların’, diğer insancıkları daha fazla çalıştırmaya ve tasarruf etmeye zorlayarak, ‘bedavacılar=Hükümetçiler’ menfaat rejiminde kenetlenirler,” saptamasının altını çizerek, aktaremalıyım…

“Sermayenin genişletilmiş ölçekte yeniden üretilmesi” kapitalizm açısından ne ifade eder bilmiyorum, ama insanlık açısından bu zenginlik değildir. Çünkü üreticiler, emekçiler, ezilenler, madurlar açısından önemli olan “üretim” değil, bölüşümdür: yani tüketebilme kapasitesi. Marx’ın 150 yılı aşkın saptaması, bugün hâlâ geçerliliğini koruyor: “İşçiler ne kadar fazla üretirse; o kadar az tüketebiliyor. Ne kadar fazla değer yaratırsa; o kadar az değere sahip çıkabiliyor. Emek; varlıklılar için saraylar, yoksullar için ise sefalet üretiyor.”[2]

Daha fazla söze gerek var mı?

 

5 Ocak 2012 19:15:47, Ankara.

 

N O T L A R

[1] Miguel Abensour.

[2] Karl Marx, 1844 El Yazmaları.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: