Emek düşmanı olmayan bir din varsa hani, nerede?

BARIŞ İNCE/BİRGÜN

Dindarlık, işçilerin ve patronların üretim sürecine bakışlarını ve karşılıklı konumlanmalarını nasıl etkiliyor? Dinsel sosyalleşme, emek sürecinde tahakküm ilişkilerine ve politik hegemonyaya elverişli bir zemin oluşturuyor mu? Yasin Durak’ın Konya Organize Sanayi Sitesi’ndeki işçi-işveren ilişkileri örneğinde yaptığı araştırma, bu temel sorular etrafında bir tartışma örmüş. Dindar muhafazakârlık ekseninde sağlanan ‘ütopik uzlaşmayı’ ve enformel ilişki ağları sistemini gözler önüne sermiş. İletişim Yayınları’ndan çıkan ‘Emeğin Tevekkülü’ kitabının yazarı Yasin Durak ile dindar işçileri ve bu işçilerle birlikte örgütlenecek emek muhalefeti olanaklarını konuştuk.

>>>> Kitabınız boyunca İslami sermayenin özellikle AKP iktidarı döneminde bir ideolojik hegemonya kurduğunu ve emek sömürüsünün derinleştiğini söylüyorsunuz. Bu hegemonya din üzerinden kuruluyor. Burada bence temel sorun şu… Emek düşmanı olan dinin kendisi mi yoksa emek düşmanları dini mi kullanıyor?
Her ikisinin de doğru olduğunu söyleyebilirim. İlki, yani dinin kendisinin emek düşmanı olması konusu biraz çetrefilli: Aslında dinin diyalektik kavrayışı onu kendinden menkul bir sömürü mekanizması olarak görmemeyi gerektirir. Zira din, uygulamada emek karşıtı olduğu kadar, ütopik bağlamda eşitlikçi/özgürlükçü muhtevaları da barındırabilir. Hal böyle olunca; egemenlerin kullanımındaki kurumsallaşmış halinden farklı olarak, otantik ve masumane olan, kısmen eşitlikçi önermeleri de içeren bir ‘dinsel öz’ olduğu düşüncesi pekişir ve bu ‘dinsel özün’ egemenlerin elinde bozulduğu, araçsallaştığı düşünülür. Dikkat ederseniz, dini yaptırımlara karşı “din aslında böyle emretmiyor”, “dinde aslında bunlar yok” gibi itirazları sık duyarız bu yüzden. Hatta son zamanlarda Türkiye’de bu ‘dinsel öze’ soldan yaklaşımlar da geliştirildi.

Fakat ben ‘kurumsallaşmış dine’ olduğu kadar, bu ‘dinsel öze’ karşı da temkinli olmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü genellikle metinlerde rastlanılan ve ‘metin-merkezci’ konumlanmalarla savunulan bu ‘dinsel öz’, gerçek ilişkiler söz konusuyken kurumsallaşmış din tarafından kolaylıkla massedildiğinden, “dinin aslında böyle emretmediğine” ilişkin cümleler çoğunlukla ‘dinciliği’ pekiştirmekten öteye varamıyor. Bu yüzden ‘dinsel otoriteye ve otoritenin dinine’ karşı bir ‘alternatif dini söylem’ geliştirmeye yönelik çabalar değerli olsalar da, neredeyse hep bu ‘dinsel özü’ referans aldıklarından oldukça zayıf kalıyorlar. Üstelik hâkim sınıflara bağlı dini önderlerin yahut geleneksel aydınların da mevcut eşitsiz ilişkileri meşrulaştırırken yine bu ‘dinsel öze’ sık başvurduğunu görüyoruz. Bir taraftan her türden insanlık-dışı uygulama din adı altında meşrulaştırılırken, diğer taraftan birilerinin çıkıp dinin adaletinden, iyiliği-doğruluğu emrettiğinden bahsetmesi zaten hep yaşadığımız bir durum: Sanki din hep yanlış anlaşıldığı için insanlar recmediliyor, kadınlık baskı altına alınıyor, yobazlık oluk oluk kan akıtıyor. Din hep yanlış anlaşıldığı için otoriteyi ve statükoyu bu kadar meşrulaştırıyor, din yanlış anlaşıldığı için emek sömürücüleri dini bu kadar kolay kullanıyor. Hatta sanki din yanlış anlaşıldığı için Madımak alev aldı… Tüm bunlar Papa’nın çıkıp Haçlı Seferleri için özür dilemesine benziyor: “Biz bunu din adına yaptık ama dinde aslında bu yokmuş.”

O zaman bahsettikleri ‘insancıl dinsel öz’ varsa bile, demek ki din bir şekilde hep yanlış anlaşılmayı başarıyor. Demek ki din kendini yanlış anlatan bir şey. O zaman ‘kalpsiz bir dünyanın kalbi’ ifadesi tam anlamıyla doğru: Demek ki sınıflı toplumun sınıfsal bir ürünü olarak din, sözde eşitsizlik karşıtı yahut insancıl kelamlar etse de, pratikte sürekli olarak mevcut eşitsiz ilişkilere ve insanlık-dışılığa kan pompalıyor.

Hatırlarsınız, Sartre’ın Ali Şeriati’ye ilişkin ünlü bir sözü vardı: “Dinsizim, ama bir dinim olsaydı Şeriati’nin dininden olurdu”. Bu bir ölçüde “Şeriati’nin inandığı gibi bir din aslında olmadığı için ben dinsizim” anlamına geliyordu. Ben de yaklaşık olarak bundan bahsediyorum. Emek düşmanı olmayan bir din varsa hani, nerede?

İkincisi, yani emek düşmanlarının dini kullanması konusu, emek-sermaye ilişkisinin Türkiye’de vuku bulan şu anki uğrağında zaten oldukça net görülüyor: Artık eski Kemalist modernleşme projesine alternatif olan, dincilikle bezenmiş yeni bir modernleşme projesinin uygulandığını görüyoruz. Malum, dini şef dönemindeyiz. Yani neo-liberal İslamcı iktidar blokunun Tayip Erdoğan imajında cisimleşen otoriteryen mizacı, yaklaşık olarak böyle bir dönemin göstergelerini sunuyor. İktidarın dini atıflarla sunduğu toplumsal tasarımlar, sosyal açmazlara yönelik ‘dinci’ çözüm önerileri, dindarlıkla kuşanan baskı, kamusal taleplerin lisanının dindar-muhafazakâr bir terminolojiye hapsolması ve Başbakanın ağzından alenen dökülen “dindar gençlik yetiştirmek” gibi planların işaret ettiğine göre, gerçekten de Türkiye’de ‘milli şef dönemine’ simetrik denilebilecek bir ‘dini şef döneminin’ başladığı iddiası -anakronik olsa dahi- pek de paranoyakça değildir. Elbette ki egemenlerin dini vurgusuyla pekişerek kamusal ifade alanını genişleten din, burada sanatını ustalıkla icra etmeye devam ediyor, yani emekçileri sömürü ilişkilerine ve sömürücü unsurların hegemonik tesirine kolaylıkla adapte ediyor.

>>>> Patronlar tarafından ‘özveri’ sözcüğü etrafında sömürünün pekiştirildiği anlatılıyor kitabınızda. Dinci patronların ‘özveri’ propagandasını anlatır mısınız? İşçiler bu konuda ne diyor?
Patronların ‘özverili’ olmaktan anladıkları şey, her bir işçinin çalıştığı işletmenin çıkarlarını kendi çıkarlarıyla özdeşleştirmesi ve bu sayede patronun talepleri için varını yoğunu ortaya koymasıydı. Aslında kısmen bu ‘özveriyi’ ortaya çıkarmayı başarıyorlardı da. Dinci retorik sayesinde işverenlere ait çıkarların milletin genel çıkarlarına hatta İslam âleminin genel başarısına kadar evirilen bir ‘kamusal vicdana’ iliştirilmesi, “herkes elinden geleni yapıp işini en iyi şekilde yaparsa her şeyin kusursuz olacağına” dair klasik kapitalist ideolojik düstur ile birleştiğinde, bu ‘özveri’ beklentisi bir kısım işçilerin zihninde son derece makul bir hal alıyordu. Fakat yine de işçilerin ‘özveri’ talebine karşı geliştirdikleri tutum, işverenleriyle aralarındaki ilişkinin genel seyrine göre belirlenmekteydi. İşçilerin tutumu çoğunlukla bu ‘özveriyi’ karşılamaya yönelik olabildiği gibi, işverenlerle ilişkileri gerildiğinde, patronlarının ‘özverili’ olmak gibi taleplerini umursadıkları söylenemez.

>>>>> Ekonomik krizi patronların haram yemesi ile mi özdeşleştiriyorlar?
Açıkçası genel olarak doğrudan böyle bir özdeşleştirme olduğu söylenemez. Yani “patronlar haram yediği için ekonomik kriz oluyor” gibi bir ifadeyle karşılaşmadım, fakat ekonomik krizde iflas etmeyen bir işletmecinin bu ‘başarısını’ onun kul hakkı yememesine ve dindar olmasına bağladıklarını sıklıkla gördüm. Yani “ekonomik kriz patronlar haram yedikleri için oluyor” gibi bir düşünce yok, fakat özellikle işçilerde haramdan, faizden ve haksız kazançtan kaçınmak yoluyla ekonomik kriz benzeri şiddetli piyasa yaptırımlarından yahut her türden kapitalist beladan “Allah’a sığınmak” gibi bir eğilim var.

>>>>> Bu doğrultuda patrona karşı çıkanlar, patronlar tarafından ‘ahlaksız’ olarak mı yaftalanıyor?
Çalışma ilişkilerinin göreneksel çerçevesi dindar-muhafazakâr meşruiyet kalıplarına hapsedildiğinden; geç kalan, iş yavaşlatan ya da bir şekilde patronun taleplerine karşı çıkarak işinin gereğini yerine getirmediği düşünülen işçilerin, söz konusu dindar-muhafazakâr değerlere de uymadığı düşünüldüğünden, patrona karşı çıkanların ‘ahlaksız’ olarak yaftalanması söz konusu. Özellikle patronların işten çıkardıkları bazı işçiler hakkındaki ifadelerinde bu ‘ahlaksız’ yaftasına sık rastlanıyor. Ancak dindar-muhafazakâr meşruiyet kalıplarına ters düşmeksizin patronun taleplerine aynı dinsel retorikle karşı çıkmak ‘ahlaksızlık’ değil. Örneğin işçilerin namaz izinleri için patronlarına karşı çıkması, patronlar tarafından açıktan ‘ahlaksızlık’ olarak ifade edilemiyor. Yani patronlar kendi otoritelerini meşrulaştıran referanslara asla kolaylıkla karşı çıkamıyor.

>>>>> Özelleştirme konusunda ne düşünüyorlar?

Genel olarak işçilerin ve işverenlerin özelleştirmelerin hakkaniyetli, gerekli ve doğru olduğu konusunda fikir birliği içerisinde olduklarını söyleyebilirim. Devlet kadrolarında istihdam edilen işçilerin ‘milletin sırtında kambur’ olduğuna yönelik bilindik ideolojik parola burada da geçerliydi.

>>>>> Bir işçi işten atılınca bu hegemonya kırılmıyor mu?
Tam olarak kırıldığı söylenemez. Öncelikle zaten buradaki hegemonik kültüre yeterince uyum sağlayamayan işçilerin işten çıkarıldığını görüyoruz. Bunlar için zaten bir ‘kırılmadan’ söz edemeyiz. Bununla beraber işçilerin işten atılma deneyimi sonrasında özellikle önceki iş yerlerine ilişkin olarak anlattıkları hikâyelerde, patronlarının dindar-muhafazakâr retoriği ve enformel bağların oluşturduğu ‘güveni’ kötüye kullandığına dair şikâyetlere sık rastladım. Fakat bu işçiler de daha sonra çalışmakta oldukları işletmelerde aynı hegemonik kültüre tabi olmaya devam ediyordu. İşten çıkarılma deneyimiyle elbette ki kültürel hegemonyadan bireysel uzaklaşmalar söz konusu oluyordu, fakat kolektif bağlamda işten çıkarılmalarla oluşan bir kırılmadan söz etmek en azından benim araştırma yaptığım dönemde mümkün değildi.

>>>> Peki, bu emek düşmanı hegemonya nasıl kırılabilir?
Açıkçası bu konuda bir reçete oluşturmanın yahut karşı-hegemonik bir yol göstermenin gerçekçi olacağını düşünmüyorum.  Zira kültürel hegemonya derken bile sürekli oluşan, mayalanan, yenilenen bir ilişkisellikten bahsediyorum. Fakat söz konusu ilişkiselliğin şu anki uğrağı, biraz önce sözünü ettiğimiz karşı çıkışların kolektif bir temayüle dönüşmesinde bir imkân gösteriyor. Elbette ki bu da işçi sınıfının ortak deneyiminin ifadesini sunacak bir çeşit örgütlülüğün yaratabileceği bir imkân. Fakat benim araştırma yaptığım bölgede, işçi sınıfına ait deneyimlerin ortaklaşabileceği alanlar gerek söylemle, gerek sosyal ilişki ağlarıyla, hatta mekânsal olarak bile yok edildiğinden, işçilerin birbirleriyle deneyimlerini paylaşabileceği, işverenlerin manipülasyonundan bağışık apayrı bir dünyaları neredeyse yok gibiydi.

Yine de son tahlilde kolektif bir itiraz her an mümkün, mesela kültürel hegemonya dediğimiz denetim biçimi özellikle kendi retoriğini kullanan itirazlar karşısında oldukça zayıf görünüyor. Hatta işverenler de bunun farkında ve böylesi itirazların yaratabileceği risklere karşı her zaman hazırlıklı olmak için özel bir çaba sarf ediyorlar.

Yaşamadıkları sürece, iş kazalarının teşhir ettiği çelişkileri görmüyor

>>>> Bu dinsel hegemonyadan ‘kopuş’ denilebilecek ölçüde ani bir algı dönüşümünün iş kazaları olduğunda olduğunu söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
Bildiğiniz gibi AKP’nin ilk icraatlarından birisi olan 4857 Sayılı İş Kanunu, emekçiler açısından zaten acımasız olan çalışma ilişkilerini mümkün olan en insanlık-dışı vaziyetine eriştirdi. Bu yasal düzenlemeyle her ne kadar minimuma indirilse de, halen işçilere verildiği söylenilen haklar var. Ancak bunlar da sadece kâğıt üzerinde geçerli olduğundan, şu an Türkiye’de herhangi bir emekçinin hukuki mücadele yoluyla hakkını araması çok zor. Zira sözleşmeleri yapılırken dahi tarih atılmamış, istifa dilekçeleri imzalattırılarak işe alınan emekçiler için, kendilerine verildiği söylenen yasal haklar anlamsız. Yani mevcut hukuki düzenekte işçilere verilen bu ‘sözde haklar’ işçi sakat kalana değin ‘de facto’ olarak hükümsüz. İş kazaları ise, hukuki olarak en azından bir tazminatı garanti ettiğinden, iş kazası geçiren emekçiler genellikle hukuki mücadeleye girişiyor. Bununla beraber, iş kazası geçirerek tazminatın peşine düşen bir işçi, öncelikle patronlarının kullandığı sosyal ilişki ağları aracılığıyla, yakın çevresi tarafından ve yine hegemonyanın lisanıyla baskı altına alınıyor. Hal böyle olunca iş kazaları ve sonrasında tecrübe edilen şeyler, işçilerin zihninde, içerisinde bulundukları çelişkileri ve kültürel örüntülerin asıl anlamını fazlasıyla netleştiriyor.

>>>> İş kazalarını teşhir eden bir muhalefetin anlamı olur mu?

Elbette ki bir anlamı olur. Hatta kesinlikle böyle vakaların peşine düşülmesi, mümkün mertebe teşhir edilmesi gerekir. Ancak asıl mesele, bu deneyimin iş kazası geçirmeyen işçilere nasıl aktarılacağıdır. Zira işçiler kendileri yahut kendilerine çok yakınları yaşamadığı sürece, böylesi deneyimlerin teşhir ettiği çelişkileri görmüyor.

TEKEL direnişine karşı son derece sert sözler sarf ediyorlardı

>>>> TEKEL işçilerinin eylemleri gibi direnişleri Konya’daki dindar emekçiler nasıl karşılıyor?
Benim araştırma yaptığım dönemde TEKEL direnişinin yankıları sürmekte olduğundan görüşmelerde konu sıklıkla TEKEL örneğine geldi. Üzülerek belirtmeliyim ki; Konya’da işverenlerin TEKEL işçilerine ilişkin ifadeleri buradaki işçilerin ifadelerine göre nispeten daha olumluydu, bunlar en azından çoğunlukla hakarete varmayan eleştirilerdi ve TEKEL işçilerinin de bir anlamda ‘AKP öncesi düzenlemelerin mağduru’ oldukları düşüncesi söz konusuydu. Buradaki işçiler ise kendi yaşadıkları çetin piyasa koşullarının sorumlusu olarak patronlarını, devleti, hükümeti yahut ‘sistemi’ değil, devlet kadrolarında istihdam edilen diğer işçileri birinci dereceden sorumlu tutuyor, bu yüzden de TEKEL direnişine karşı son derece sert sözler sarf ediyordu.

>>>> Sendikaya nasıl bakıyorlar?

Sendikal örgütlülük burada çalışma ilişkilerinin göreneksel çerçevesi tarafından dışlanmıştı. Ancak bu kesinlikle sendikal örgütlenmenin hiç olmadığı anlamına gelmiyor. Az sayıda da olsa sendikalı işçi var. Fakat yaptığım görüşmelerde, herhangi bir işçinin ya da işverenin ağzından sendikaya ilişkin olumlu bir sözcüğün çıktığına rastlamadım. Genellikle sendikaların ‘ideolojik’ olduğu, işçilerin hakkını savunmaktan ‘başka amaçlarla’ hareket ettiği, sendikaların ‘özel sektörde etkili olamayacağı’, iş yerindeki sorunların patronla ‘adam gibi’ konuşarak çözülmesi gerektiği, sendikaya gerek olmadığı, sendikal faaliyetin ‘gereksiz sorumluluklar’ yüklediği, hatta sendikaların ‘sadece maden işçileriyle ilgili bir şey’ olduğuna kadar varan ifadeler söz konusuydu.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: