Birleştirici Demokrasi Devlet-Sivil Toplum İlişkisinin Yeniden Yapılandırılması İçin Bir Analiz Aracı Olabilir Mi?

Birleştirici Demokrasi Devlet-Sivil Toplum İlişkisinin Yeniden Yapılandırılması İçin Bir Analiz Aracı Olabilir Mi?
Gülgün Erdoğan Tosun
SİVİL TOPLUM DERGİSİ
YIL : 1 SAYI : 1 / OCAK – MART 2003
1970’lerin dünyasında önce ekonomik alanda başlayan, 1980’lerin ikinci yarısında Doğu Avrupa’da meydana gelen değişimle ideolojik alanda kendisini daha fazla hissettiren, ulus-devlet modelinin içine girdiği kriz, inceleme açısından önümüze oldukça zengin ve devasa bir malzeme sağlamış bulunmaktadır. Politikanın alanını devlet ile siyasi partiler ve parlamento arasındaki ilişkilere indirgeyen yaklaşımın değişen toplumsal yapının ihtiyaçlarına yanıt vermede yetersiz kalması, liberal temsîli demokrasi modelinin de bir meşruiyet krizi içine girmesine yol açmıştır. Siyasal alanın her açıdan yeniden teorikleştirilmeye tabi tutulduğu ortamda, hem devlet, hem toplum, hem de ikisi arasındaki ilişkinin genel çerçevesini oluşturan demokrasi kavramlarının yeniden ele alındığı gözlenir. Tartışılan liberal temsîli demokrasi modelinin alternatifi olarak ortaya atılan yeni demokrasi modellerinin ortak yanı, devlet merkezli söylemin terk edilerek yurttaş katılımı ve demokratik yönetişim kavramlarına dayalı yeni bir söylem geliştirme çabasıdır. Bu çalışmanın temel analiz aracı, özellikle devlet-sivil toplum (ve örgütleri) arasındaki ilişkinin yeniden formülasyonunda demokratik korporatizmin “birlikçi” yönüne ağırlık veren bir model olarak birleştirici demokrasi kuramıdır. Eldeki model, Batı dünyası ve gelişme dinamikleri dikkate alınarak hazırlanmış pragmatik analitik bir çerçeve sunmakla birlikte, Türkiye’de yaşadığımız sorunların farklı bir terminolojiyle yeniden formüle edilmesine, devlet-sivil toplum ilişkisinin karanlıkta kalan bazı yüzlerin farkedilmesine yardımcı olabileceği düşüncesiyle incelenmeye değer addedilmiştir. Çalışmada birleştirici demokrasi (associative democracy) kuramının temelleri, devlet sivil toplum ilişkisine getirdiği yeni kurumsallaşma çerçevesi ve bu çerçevenin Türkiye açısından demokratik bir açılım olasılığını barındırıp barındıramayacağı ele alınmaktadır.

1980’lerin ikinci yarısında liberal ve sosyalist devlet modellerinin rekabetinde birincinin tarihsel ağırlığının artmasına karşılık, pratik düzeyde karşılaştıkları toplumsal-siyasal-ekonomik sorunlara çözüm bulmada her ikisinin de krize girmesi, dar anlamda devletin yeniden yapılandırılması, geniş anlamda ise devlet-sivil toplum ilişkilerinin yeniden yapılandırılması tartışmalarını beraberinde getirmiştir. Modernite sonrasının hakim devlet-toplum ilişkisi modellerinden Marksist olanının içine girdiği katastrof, bazı çevreler tarafından, diğer model olan liberalizmin alternatifsizliği, hatta tarihin sonu olarak yorumlanmıştı. Bu çerçevede, 1980 ve 1990’larda yürütülen tartışmalar bir yandan soyut-etik sivil toplum alanına, diğer yandan ise onun kurumlarına, kamu siyasalarının yaşama geçirilmesinde sivil toplum örgütleriyle devlet arasındaki ilişkilere odaklanmışlardı. Sivil toplum, süregiden tartışmalarda öne sürülen argümanların ortak referansıydı. Bir başka ifadeyle sosyal devlete veya refah devletine alternatif model arayışında devletin ve piyasanın yeniden düzenlenmesi sürecinde sivil toplumun etkinliğine vurgu yapılmaktaydı.

Aslında meydana gelen değişim salt teorik tartışma alanıyla sınırlı değildi. 1968’den başlayarak toplumsal hareketlerin çeşitlenerek çoğalması, üstü kapalı da olsa hakim sisteme yönelik politik tavırları pratik alandaki değişim dinamikleriydi. 1990’lı yıllarda gelişen sivil toplum içindeki yeni toplumsal hareketler “devrim yerine yapısal reformları; sendika ve partiler aracılığıyla savaşım yerine, toplumu enine kesen ve doğrudan katılımcı mekanizmaları kullanan birlikler oluşturmayı” hedefliyorlardı (Belek, 1997: 136). Politika ve politik ilişkileri incelemede sınıf paradigmasının yerini aldığı ileri sürülen demokratik yeni toplumsal hareketler (Mulgan, 1995; Belek, 1997) sivil toplumu pratik olarak da tartışmaların içine dahil etti. Bu çalışmanın bakış açısından özetlememiz gerekirse, 1990’lı yılların demokrasi tartışmaların odağındaki devlet ile toplum (sivil toplum) arasındaki ilişkinin yeniden kurgulanmasının yattığını söyleyebiliriz.

Birleştirici demokrasi konusunda yapılan çalışmalarda, demokrasinin demokratikleştirilmesi veya refah devleti’nin içine girdiği ekonomik ve ideolojik krizin aşılmasının yolunun birlikçilikten, sivil toplumu bir ortak olarak kabul eden devlet yaklaşımından geçtiği ileri sürülüyordu (Hirst, 1994; 2002). Sivil toplum, üçüncü sektör, sosyal sermaye (social capital) terimleri dolayımında şekillendirilen birleştirici demokrasi yaklaşımı esas olarak; “başka bir rakibi zayıflatmak, olmazsa yutmak ya da ona üstün gelmek için” (Bookchin, 1999: 98) biriktirmek yasasına dayanan kapitalist düzen içinde ortaya çıkan statü ve ilişkilerin eleştirisi üzerine oturmaktadır. Birleştirici demokrasiyi savunanlara göre, gönüllü kuruluşların aktiviteleri sayesinde demokrasiler hastalıklı görünümden kurtulabilir, hatta bu onlarda mucizevi bir ilaç etkisi yaratılabilir (Hirst, 2002; Uslaner, 2002). Gönüllü kuruluşlar eksenine dayanan birleştirici demokrasi modeli neoliberal bir yaklaşım özelliği taşımakla birlikte, sivil topluma ilişkin varsayımları ve idealleri tartışılmaya değerdir.

Birleştirici Demokrasi Modeli

Demokrasinin neredeyse evrensel olarak popülerleştiği çağımızda (Giddens, 2002) demokratik teori alanındaki çalışmalardan önemli bir kısmının katılımcılık düşüncesi etrafında toplandığı dikkat çeker. Bu kuram grubundaki çalışmalarda, “katılıma, katılım imkanlarının maksimize edilmesine ve örneğin iş dünyası, eğitim sektörü ve …henüz demokratik düzenin nezareti altında bulunmayan toplumsal ve ekonomik alanların demokratikleşmesine özel bir değer verilir” (Schmidt, 2001: 164). Demokratik teori temelinde geliştirilmiş katılımcı demokrasinin birçok modeli vardır: Müzakereci demokrasi, diyalojik demokrasi, güçlü demokrasi, genişlemeci demokrasi, feminist demokrasi, yeşil(ci) demokrasi, yeni-doğrudan demokrasi, kozmopolit demokrasi, radikal demokrasi gibi. Aktif siyasal yurttaşlığın yeniden kurgulanması ortak temeline dayanan bu kuramları bazen birbirinden ayırt etmek oldukça zordur. Müzakereci demokrasiden bahsederken rahatlıkla diyalojik demokrasi alanına kaymak ya da radikal demokrasi kavramlarını kullanmak mümkündür. Birleştirici demokrasi modeli de katılımcı kuram grubunda yer alır ve yurttaşlık teorisinin yeni cumhuriyetçi versiyonuyla yakından ilişkilidir (Perczynski, 1999). Aslında, neredeyse tüm katılımcı modeller ideal (katılımcı-cumhuriyetçi) yurttaş tipolojisi kurgulama ve bunu normatif kılma açısından birbirine benzemektedirler. Bir diğer ortak nokta, tümünün liberal temsîli demokratik modelin eleştirisi üzerine inşa edilmiş olmalarıdır. Öncelikli hedefleri liberal temsîli model içindeki kurumların ve unsurların tanımlarının, hem kendi içlerindeki hem de birbirleri arasındaki ilişkilerinin yeniden kurgulanmasıdır.

Liberal temsîli demokrasi modeli içinde devlet, piyasa ve sivil toplum olmak üzere üç farklı etkinlik alanı ayırt edilmiştir. Sivil toplum alanı, devletin temsil ettiği politika alanı ile bireylerin ekonomik etkinliklerinin alanı olan piyasa alanı dışındaki üçüncü alandır ve gönüllü örgütlenmeye dayalı, kendi kendini yöneten, devletten bir dereceye kadar özerk yapıları içinde barındırır. Liberal demokrasi kuramı ile birleştirici demokrasi kuramının birbirinden ayrıldığı asıl nokta burasıdır. Liberal kuram, devlet ile sivil toplum ve piyasa arasında kesin bir ayrım yapılması gerektiği ilkesine dayanırken (Giddens, 2002), birleştirici kuram bu üç alanın ortaya çıkan toplumsal sorunları çözmede işbirliği içinde olmaları gerektiği mantığına dayanır. Toplumun aktüel sorunlarına uygun çözümleri geliştirmek için sivil toplum dünyası ile devlet arasındaki bağlantıları (birliği) oluşturacak düzenlemelerin yapılması birinci hedeftir. Bu çerçevede sivil toplum ile demokratikleşme, iyi yönetişim, sosyal sermaye kavramları birlikte incelenmeye, sivil toplum örgütlerinin faaliyetlerinin politik boyutlarına vurgu yapılmaya başlanmıştır (Mercer, 2002: 5). Dolayısıyla liberal kuram içindeki devlet mi, sivil toplum mu ikilemi yerine sivil toplum ve devletin birlikte ele alınması noktasına gelinmiştir.

Birleştirici modelde, piyasa yönelimli yaklaşımları terk etmeden neoliberal tarzda yeniden yapılanmanın bir aracı olarak sivil toplumdan bahsedilir. Bunun yolunun çoğulcu, -aynı zamanda federalist- bir devletle, demokrasiyi bir iletişim aracı olarak kullanarak ekonominin performansını geliştirmekten geçtiği söylenir (Amin, 1996: 5). Demokratik yönetişimin aracı olarak sivil toplumun önceliği, devletin çoğulculuğu ve federalizasyonu, demokrasinin bir iletişim süreci olarak ele alınması, birlikçi siyasal yapının üç temel ilkesidir (Hirst, 1994). Temsîli sistemin ve refah devletinin eleştirisi bağlamında sivil toplum alanı ile devlet arasındaki ilişkilerin unsurlarını ve sorun boyutlarını farklı bir pencereden analiz etmeye çalışan birleştirici demokrasi iki önemli temel üzerine oturur. (i) Öncelikli temel, devlet ile sivil toplum arasındaki ayrılığın dönüştürülerek, aralarında bir köprü kurulmasıdır. Sivil toplum kamuya açılarak (publicizing), devlet çoğulculaştırılarak (pluralizing) istenilen köprüler kurulacaktır. (ii) İkinci temel, hem kamusal hem de özel alandaki ortak tarafların demokratik yönetişimi geliştirilmek suretiyle hiyerarşik yönetimin alanının sınırlandırılması ve örgütsel etkinliğin yeni bir modelinin önerilmesidir. Temel önermelerinde bir ekonomizm hissi edinilmekle birlikte, Hirst birleştiriciliği, teknik ekonomik yönetim rejimi olarak görmez, aksine demokrasiye dayalı, sürekli olarak yönetilenlerin rızasını gözeten kamu birimleri tarafından alınmış bilinçli kararlarla gerçekleşen sosyal ve ekonomik yönetişim sistemi olarak görür (1994: 74). Ancak, birleştiriciliği modern ekonomik yönetişim olarak sunmaktan da geri durmaz (1994: 96). Öne sürdüğü modelin esası Siyasal Çoğulculuk ve Lonca Sosyalizmi düşüncelerinin bütünleştirilmesidir. Bu nedenle politik ve ekonomik boyutları içinde barındırır.

Hirst’e göre, modern birleştirici düşüncenin temel siyasal amacı; toplumsal işlerin mümkün olduğunca çok kısmının, kamusal fonlarla desteklenen ancak gönüllü ve kendi kendini yöneten birliklere geçmesini ve desantralize olmasını sağlamaktır. Bunu gerçekleştirecek olan ise, liberal devletin güçlü olmasını sağlayan sivil toplumun çimentosu işlevini gören, çoğulcu siyasal çıkarlar temelinde kurulmuş birliklerdir. Burada sivil toplum içindeki kendi kendini yöneten gönüllü kuruluşlar “ikincil örgütler” olarak görülmez, aksine “birincil örgütler” olarak değerlendirilir. Birleştiricilik düşüncesine göre, sivil toplum birincil, devlet ikincil konumdadır. Kamu gücünü elinde bulunduran devletin rolü, birlikler (STK’lar) arasındaki barışı sağlamak, bireysel hakları korumak, kamu finansmanı aracılığıyla STK’ların işlerini finanse etmektir (1993: 116). Birleştirici düşünce devletin rolünü koruyucu ve üst dağıtıcı rolle sınırlı tutarken, birincil dağıtıcı unsur STK’lardır. Bunlar, devlet tarafından fonlanan faaliyetleri aracılığıyla daha önce devletin üzerinde olan bazı toplumsal işleri yerine getireceklerdir.

Birleştirici Demokrasi ve Sivil Toplum

Birleştirici demokrasi kamu hizmetlerinin yerine getirilmesinde sivil toplum içindeki birlikleri (STK’ları) ve toplumsal grupları birer ortak (partner) olarak kabul etmektedir. Kendi üyelerine karşı sorumlu olan, gönüllülük temelinde örgütlenmiş, kendi kendini yöneten STK’ların çoğulculuğunun devletin yerine getirdiği bazı hizmetlerin yerelleşmesini sağlayabileceği savunulur (Hirst, 1994; Cohen & Rogers, 1992). Bu açıdan birleştiricilik, toplumsal, siyasal ve ekonomik iktidarı merkezi devletten alarak –sivil toplum içindeki- daha küçük gönüllü gruplar arasında dağıtımını içeren bir doktrin olarak betimlenir (Stears, 1999: 570). Her ne kadar arka planında refah devleti ve liberal sistem eleştirisi bulunsa da, STK’lar birincil yönetişim yapıları olarak birleştirici kuramın merkezini oluşturur.

Eşitlikçi sosyal birlik ideali üzerine inşa edilen birleştirici demokrasi (Cohen & Rogers, 1992), katılım ve ortak yarar ilkeleri arasındaki gerilimin azaltılmasında, müzakereci siyaset temeline dayanarak izlenecek bir strateji olarak görülür. Ortak yararın belirlenmesi sürecine sivil toplum ve piyasanın dahil edilmesi, temel demokratik ilkeye –iktidarın meşruluğunun kolektiflikle sağlanabileceğine- uygun bir kavrayış ortaya koyar (Cohen, 1999). Ayrıca bu kavrayış, toplumun parçalanmış yapılarını müzakere temelinde biraraya getirebilecek bütünleştirici kapasiteye de sahiptir. Siyasal iktidar alanı-ekonomi ve sivil toplum arasında birlikçiliğin inşa edileceği yerdir sivil toplum. Çünkü, meşruluğun temelini oluşturan siyasal iktidarın kararlarının kolektifliğinin sağlanması sivil toplum ve örgütleri üzerinden gerçekleşecek birlikçi bir katılımla mümkündür.

Birleştirici modelin refah sistemi iki esas üzerine oturur: (i) Kamusal refahın ve diğer hizmetlerin sağlanmasını kendi kendini yöneten sivil toplum kuruluşlarına (birliklere) bırakmak ve (ii) bu kuruluşların üyelerine hizmet sağlamaları için kamu fonlarından yararlanmalarını mümkün kılmak. Bu sosyal yönetişim şeması içinde, kamu- özel alan ayrımı dönüştürülerek, modern toplumların yenilenmesi ve demokratikleştirilmesi amaçlanır (Hirst, 1994: 167). Gönüllü ve kendi kendini yöneten kuruluşlar olarak sivil toplum kuruluşları, bir yandan sosyal işbirliğinin özel alanı diğer yandan kolektif yönetişimin araçları olarak işlev göreceklerdir.

Bu modelde devlet, yerel grupları birlikte hareket etmeye teşvik eden, ortak problemler hakkında onlarla müzakere eden, farklı çözümleri deneyen ve sistematik olarak yerel gruplardan gelen çözüm önerilerini karşılaştıran bir yapı olarak anlaşılır (Baccaro, 2002). Dolayısıyla STK’lar üzerinden hayata geçirilecek bu yönetişim modeli aynı zamanda liberal demokratik kurumların yenilenmesi ve egemen merkezi devletin demokratikleşmesi olasılığını içinde barındırması açısından dikkate değerdir. Ancak, sivil toplum alanındaki siyasal kampanyalardan, gönüllü eylemlere kadar birçok etkinlik içinde yer alan, en güçlüsünden en zayıfına birliklerin kurulmasında mutlaka aşağıdan gelen süreçlerin desteklenmesi, bunların devlet eliyle yukarıdan kurulmaması gerektiği belirtilir (Hirst, 1994: 39). Demokrasiyi, bir iletişim biçimi olarak tanımlayan Hirst’e göre, demokrasinin iki önemli temeli vardır. İlki, yönetenlerden yönetilenlere uygun enformasyon akışı temeline dayanan etkin yönetişim anlayışı, ikincisi, politikaların uygulanmasının koordinasyonunda, söz konusu politikalardan etkilenenlerle müzakerelere ağırlık verilmesidir (1994: 5, 35). Birleştirici demokrasi, devlet ve sivil toplum, ulus ve bölge, sanayi kesimindeki firmalar arasında daha etkin bağlantıların, uygulamaların ve bütünleştirici kurumların oluşturulması yoluyla otorite yapılarının dönüştürülmesini önerir (Hirst, 1994). Temel beklenti, birleştirici demokrasi sayesinde aşırı iş yükünden kurtulan ve kendi temel işlevleri üzerine daha iyi konsantre olabilen temsîli demokrasi ve kurumlarının etkinleştirilebileceğidir. Benzer şekilde Cohen ve Rogers birleştirici demokrasinin temsîli demokrasinin yerini almaktansa, ikisinin bütünleştirilmesini önerir (1992).
Modelin sivil toplum analizi açısından önemi, devletçi-kolektivist mantığın ya da ekonomik liberalizmin sivil toplum katkısına yeterince yer vermemesi savından yola çıkmasıdır. Bu noktada ileri sürülen temel argüman, toplumun yeniden inşasında sivil toplum tarafından temsil edilen karmaşık boyutun işin içine dahil edilmesi gerektiğidir. Çünkü liberal model içinde devletle piyasa arasında konumlanmış bir sivil toplum yaklaşımının gözden kaçırdığı nokta, bugün piyasa olsun, devlet olsun, sivil toplum olsun bu alanların topluma sunduğu farklı yetki çerçevelerinin olmasıdır. Bununla birlikte, söz konusu alanların sunduğu kurumsal seçeneklerin her biri kendi içinde farklı sınırlamalara da tabidirler. Dolayısıyla bugünün sorunlarını çözmede ne sivil toplum yapıları, ne piyasa mekanizması ne de planlayıcı devlet tek başına etkilidir (Battaglini, Cattacin & Tattini, 2001). Kısaca özetlemek gerekirse, piyasanın para, devletin siyasal iktidar, sivil toplumun sosyal gruplar/çıkarların biraraya getirdiği sosyal sermaye etrafında biçimlenmiş yapıları ve bunların kendilerine özgü sınırlılıkları vardır. Toplumda ortaya çıkan sorunlara köklü çözümler üretebilmek için, bu alanların ortaklık veya işbirliği temelinde güçlerini birleştirmeleri gerektiği ileri sürülür.

Tarihsel süreç içinde toplumsal sorunların değişmesi devlet ile sivil toplum arasındaki ilişkide tarafların rollerinin de farklılaşmasına yol açmıştır. Aşağıdaki tablo hem tarihsel süreç içinde devlet ve sivil toplumun üstlendikleri rolleri hem de birleştirici demokrasi modelindeki rollerini ortaya koymaktadır (Battaglini, Cattacin & Tattini, 2001: 64):

Tablo 1: Tarihsel Perspektifte Devlet ve Sivil Toplum

Devletin Rolü Sivil Toplumun Rolü İşbirliği Modeli
XIX. Yüzyıl Düzenin Koruyucusu Kendi kendine örgütlenerek sosyal sorunların çözümünde görev alma Yerini alma (yetki ikamesi)
XX. Yüzyıl Sosyal Varlığın Düzenleyicisi Tamamlayıcı hizmetlerin üreticisi Hiyerarşik-devletçi paternalizm
XX.Yüzyıl Sonu-XXI.Yüzyıl Toplumsal Dengenin Koruyucusu Sivil topluma girişin anahtarı Sivil toplumun yeniden canlandırılması-
Piyasa güçlerinin liberalleştirilmesi

Yukarıdaki tabloya göre, XIX. yüzyılda hakim olan düzenin koruyucusu devlet modeli içinde sivil toplum daha çok kendi kendine örgütlenerek sosyal sorunların çözümünde görev alan bir kurumlar dizgesidir. Devletle arasındaki işbirliği modeli ise daha çok birbirinin “yerini alma” ya da yetki ikamesi (subsidiarity) olarak ifade edilir. XX.yüzyılın sosyal varlığın düzenleyicisi olarak devlet modeli içinde, sivil toplumun etkinlik alanı daha çok tamamlayıcı hizmetlerin üretimiyle sınırlıdır. Devletle arasındaki işbirliği modeli hiyerarşik ve devletçi paternalistik özellikler taşımaktadır. 1990’lardan başlatabileceğimiz XX.yüzyıl sonu ve XXI.yüzyıl başında ise devletin rolünün toplumsal dengenin koruyuculuğuna doğru yön değiştirirken, sivil toplumun rolünün daha fazla yurttaşın sivil topluma girmesi, katılması için bir anahtar rolüne doğru kaydığını belirtmektedirler. Ortaya çıkan yeni işbirliği modeli ise, iki önemli eksen üzerinde yükselir; sivil toplumun yeniden canlandırılması ve piyasa güçlerinin liberalleştirilmesi. Sonuçta, demokratik yapının yeniden gözden geçirilmesini, devlet-sivil toplum-piyasa üçgeni içinde yeralan unsurların yeniden tanımlanmasını, devlet merkezli yaklaşımların terk edilerek sivil toplumun, toplumun yeniden üretildiği yer olarak tanımlanmasını önerir (Battagliani, Cattacin & Tattini, 2001). Bu model içinde ne toplumdan soyutlanmış bir devlet, ne de toplumsal gruplar arasında piyasa temelli yeni bir yapılanma oluşturmak istenir. Liberal modelin birbirinden ayırmış olduğu üç önemli parça, politika aracılığıyla yeniden bir araya getirilmeye çalışılır.
Birleştirici demokratik idealin arka planını altı spesifik koşul oluşturur: Halk egemenliği, siyasal eşitlik, dağıtıcı eşitlik, demokratik bilinçlilik, yeterli ekonomik performans ve devlet yeteneği. Bunlardan ilk ikisi demokrasi idealinin de koşuludur. Dağıtıcı eşitlik genel refah nosyonu yorumlarından farklı olarak, yurttaşlar arasındaki eşitliğe gönderme yapar. Demokratik bilinçlilik kamusal tartışma ve müzakere alanı olarak kamusal alanın yeniden yapılandırılmasını; ekonomik performans, yeterli toplumsal refahın sağlanmasını ifade eder. Son koşul ise, birleştirici stratejinin en fazla üzerinde durduğu nokta olup, toplumsal güvenin sağlanmasının temelidir (Cohen & Rogers, 1992). Sayılan koşulları birlikte ele alırsak, bir ölçüde karşımıza çıkan sivil toplum düşüncesinin yeniden idealize edilmiş halidir. Aristotelesçi sivil toplum kavramının özünde bulunan “sivil” ruhun yeniden uyandırılması düşüdür. Özgür ve eşit yurttaşların demokratik taahhütler etrafından biraraya gelerek politika aracılığıyla toplumu yeniden inşa projesidir. Liberal modelin ortaya çıkardığı “para ve piyasanın” belirlediği toplumsal çerçevenin yerine, bireylerin otantik-yerel kültürleri etrafında geliştirecekleri, işbirliği ve dayanışma duygularının hakim olduğu, “sivil ruha” sahip yeni bir toplumsal yapılanma ideali kendini hissettirmektedir. Bu açıdan sivil toplum, birleştirici demokraside araçsal bir öneme sahiptir. Birleştirici modelin dayanak noktası olarak aldığı demokratik sivillik idealini hem eylem düzeyinde hem de değerlerinin yeniden üretilmesi düzeyinde gerçekleştirecek olan sivil toplumdur. Korten bir adım daha ileri giderek, sivil toplumu kapitalist toplum yapılanmasının alternatifi olarak değerlendirir. Kapitalist toplumun tanımlayıcı değer olarak parayı gören, kendine odaklı yaklaşımının sonuçta, ruhu yadsıdığını, küresel mali piyasaların likit-fiyat vb. dayalı değerlerinin düzenleyici kurumlar haline dönüştüğünü ileri sürer. Kaynakların verimliliğinde, çalışanların ücretlerinde belirleyici olan mega şirketlerin ve holdinglerin etkisinin giderek artması, bu şirketler tarafından kontrol edilen ekonominin bir devletin ekonomisinin sınırlarını aşar hale gelmesi, medya sahipliğinin yapısının değişmesi (holdingleşme), sanatın ticarileşmesi ve dev reklam şirketlerin de etkisiyle tüketimcilik ve materyalist değerlerin daha fazla güçlenmesi sonucuna yol açmıştır. Sivil toplum ise, “dünya çapında, kapitalizmin acımasız materyalist şarkısının sesiyle uyutulmuş milyonlarca insanın girdikleri kültürel transtan uyandırılarak, insanlığın manevi doğasının gücünü ve gerçekliğini ispatlayacak” güçtedir. Bu güç, “salt sokak gösterileriyle sınırlı değildir. Sivil alternatiflerin yaratılması, doğanın korunması, hükümetin demokratikleştirilmesi, yerel ekonomiye dayalı piyasaların yeniden kurulması ve kendi örgütlerinde sivillik değerlerinin uygulanması” hedeflerini de içerir (Korten, 2000). Çizilen idealist tablo içinde piyasanın ve devletin görüntüsü net olmamasına karşın, sivil toplumun kapitalizm sonrası yapı üzerindeki belirleyiciliği açıktır. Korten’in düşünceleri birleştirici demokrasi modeline tıpatıp uymamakla birlikte, birleştiriciliğin varacağı son noktayı içermesi açısından dikkate değerdir.

Birleştirici modelde ortaya atılan refah karması (welfare mix) düşüncesi etrafında hane halkı (sivil toplum)-devlet ve piyasanın toplumda refaha katkısı olması gerektiği, refahın sağlanması sürecinde devlet-sivil toplum ve piyasa arasındaki dengenin durağan olmadığı, daima değişmekte olduğu ileri sürülür (Battaglini, Cattacin ve Tattini, 2001). Model hem devlet-piyasa, hem de devlet-sivil toplum arasındaki ilişkinin eksenini dikotomik olmaktan çıkararak, karşılıklı ortak taraflar eksenine oturtmaktadır. Dengenin sürekli değişebilir nitelikte olması devletin, piyasanın, ve de sivil toplumun hem tek başlarına etkin olamaması, hem de öteki ikisine daima ihtiyaç duyması sonucunu beraberinde getirmektedir.

Çizilen toplumsal çerçevede sivil toplum kuruluşları amaçlarına ulaşmak için gerçekleştirdikleri faaliyetlerle -bilgilendirme, rekabet, işbirliği vb.- farkında olmadan bireylerin doğrudan ya da dolaylı temsîliyetini de sağlarlar. Sivil toplum kuruluşlarının sağladığı belirli bir amaca/konuya/bölgeye ait temsîliyet, işlevsel temsîliyetin özel bir biçimi olarak değerlendirilir. Bu açıdan model, işlevsel grupların sosyal sorumluluk temelli kendi kendine yönetişimleri ile eşdeğer görülür (Streek, 1992). Birleştirici demokrasi düşüncesinin özünde, toplumsal grupların oluşturacağı bir ağ (network) yardımıyla birleştirici müzakere politikasının hayata geçirilerek, liberal toplum yapısının getirdiği parçalanmanın önüne geçileceği ve böylece eşitlikçi demokratik yönetişimin gerçekleştirileceği inancı vardır (Cohen & Rogers, 1992). Dolayısıyla sivil toplum (ve içindeki toplumsal gruplar) merkezi, yaşamsal öneme sahiptir. Politikanın bütünleştirme faaliyetinin odak noktası, sivil toplum ve toplumsal gruplardır. Aslına bakılacak olursa, modelin özü, denetimden çıkmış bir devlet ve piyasanın sivil toplum aracılığıyla yeniden kontrol altına alınmak istenmesi düşüncesidir. Birlikçilik düşüncesinde bütünleştirilecek, birleştirilecek asıl alanlar sivil toplumdan çok devlet ve piyasaya ait kurumlardır. Bu kurumların denetimlerinin kamu fonlarıyla güçlendirilmiş, yetkilendirilmiş, muktedir (yapabilir) kılınmış bir sivil toplum aracılığıyla sağlanması hedeflenmektedir.

Diyalojik Demokrasi – Müzakereci Demokrasi Radikal Demokrasi ve Birleştirici Demokrasi

Birleştirici demokrasi modelinin yaptığına benzer şekilde sivil toplum-devlet ilişkisini yeniden ele alan ve tanımlayan demokrasi modelleri diyalojik demokrasi, müzakereci demokrasi veya radikal demokrasi projeleri arasındaki farklılıkların çok belirgin olmadığını, aralarında çok kolaylıkla bağlantıların kurulabildiğini veya geçiş yapılabildiğini belirtmiştik. Ortaya atılan bu yeni demokrasi teorilerinin (veya demokratikleşme stratejilerinin) ortak noktası liberal demokratik söyleme, onun kurumlarının işleyişine ilişkin duydukları şüphe ve güvensizliktir. Radikal demokrasi, müzakereci demokrasi, diyalojik demokrasi gibi birleştirici demokrasi de çoğulcu-katılımcı yöndeki demokratikleşmenin kurgulanma alanını, salt devlet ve kurumlarından oluşan siyasal alanının dışına çıkarmakta, bir başka ifadeyle siyasetin alanını genişletmektedir.

Türkiye’deki demokratikleşme tartışmalarının merkezinde de güçlü devlet-zayıf sivil toplum yapılanmasının veri koşulları altında devletin yerinin yeniden konumlandırılması bulunmaktadır. Devlet ile sivil toplum arasındaki güç dengesinin yeniden sağlanmasında, yani devletin baskıcı gücünün engellenmesinde sivil toplumun güçlendirilmesine vurgu yapılarak, Türkiye’de demokrasinin yeniden kurgulanabilmesi için sivil toplumun güçlü bir varlık olarak kendini gösterebilmesinin gerekliliği üzerinde durulur (Toprak, 1996: 94). Dolayısıyla Türkiye’deki demokratikleşme sorunuyla ilgilenenlerin sivil toplumu merkez alan bu stratejileri görmezden gelmesi mümkün değildir.

Radikal demokrasi anlayışı, “siyasallığı, devlet ve devlet kurumlarını içeren siyasal düzeyde değil, toplumsal ve bireysel ilişkiler içinde görür; diğer bir deyişle, bu ilişkilerin siyasal ilişkiler olarak algılanması radikal çoğulcu demokrasinin temel niteliklerinden biri”dir (Keyman, 2000: 73). Çünkü, postmodern politik koşulların ortaya çıkardığı yeni toplumsal hareketler ve yeni siyaset anlayışı devlet merkezli değil, toplum merkezlidirler. Söz konusu proje, “modern toplumun devlet/parti ya da sınıf bağlamında geliştirilmiş, evrensel siyasalara dayalı, bütünleştirici, belli bir merkezden hareket eden ve sorunlara global çözümler bulmaya çalışan siyasal söylemlerine (başta Marksizm olmak üzere, Liberalizm, Tutuculuk gibi) eleştirel bir şüphecilikle” bakar (Keyman, 2000). Bu şüphe sadece devlet ve kurumlarına değil, “toplumsal ve bireysel ilişkiler temelinde” sivil topluma da yöneliktir. Radikal demokratlara göre, demokratik devrimi derinleştirmek için; “ihtiyacımız olan şey demokratik değerlerin bir hegemonyasıdır ve bu da demokratik pratiklerin çoğaltılmasını, bir özne-konumları çoğulluğunun demokratik matris yoluyla oluşturulmasına elverecek şekilde çok daha çeşitli toplumsal ilişkiler içinde kurumlaştırılmasını” gerçekleştirmektir (Mouffe, 1993: 193). Demokrat yurttaşlardan oluşan cumhuriyetçilik anlayışını (civic republicanism) ilke edinen projenin temel vurgusu sivil toplum alanındaki demokratik mücadeleleri (anti-ırkçılık, anti-cinsiyetçilik, anti-kapitalizm vb.) birbirine eklemleyecek demokratik eşdeğerliliklerin yaratılması için “farklı grupların kimliklerini dönüştürecek yeni bir ortakduyu (common sense)” sağlanması gerekliliğidir (Mouffe, 1993: 193).

Diyalojik demokratikleşme “liberal demokrasinin bir uzantısı, hatta bir tamamlayıcısı bile değildir; ama ilerledikçe, toplumsal dayanışmanın yeniden yapılandırılmasına büyük ölçüde, hatta belki kesin biçimde katkıda bulunabilecek toplumsal etkileşim biçimleri yaratır… Liberal demokrasi belli değerlerin rehberlik ettiği bir temsîli kurumlar kümesidir; müzakereci demokrasi ise politik arenada politikalarla ilgili bir uzlaşma sağlama ya da uzlaşma sağlamaya çalışma yoludur” (Giddens, 2002: 115). Bir başka ifadeyle “diyalojik demokrasi, diyalog, müzakere ve tolerans aracılığıyla hem bu doğrultuda kamusal alanın yeniden inşasının mümkün yolu hem de kamusal alanın o doğrultusunun gerçekleşmesiyle yaklaşılacak bir idealdir” (Sarıbay, 2000: 14). Müzakereci demokrasi kavrayışı, demokratik meşruiyetin temelini piyasaya ait olan pazarlık, siyasal alana ait olan oy vermeden çok, kamusal muhakeme esası üzerine oturtur. “Bu görüşün ayırt edici özelliği, epistemik bir oy verme anlayışı da değildir; bu anlayışta, oylar hangi yönetim biçiminin uygulanacağına ilişkin tercihlerden çok, siyasal bir sorunun doğru yanıtına ilişkin inanç beyanları olarak yorumlanır” (Cohen, 1999: 147). Liberal demokrasinin sunduğu bireylerin veri isteklerini, tercihlerini yerine getiren prosedürel çerçevenin aksine, tercihlerin ve kararların özgür ve eşit bireyler arasındaki akılcı müzakere aracılığıyla biçimlendiği veya değiştirildiği bir forum olarak gören anlayıştır (O’Neill, 2002). Benzer eleştiri noktalarından yola çıkan bu yaklaşımlar demokratikleştirici yenilikleri kurgularken gücünü sivil toplum ve içindeki gruplardan, fikirlerden, kimliklerden alır.

Birleştirici demokrasi, insanlar arasındaki dayanışmayı görmezden gelerek baltalayan, örgütlü çıkar temsîliyetini antidemokratik sistem haline getiren, hizipleşmeye meyilli olan genelleşmiş ahlaki meydan okuyuşa karşı savunulabilir bir strateji olarak değerlendirilir. Böyle bir savunmanın, her şeyden önce ideal modeli gerçeklikteki düzensizlik, karmaşayla kapsamlı bir şekilde karşılaştıran, birlikte ele alan dürüst bir değerlendirmeyi gerektirdiği bir gerçektir (Bader, 2001). Birleştirici modelin bakış açısından demokrasi, “sıradan yurttaşların siyasal potansiyelleriyle, yani onların ortak ilgi alanlarını ve bunları gerçekleştirecek eylem modellerini kendi başlarına keşfetme yoluyla siyasal varlıklar haline gelme olanaklarıyla” ilişkilidir (Wolin, 1999: 51). Bu argümanlar, birleştirici stratejiye diğer projeler arasında ve yanında yer açar. Çünkü, birleştirici demokrasi projesinin birinci aşaması resmi devlet kurumları ile piyasa arasındaki aracı kuruluşlar olarak yerel nitelikteki ikincil örgütlerin (STK’ların) kamu siyasalarının belirlenmesi sürecinde yetkilendirilmesini, ikinci aşaması, bu ikincil örgütlerin müzakereye dayalı bir alanı oluşturmaları, üçüncü aşaması ise, devletin rolünün yeniden tanımlanmasıdır (Baccaro, 2002). Radikal demokrasi projesinin yeni “ortakduyu”su, diyalojik demokrasinin “diyalog” düşüncesi, müzakereci demokrasinin “kamusal muhakeme” fikri, birleştirici demokrasi stratejisinin dayandığı “sivil toplum merkezli müzakere alanı” ve “yeniden yapılanma” düşüncesi benzer köklere sahip olup, benzer kaynaklardan beslenir.

Birleştirici demokrasi ile ayrıldıkları temel referans noktaları ise her bir teoriye kendi özgünlüğünü verir. Birleştirici demokrasinin temel referansı olan normatif bir ideal olarak birlikçilik ve birlik düşüncesi ise bu kuramın diğer kuramlar ile ters düştüğü nokta olarak belirlenebilir.

Birleştirici Demokrasinin Sınırları: Koşullar ya da Engeller

Birleştirici demokrasi modelinin öne sürdüğü argümanlar sivil toplum-devlet ve piyasa ilişkileri açısından oldukça iyimser bir bakış açısına sahiptir . Oysa demokrasi Wolin’in dediği gibi elle tutulamayan, kalıplara ve modellere uymayan gelişmelere daima açıktır (1999). Dolayısıyla ileri sürülen modellerin uygulanma koşulları ve sınırları da değişkendir. Birleştirici düşüncenin ideallerinin temelleri konusunda yapılan atıflarda Alexis de Tocqueville’in “Democracy in America” isimli eseri başta gelir. Tocqueville’in eseri, 1830’larda Amerika’ya yaptığı gezinin izlenimlerinden oluşmaktadır. Yazar, bu seyahati sırasında gördüğü sivil toplum kuruluşlarını (özellikle politik nitelikli olanlarını) demokrasinin gereksinim duyduğu güven, uzlaşma, tolerans, yurttaşlar arasında eşitliği sağlama gibi değerlerin üretildiği “büyük ve özgür okullar” olarak nitelendirir (Tocqueville, 1840 1990). Ancak, Amerikan ve Fransız toplumlarını sivil toplum yapıları açısından karşılaştıran Tocqueville, Amerikan toplumunu birleştirici demokrasi modelinin gerektirdiği ideallere daha yakın olduğunu, Fransız toplumsal yapısının temelini oluşturan sınıf temelinin etkisiyle ikincil grupların (sivil toplum içindeki yapıları) “birbirlerinin boğazlarına yapışan” topluluklar haline getirdiğini belirtmektedir. Yurttaşların sivil ve politik birlikler aracılığıyla kolektif katılımının Amerika örneğinde demokrasinin pekişmesini kolaylaştırdığını ileri sürer (Aktaran, Rogers, 2001; Kaufman, 1999).

Aslında Tocqueville’in sözleri bir başka gerçeğin ifadesi olarak ele alınabilir. Batı ülkeleri arasında dahi, sivil toplumun veya demokrasinin (demokratikleşmenin) bir örnek modelini bulmak mümkün değildir. Özellikle Batı dışı ve kendine özgü gelişme dinamiklerine sahip olan, devlet-sivil toplum ve piyasa yapılanmalarını kendi özgül koşulları içinde oluşturan ülkelerde ortaya çıkan modellerin de Batı’ya benzememesi normaldir. Bu durumda, bir sürecin ürünü olan devlet-sivil toplum-piyasa yapılanmasının nihai haline odaklanmak yerine, söz konusu yapılanmanın temelini oluşturan temel köşe taşlarının analizinden yola çıkmak daha anlamlıdır.

Güven

Güven sivil toplumun kurucu temeli, mayasıdır. “Kendilerini güvensiz hisseden, geleceğin getirebileceklerine sakınarak bakan ve emniyetlerinden endişe eden insanlar, kolektif eylemin gerektirdiği riskleri göze alacak kadar özgür değillerdir. Bu insanlar birlikte yaşamanın alternatif yollarını hayal edecek cüretten ve zamandan yoksundurlar ve kimseyle paylaşamayacakları işlerle o kadar meşguldürler ki, bırakın ortaklaşa girişilebilecek türden işlere enerji ayırmayı, bunlar hakkında düşünmezler bile” (Bauman, 2000: 13). Toplumsal güven konusunda yapılmış çalışmalar, grup üyeliği konusunda etkisi uçucu olan güvenin, özellikle gönüllü faaliyetlere zaman ayırma konusunda öne çıktığını ve etik bir temeli olduğunu ortaya koymaktadır. Genelleştirilmiş güven düzeyi, bizi bizden farklı olan insanlara bağlayan temel bağı şekillendirmektedir (Uslaner, 2002). Güven, demokratik sivil toplumun üretici kaynağı olan sosyal sermayenin beslendiği damarlardan biridir. Toplumsal ve bireysel güven düzeyinin düşüklüğü, bireylerin sivil toplum kuruluşları içinde biraraya gelerek dayanışma örüntüleri oluşturmalarının, ortak eylem ve müzakere süreçlerini geliştirmelerinin önündeki engellerden biridir.

Birleştirici modelin, sivil toplum içindeki aktörlerin nasıl davranmaları gerektiğiyle ilgili olarak ileri sürdüğü üç temel önermeden ilki, insanların özgür tercihler temelinde gerçekleştirebilecekleri ortak amaçlar için diğerleriyle ilişkiye girmek zorunda olduklarıdır. İkincisi, bunu mümkün olduğu kadar özgürce kurulmuş ve içişleriyle üyeleriyle ilgili konularda üyelerinin istediği şekilde davranan gönüllü kuruluşlarla yapmak zorunda olmalarıdır. Üçüncüsü, ilk iki önermeye bağlı olarak devlet veya kamu iktidarı tarafından bir birliğin özgürlüğünün sadece ya bireylerin özgürlüklerini korumak ya da diğer birliklerin çıkarlarının veya özgürlüklerinin zarar görmesini önlemek amacıyla sınırlandırabileceğidir (Hirst, 1994: 44). Üç önermeden özellikle ilk iki önerme hem bireyler arasında, hem de bireylerin bir araya gelerek oluşturdukları sivil toplum kuruluşları içinde güven esasının varlığına dayanmaktadır. Bireylerin sivil toplum kuruluşları içinde diğer insanlarla bir araya gelerek ortak projeler üretmeleri, en azından ortak kararlar almaları birbirleri arasındaki güvenin artmasını sağlayabilecektir. Aynı kuruluş içinde paylaştıkları değerler toplumsal güvenin garantisi olabilir (Warren, 2001c). İlkesel olarak sivil toplum kuruluşları içinde biraraya gelmenin bireyler arasındaki güveni sağlayabileceğini söyleyebiliriz. Ancak, veri koşul olarak güvenin olmadığı durumlarda, bu önermelerin hayata geçme şansı da azalmaktadır.

“Bu koşullarda bizi ne biraraya getirebilir? Toplumsallık adeta yüzer gezer durumdadır; demir atacak sağlam bir zemin, herkesin görebileceği bir hedef, birlikte safları sıklaştıracak yoldaşlar aramaktadır boş yere. Etrafta hedefsizce dolaşmakta, gaflar yapıp durmaktadır….Güvensizliği ve belirsizliği iyileştirmek ya da en azından hafifletmek için etkili bir şeyler yapmak hep birlikte eyleme geçmeyi gerektirdiği halde, emniyeti sağlamak adına alınan önlemlerin çoğu bölücü niteliktedir; karşılıklı şüpheleri besler bu önlemler, insanları birbirinden ayırır, her ihtilaf ya da muhalefetin ardında düşmanlar ya da komplocular aramaya iter ve sonuçta yalnız insanları daha da yalnız kılar” (Bauman, 2000: 11-13). Dünya Değerler Araştırması verilerine göre, Türk insanın diğer insanlara güven düzeyi oldukça düşüktür. Araştırmada yer alan “Türkiye’de yaşayan insanların çoğuna güvenilir” önermesine katılanların oranı Türkiye’de yüzde 10 düzeyinde iken, İsveç’te yüzde 60, Çin’de yüzde 52, Japonya’da yüzde 42’dir (Esmer, 1999). Toplumsal güvenin siyasal güvenin besleyicisi olduğunu dikkate aldığımızda, ülkemizde siyasal kurumlara –özellikle de sivil nitelikli olanlara– güven düzeyinin düşük olduğu ve bu koşullarda toplumsal dayanışma ağlarını kurmamızın ne kadar güç olduğu ortaya çıkıyor.

Demokratik Olmayan Devlet Yapılanması

Sivil toplum ve piyasa, devletin çizdiği sınırlar içinde işler. Dolayısıyla birleştirici model içinde devletin konumu kurulacak toplumsal diyaloğun çerçevesini oluşturmaktır. Devletin sivil toplum ve piyasa ile iletişime geçtiği ortamda merkeziyetçi eğilimlerinden kurtulamaması, hatta bu eğilimin artması durumunda karşımıza istenmedik biçimde bir devlet korporatizmi çıkabilir. Gelişmekte olan ülkeler açısından liberal demokrasinin aksak bir uygulaması olarak kendini gösteren korporatizm, liberal-çoğulcu sistem ile otoriteryen sistem arasında kalmış bir sistem olarak değerlendirilebilir. Devletçilik ve devletle organik bütünleşme ekseninde gelişen korporatist yaklaşımda ekonomik gelişmenin motor gücü, hamisi politik elitlerdir. Ancak, aynı politik elit korporatist yapılanma aracılığıyla sosyo-ekonomik gelişmenin daima kendi denetimlerinde olmasını, kooptasyon ve benzeri yöntemlerle bu süreci yönetmeyi, toplumda ortaya çıkacak yeni sınıfları (işçiler, çiftçiler, kadınlar vb.) ve sivil toplum unsurlarını kontrol altında tutmayı ister (Wiarda, 2002). Dolayısıyla toplumu tüm yönleriyle sarıp sarmalamış, sivil toplumun hareket alanını sınırlamış Leviathan yaratmak işten bile değildir. Çünkü, hem sivil toplum hem de piyasa içindeki unsurlar, devlet kararlarının, yasaların izin vericiliği ölçüsünde sesini çıkarabilir. Bu noktada, yurttaşların ve sivil toplum unsurlarının haklarını tanımlayan ve devletin keyfi müdahalesinden koruyan anayasal garantiler öne çıkar. Devletin desantralizasyonu ve toplumu kontrol eden değil, toplum tarafından kontrol edilen bir yapı haline getirilmesi önem taşır.

Türkiye’deki devlet geleneğinin kültürel ve sosyo-ekonomik temelleri açısından içinde barındırdığı patrimonyalizm, Birleştirici stratejinin önerdiği kontrolü imkansız kılacak faktörlerden biridir. Türk toplumu devlet merkezli bir toplumdur. Toplumdaki temel ayrışmaların belirleyicisi sosyo-ekonomik faktörlerden çok yöneten kesimle, devletle kurulan ilişkilerdir (Turan, 1997). Yöneticilerle ilişki-iletişim kurmada tercih edilen yol resmi kanallardan çok, gayriresmi ve bireysel ilişki kanallarıdır. Bu ortamda, zaten “siyasal kararlarda hukuken ve siyasal olarak sorumlu olan milletvekilleri, kamu bürokratları ve siyasal parti üyelerini devre dışı bırakarak kişisel ve keyfi siyasal kararlarla yönetim uygulamasına yol açan bir nitelik” olarak Türk siyasal hayatında varolan Patrimonyal otorite yapısı (Kalaycıoğlu, 1998: 820) birleştirici stratejinin kolaylıkla devlet korporatizmine dönüşmesine yol açabilecektir. Devletin kurumsal yapısını olanca ağırlığıyla hantallaştıran ve devletin karşısında bağımsız bir muhalefet imkanını ortadan kaldıran bürokratik merkeziyetçilik, devletin karşısında sivil toplumun sosyal bir gerçeklik olarak varoluşunu da imkansız kılar. Bir başka ifadeyle birleştirici stratejinin merkezine sivil toplum yerine devleti oturtur. Oysa, “devlet merkezli oluşumların tümü(nün) sonuçta toplumda ve siyasal sistem içinde despotik ve totaliter baskın değerler” üretmesi kaçınılmazdır (Çaha, 1995: 25). Birleştirici strateji her ne kadar sivil toplum merkezli bir strateji olarak dikkati çekiyorsa da, özellikle demokrasiye geçiş sürecini tamamlayamamış ülkelerde devletin hegemonik konumunu güçlendirerek Jakoben eğilimlere yol açması ihtimali de bulunmaktadır. Kendi tarihsel koşulları içinde çoğulcu, katılımcı ve demokratik müzakereye dayalı bir kamusal alan geleneği ve sivil toplumu oluşturamamış toplumlarda sonradan oluşan/oluşturulan sivil toplum alanı, ister istemez devlet merkezli bir yapılanma içine girmektedir.

Kamusal Alanın Yapısı

Kamusal alanın demokrasi kuramları içindeki önemi, devlet ile toplumsal alan arasındaki özerk aracı kurumlara sahip olması nedeniyle içinde barındırdığı, toplumu ve siyasal sistemi dönüştürücü potansiyelinden kaynaklanır (Erdoğan Tosun, 2002). Liberal demokrasi kuramı ile bu kurama yönelik eleştirel (özellikle radikal demokrasi) kuramların birbirlerinden ayrıldıkları temel noktalardan biri, kamusal alanın niteliğiyle ilgilidir. Liberal kurama (Rawls’a) göre, “kamusal alan sivil toplumda değil, başta hukuki alan ve bu alanın kurumları olmak üzere devlette ve devlet kuruluşlarında yer alır” (Aktaran Benhabib, 1999: 114). Üzerinde durduğumuz demokrasi projelerinde ise kamusal alan sivil toplumla ilişkilendirilir. Liberal kuramın devlet merkezli kamusal alan modeline atıfta bulunan Bauman, kuramda devlet ile sivil toplum arasındaki ilişkinin kurumsallaştırılmasında özerklik ilkesine vurgu yapıldığını ve sivil toplumun devletten özerkliğinin bir ideal durum olarak sunulduğunun altını çizmektedir. Oysa Bauman’a göre, “özerklik projesi çift yönlüdür, başka türlü de olamaz: Özerk olmak için toplumun özerk bireylere ihtiyacı vardır; bireylerse ancak özerk bir toplum içinde özerk olabilirler. Bu durum, genelde siyaset teorisinin, özelde de demokrasi teorisinin, özel ve kamusal alanlar arasındaki ayrıma ve bu alanların karşılıklı bağımsızlığına gösterdiği ilgiye şüphe düşürür. Her iki teorinin de merkezinde yatan şey aslında, bu iki alan arasındaki bağ, karşılıklı bağımlılık ve iletişimdir”(Bauman, 2000: 96). Dolayısıyla hem özel/kamusal alan hem de devlet ile sivil toplum arasındaki ilişkinin niteliği, birleştirici modelin dayandığı kamusal alanın görünümünü de yakından etkileyecektir. Birleştirici demokrasinin dayandığı kamusal alan, dışlayıcı olmayan, ırkçı ve cinsiyetçi ayrımcılığa geçit vermeyen bir kamusal alandır. Ancak normatif değerler her zaman teorideki sonuçları vermezler. “Özel ve kamusal hayat arasındaki köprüler atıldığı ya da hiç inşa edilmemiş olduğu sürece; ya da başka bir şekilde söylersek, kişisel kaygıları kamusal meselelere tercüme etmenin, beri yandan da, özel dertlerde kamusal meseleleri görüp saptamanın kolay ve bariz bir yolu olmadığı sürece, bireysel özgürlüğün artmasıyla kolektif iktidarsızlığın artması çakışacaktır. Bizim gibi toplumlarda bu köprüler çok azdır ve tercüme sanatı kamusal olarak pey uygulanmamaktadır. Bu köprüler olmayınca, özel ve kamusal kıyılar arasındaki seyrek iletişim, yere indikleri anda –hatta sık sık, hedeflerine ulaşamadan– patlamak ya da sönmek gibi asap bozucu alışkanlıkları olan balonlar sayesinde sürdürülür. Tercüme sanatı ise günümüzde acıklı bir durumdadır; kamu sahasında açığa çıkan tek tasa özel çuval çuval ıstırap ve endişedir ki bunlar da sırf kamunun seyrine sunuldular diye kamusal meseleler haline gelmezler” (Bauman, 2000: 10-11). Bauman’ın sözünü ettiği toplum tipi bize hiç de uzak değildir. Bu türden bir toplum olarak, bizdeki kamusal alan imgesi ya BBG evlerinin tartışmalarıyla, ya haber programlarında sunulan yoksulluk ve yoksunluk görüntüleriyle özdeşleşmektedir. Sivil toplumla özdeşleşen bir kamusal alan anlayışının yokluğuna bağlı olarak, toplumsal zihniyet dünyamızda bu alan devlet erkanının varlık ve söylem alanıyla bütünleştirilmektedir.

Sarıbay’a göre, sivil toplum, politik toplum ve devlet arasındaki bağ demokrasiyi tanımlamada önemli bir referans noktasıdır. “Bireyler ve gruplar arası özgürlükler alanı olan sivil toplum, politik toplum düzeyinde herhangi bir grubun iktidarını tesis edici bir şekilde aracılığa maruz kalmaz ve devletin demokratikleşmesini teşvik edici rol üstlendiğinde demokrasi pozitif yönde bir gelişme gösterir ve varlığını hissettirir. Aksi takdirde, yani sivil toplum özgürlüklerinin bir grubun özgürlüğü şeklinde telakki edilmesi ve politik toplumun bunu gerçekleştirmek üzere devlet iktidarına talip olması, demokrasiyi ortadan kaldırır, onun negatif bir duruma girmesine yol açar” (Sarıbay, 2000: 11). Kamusal alanın kendinden beklenen dönüştürücü potansiyeli kullanabilmesi için, devlet tarafından konulmuş müeyyidelerle özerkliğinin garanti altına alınmış olması gerekir (Erdoğan Tosun, 2002). Birleştirici demokrasi modelinde sivil toplum ile özdeşleşmiş kamusal alanın sınırlarını devlet ve yasalar belirler. Kamusal alan üzerinde norm düzeninin belirleyicisi olarak devletin konumu liberal modelden çok da farklı değildir. Liberal modele benzemekle birlikte daha incelikli ve daha prosedürel bir nitelik taşımaktadır. Bununla birlikte, yasa koyucu olarak devletin etkinlik alanı temel insan haklarını ve bireyin özerkliğini korumak, kamusal alanın bütünleşmesini sağlayan anayasal izinleri tesis etmekle sınırlıdır (Hirst, 1994). Hangi model söz konusu olursa olsun devletin model içindeki konumu kamusal alanın (dolayısıyla da sivil toplumun) sınırlarının saptanmasında kilit noktayı oluşturmaktadır.

Sivil Toplumdaki Grupların Yapısı: Sivil Olmayan Sivil Toplum
Sivil toplumu merkez alan yaklaşımların neredeyse tümü sivil toplum içindeki kuruluşlara çok çeşitli işlevler atfederler. STK’ların etnik, dilsel, dinsel kimlikler ve yaşam tarzları açısından çoğulcu bir açılımı içinde barındırması nedeniyle (Warren, 2001b), sadece modern zamana özgü taleplere değil, postmodern durumun ortaya çıkardığı kimlik siyaseti taleplerine de yanıt verebilecek potansiyeli içinde barındırdığı söylenebilir. Birleştirici demokrasi düşüncesinin özü de yönetişimin yapılandırılmasında sivil toplum kuruluşlarına verdiği önemdir. Aslında iyi yönetişimin sivil toplum kuruluşları aracılığıyla sağlanacağı, demokratik teori alanındaki genel kabullerden biridir. Ne var ki, teorisyenlerin üzerinde tartıştıkları can alıcı nokta, hangi tür sivil toplum kuruluşlarının bu hedefe ulaşmaya en iyi hizmet edeceğidir. İyi yönetişimi sağlayacak STK türünün ne olduğu bugün için havada kalan bir sorudur. Warren, iyi yönetişime katkı yapacak STK’ların ayrımında üç unsuru dikkate alır: STK’nın gönüllülük veya gönülsüzlük derecesi, STK’ya hakim olan veya STK’nın yöneldiği sosyal normların (para, iktidar, iletişim vb.) genel çerçevesi, STK’nın çıktıları (ürünleri) veya amaçları. Bu çerçevede de, gönüllülük derecesi yüksek, yöneldiği amaçlar açısından “saf”lığa sahip olan, rant kollama ve çıkar sağlama

faaliyetlerinden uzak duran, bireysel maddi çıkarlar peşinde koşmayan, siyasal katılım, demokrasi vb. tartışmalara önderlik eden kurumlar olarak belirler (2001b; 2001c). Ancak sivil toplumda yer alan toplumsal grupların hepsi bu özelliklere sahip değildir. Çoğu zaman sivil toplum içinde yeralan örgütlü çıkar grupları devlet (resmi görevliler) ile işbirliğine giderek rant kollamaya, kendi üyelerinin özel çıkarları için çalışmaya yönelebilirler.

STK’ların siyasa belirleme süreçlerine katımlarıyla birlikte, onlardan beklenen müzakere potansiyelini harekete geçirebilmeleri için, kendi içlerinde problem çözme ve sosyal kontrol kapasitelerini, gelişme kapasitelerini artırmaları beklenir (Baccaro, 2002). Aksi halde, ortaya çıkacak model müzakere temelinden çok, pazarlığa dayanan bir model olacaktır.

Özellikle küreselleşme ve gelişmekte olan ülke STK’larına yönelik uluslararası fon akışlarının hızlanması hem ulusal hem de global düzeyde STK’lar üzerinde birtakım etkilere yol açmıştır. Birleştirici demokrasi açısından ele aldığımızda, uluslararası alanda STK’ların kalkınmaya yardımcı aktörler olarak tanınmaları beraberinde yeni sorunları getirmiştir. Fonların getirdiği bürokrasi ve yeni yönetim yapıları STK’ların katılımcılık ve yatay örgütlenme, bürokrasi azlığı gibi özelliklerini giderek ortadan kaldırıyor. Latin Amerika örneğinde gözlenen kamu fonlarından ve uluslararası kaynaklardan yararlanmak için STK’ların kendilerini yok edercesine çoğalmalarının, projeci STK’ların artmasının onların halk hareketleri olma yönünü zaafa uğratarak neo-liberalizmin yeni araçları haline dönüşmelerine yol açtığını ortaya koyuyor (Lopez & Petras, 2001). STK’ların kendi amaçlarına ulaşmaları için mali açıdan güçlenmeleri gerekmekle birlikte, tasvir edilen bu görüntü, STK’ların tamamen rant kollayan, devletten kaynak alma adına devletin bir uzantısı olmaya hazır örgütler olmaya doğru kolayca evrilebileceğini, iki konum arasındaki etik çizginin STK’lar açısından kıldan ince, kılıçtan keskin olduğunu gösteriyor.

Bugün sivil toplum içinde yer alan kuruluşların en önemli sorunlarından birisi, ulusal-yerel-bölgesel düzeyde demokrasinin savunucuları iken, kendi içlerindeki demokrasi ve katılım süreçlerini işletmekte başarısız olmalarıdır. Söz konusu başarısızlık, salt bizim ülkemize özgü olmayıp, STK’lardaki örgütsel üyelik ile ilgili çalışmalarda elde edilen sonuçlar mükemmel olmaktan uzaktır (Ulzurrun, 2002; Blomkvist, 2000). Oysa Putnam, sivil toplum örgütleri aracılığıyla katılım derecesinin yüksekliğini sosyal sermayenin varlığının temel göstergelerinden biri olarak kabul eder (Putnam, 1995). Oysa bugün STK’lar yeni bir tür elitizme kayma, uluslararasılaşmış, İngilizce konuşan, proje yazan, fon avcılığı yapan bir sınıf yaratma tehlikesiyle karşı karşıyadır (Davutoğlu vd., 2000: 87). Dolayısıyla da, devlete sırtını dayamış, kamu veya uluslararası fonlardan nemalanma arayışı içinde olan çıkar gruplarının ne kadar sivil olduğu tartışmalı hale gelmektedir.

Sivil toplum içindeki grupların doğasından kaynaklanan bir diğer sınırlama, sivil toplum kuruluşlarının kendi içindeki parçalanmışlığı, bölünmüşlüğüdür. Dikey, hiyerarşik, patronaj ilişkilerinin hakim olduğu yapıların aksine, yatay iletişim ve katılım örüntülerine dayalı kurumlar olmaları beklenen sivil toplum birliklerinin kendi içindeki parçalanmış yapısı, kolektif eylem tasarımlarını ve birlikçilik düşüncesinin uygulanmasını zaafa uğratan bir özelliktir. Benzer STK’lar arasındaki parçalanmışlık yanında, birleştirici stratejiye yönelik eleştirilerden biri, çalışanlarla patronların hiçbir ortaklığının olamayacağı, buna bağlı olarak da yeni toplumsal ortaklıkları kurmanın çok da kolay olmadığı noktasındadır (Levin, 1992).

Birleştirici strateji aracılığıyla sivil toplum kuruluşlarının kamu fonlarından yararlanmasının önünün açılması süreci ister istemez devlet (iktidarı) ile sivil toplumu yakıcı şekilde birbirine yaklaştıracaktır. Birleştirici Demokrasi modelinin en zayıf yanlarından birisi, siyasal patronajın yaygın olduğu Türkiye benzeri toplumlarda, sivil toplum kuruluşlarının yeni patronaj araçları olarak sahneye çıkması olasılığını içinde barındırmasıdır. “Devlet iktidarı, Türkiye’de öteden beri, her parti için münhasıran kendi toplumsal tabanını memnun etmek üzere seferber” edildiğinden (Sarıbay, 2000: 162), bu kez siyasal partilerin yerini STK’ların alması söz konusu olabilecektir. Özellikle Türk Siyasal kültürü içinde politika yapma biçimlerine içkin olan popülizm ve siyasal patronaj kodları sivil toplum kuruluşları açısından da üzerine geçirilmeye hazır elbiseler olarak onları beklemektedir. 1980 sonrasında hızını ve etkisini artıran yeni patronaj ilişkileri bireysel ve yüzyüze olmaktan çıkarak, “artık kentsel toplumda konumlu bir kurum, kuruluş veya örgüt olmaya başlamıştır. Yeni patronaj ilişkileri tamamen modern bürokratik yapılar olan devlet veya özel bankalar, sermaye piyasaları, finans şirketleri gibi kurumların içinde oluşan zengin bir politik rant sektörü olarak beliren modern örüntülü” bir yapı özelliği göstermektedir (Kalaycıoğlu, 1998: 822). Birleştirici stratejinin devlet merkezli yapısı ile sivil-demokratik olmayan STK yapıları biraraya geldiğinde, Türkiye’de daha çok devlet ve piyasa arasındaki ilişkilerde gözlenen yeni patronaj ilişkilerine sivil toplum kuruluşlarının entegre olması süreci hızlanacaktır.

Sonuç

Demokrasinin demokratikleştirilmesi tartışmalarında sivil topluma ilişkin iki kategorik ayrım karşımıza çıkar. Kategorilerden birisi, sivil toplum ve kurumlarını demokrasinin güçlendirilmesi açısından vazgeçilmez araçlar olarak görmekte, bütün ilgilerini devlet, sivil toplum ve piyasa arasındaki ilişkilerin alternatif modellerinin arayışına yöneltmektedir. Birleştirici demokrasi modeli de bu kategori içinde olup, sivil toplum alternatif yönetim biçimlerini üretebilecek, yurttaşların demokratik faziletlerini geliştirecek, her alanda temsîliyeti için yeni kanallar açacak potansiyeliyle değerlendirilir (Warren, 2001a: 1).

Diğer kategori içinde ise sivil toplum ve kurumlarına şüpheyle yaklaşılır. Onlara göre, demokrasiye hizmet eden sivil toplum nosyonunun kendisi, bugün tartışılır hale gelmiştir. Temel sorun, Avrupa veya Amerika kaynaklı bir sivil toplum nosyonunun ne kadar evrensel olabileceği sorunudur. Özellikle, gelişmekte olan ülkeler örneğinde mevcut tarihsel bağlantılar eğer demokratik siyasal kültür varsa demokratik kurumları ortaya çıkarabilecektir. Demokratik olmayan siyasal kültürün varlığı halinde ise bu tarihsel bağlar yansıma etkisi nedeniyle demokratik olmayan kurumları –devlet, sivil toplum ve piyasa düzeyinde– üretecektir. Bir başka ifadeyle, STK’lar siyasal (kamusal) kültürü ya tüketirler ya da yansıtırlar ama üretmezler (Roßteutscher, 2002: 516, 525). Demokratik kültürü oluşturmak ya da güçlendirmek için demokratikleşmenin geleneksel araçlarına geri dönülerek demokratik kurumların iyileştirilmesi, politik rolleri üstlenenlerin bunu dürüst ve saygıdeğer olarak yerine getirmeleri, demokratik tutumları destekleyecek sosyo-ekonomik çerçevenin oluşturulması, eğitim ve politik toplumsallaşma sürecine yatırım yapılması önerilmekte, hatta daha da ileri gidilerek, sivil toplumla (gönüllü sektörle) boş yere zaman kaybedilmemesi tavsiye edilmektedir (Roßteutscher, 2002: 525).

Batı dışı modernleşme ve gelişme dinamiklerine sahip olan Türkiye gibi toplumlarda sivil toplum girişimleri ya “yerel toplumsal düzeyin böyle bir girişime elvermediği karamsarlığı ile” ya da “yakın veya uzak bir gelecekte Batı’daki düzeye ulaşılacağı iyimserliği ile” ele alınmaktadır (Yerasimos, 2002: 15). Yukarıdaki iki karşıt görüşle benzeştirebileceğimiz, sivil toplum incelemelerine hakim olan bu iki yaklaşım dışında bugün sivil toplum için yeni bir açılım geliştirmeye yardımcı olabilecek bir noktayı vurgulamak gerekir: Tüm toplumlara uyacak bir demokratikleşme modeli veya sivil toplum modeli yoktur. Bu çerçevede Birleştirici Demokrasi stratejisi de diğer tüm modeller gibi, Türkiye’deki devlet-sivil toplum-piyasa ilişkilerinde uygulanabilir bir model olmaktan çok, üçlü ilişkinin sivil toplum ve demokrasi merkezli yeniden kurgulanması, siyasa belirleme süreçlerinde sivil toplumun etkinliğinin artırılmasına aracılık etme potansiyeli açısından önem taşımaktadır. Yaklaşımların sivil toplum merkezli olmasının araçsal önemini yadsıyamayız. Ancak bu türden inceleme araçlarını kullanırken var olan sivil toplum yapılarını haddinden fazla yüceltmek ya da haksızlık yapacak kadar yok saymak yerine, kendi özgün koşulları içinde dönüşümlerini sağlayacak kanalları aramak gerekir. Farklı toplumların kendi özgül koşulları içinde ürettikleri politik kültür ve bu kültüre dayalı olarak ortaya çıkan kurumları vardır. Devlet-sivil toplum ve piyasa arasındaki ilişkilerinin de her toplumun kendi özgül koşulları içinde biçimlendiğini daha baştan kabul ederek, onu anlamaya, oturduğu temelleri, değişkenleri incelemek daha gerçekçi bir yaklaşımın ortaya konulmasını sağlayacaktır.

Kaynaklar:

Amin, A. (1996) “Beyond Associative Democracy”, New Political Economy, 1(3).
Baccaro, L. (2002) “Civil Society Meets the State: A Model of Associational Democracy”, International Institute for Labour Studies Discussion Paper Series No: 138, Decent Work Research Programme, Geneva. İnternet adresi:http://www.ilo.org/inst İnternetten Alınma Tarihi: Kasım 2002.
Bader, V. (2001) “Problems and Prospects of Associative Democracy: Cohen and Rogers Revisited”, Critical Review of International Social and Philosophy, 4 (1).
Bauman, Z. (2000) Siyaset Arayışı, Çev.Tuncay Birkan, İstanbul: Metis Yayınları.
Battaglini M., Cattacin S., Tattini V. (2001) “Reconnaissance et Coopération: Quelle Institutionnalisation de l’associationnisme ?”, Transnational Associations 2-3.
Belek, İ. (1997) Postkapitalist Paradigmalar, İstanbul: Sorun Yayınları.
Benhabib, S. (1999) “Müzakereci Bir Demokratik Meşruiyet Modeline Doğru”, (Der.) Seyla Benhabib, Demokrasi ve Farklılık: Siyasal Düzenin Sınırlarının Tartışmaya Açılması, Demokrasi Kitaplığı, İstanbul: WALD Yayınları.
Blomkvist, H. (2000) “Social Capital, Associations and Political Competition”, Paper for ECPR Joint Workshop 13: Voluntary Associations, Social Capital and Interest Mediation: Forging the Link, 14-19 Nisan, Kopenhag.
Bookchin, M. (1999) Toplumu Yeniden Kurmak, Çev.Kaya Şahin, İstanbul: Metis Yayınları.
Cohen, J. (1999) “Müzakereci Demokraside Usul ve Esas”, (Der.) Seyla Benhabib, Demokrasi ve Farklılık: Siyasal Düzenin Sınırlarının Tartışmaya Açılması, Demokrasi Kitaplığı, İstanbul: WALD Yayınları.
Cohen, J., Rogers, J. (1992) “Secondary Associations and Democratic Governance”, Politics and Society, 20 (4).
Çaha, Ö. (1995) “Bir Apartman Yönetimi Olarak Devlet”, Nehir, 21.
Davutoğlu A., vd. (2000) Türkiye’de Sivil Toplum Arayışları: İdris Küçükömer Anısına, İstanbul: WALD Yayınları.
Elberly, Don E. (Der.) (1994) Building a Community of Citizens: Civil Society in the 21st Century, Lanham: University Press of America.
Erdoğan Tosun, G. (2002) Demokratikleşme Perspektifinden Devlet-Sivil Toplum İlişkisi, İstanbul: Alfa Yayınları.
Esmer, Y. (1999) Devrim, Evrim ve Statüko: Türkiye’de Ekonomik, Siyasal ve Kültürel Değerler, İstanbul: Tesev Yayınları No:7.
Gellner, E. (1994) Conditions of Liberty: Civil Society and Its Rivals, New York: Penguin.
Giddens, A. (2002) Sağ ve Solun Ötesinde: Radikal Politikaların Geleceği, Çev.Müge Sözen, Sabir Yücesoy, İstabul: Metis Yayınları.
Hirst, P. (1993) Associational Democracy, (Der.)David Held, Prospects for Democracy, Cambridge: Polity Press.
Hirst, P. (1994) Associative Democracy: New Forms of Economic and Social Governance, Cambridge: Polity Press.
Hirst, P. (2002) “Renewing Democracy Trough Association”, Political Quarterly, 73 (4).
Kalaycıoğlu, E. (1998) “Türk Siyasal Sisteminde Değişim, Siyasal Patronaj ve Yozlaşma”, Yeni Türkiye, 4 (23-24).
Kaufman, J. (1999) “Three Views of Associationalism in 19th Century America: An Emprical Examination”, American Journal of Sociology, March, 104 (5).
Keyman, F. (2000) Türkiye ve Radikal Demokrasi: Geç Modern Zamanlarda Siyaset ve Demokratik Yönetim, İstanbul: Alfa Yayınları.
Korten, D. (2000) Civilizing Society, The Annual FEASTA Lecture, 4 Temmuz, Dublin. İnternet adresi:http://www.ratical.org/co-globalize/DKcivilizing.html İnternetten Alınma Tarihi:Ekim2002
Levin, A. (1992) “Soft on Capitalism: Prospects for Secondary Associations and Democratic Governance”, Politics and Society, 20 (4).
Lopez S. A. ve Petras J. (2001) “STÖ’lerin Muğlak Yardımı, Bolivya Örneği: Latin Amerikalı Bir Yaklaşım”, Sivil Toplum Örgütleri: Neoliberalizmin Araçları mı, Halka Dayalı Alternatifler mi?, Çev. Işık Ergüden, İstanbul: WALD Yayınları.
Marks, K. (1990) Louis Napoleon’un 18 Brumaire’i, Çev.Sevim Belli, Ankara: Sol Yayınları.
Mercer, C. (2002) “NGOs, Civil Society and Democratization: A Critical Review of the Literature”, Progress in Development Studies, 2 (1).
Mulgan, G. (1995) Antipolitik Çağda Politika, Çev.Abdullah Yılmaz, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
O’Donnell, B. (1999) Civil Society: The Underpinnings of American Democracy, Hanover, N.H.: University Press of America.
O’Neill, J.(2002) The Rhetoric of Deliberation: S
ome Problems in Kantian Theories of Deliberative Democracy, Res Publica, 8.
Perczynski, P. (1999) “Citizenship and Associative Democracy”, Paper presented at European Consortium of Political Research Annual Joint Sessions, Mannheim, Germany, 26-31 Mart. İnternet adresi:http://www.essex.ac.uk/ecpr/jointsessions/Manpaper/w20/perczynski.pdf İnternetten Alınma Tarihi: Kasım 2002.
Putnam, R. (1995) “Bowling Alone: America’s Declining Social Capital”, Journal of Democracy, 6 (1).
Roßteutscher, S. (2002) “Advocate or Reflection? Associations and Political Culture”, Political Studies, 50.
Rogers, M. (2001) “The Precursor to Deliberative Democracy”, Rockefeller College Review Working Papers Series, Issue 1, Number 1, Working Paper: 01-105-01, İnternet adresi: http://www.albany.edu/rockefeller/rockrev/0110501.pdf İnternetten Alınma Tarihi: Kasım 2002.
Sarıbay, A.Y. (2000) Kamusal Alan Diyalojik Demokrasi Sivil İtiraz, İstanbul: Alfa Yayınları.
Schmidt, M.G. (2001) Demokrasi Kuramlarına Giriş, Çev.M.Emin Köktaş, Ankara: Vadi Yayınları.
Stears, M. (1999) “Needs, Welfare and the Limits of Associationalism”, Economy and Society, V:28, N:4.
Streeck, W. (1992) “Inclusion and Secession: Questions on the Boundaries of Associative Democracy”, Politics and Society, 20 (4).
Tocqueville, A.de (1840/1990) Democracy in America, New York: Vintage.
Turan, İ. (1997) “Strong State, Weak Society, Mechanical Democracy: Turkey’s Democratic Predicament”, Working Paper No:1997/21, İstanbul: Koç Üniversitesi.
Ulzurrun, L.M.D. de (2002) “Associational Membership and Social Capital in Comparative Perspective: A Note on the Problems of Measurment”, Politics and Society, 30 (3).
Uslaner, E.M. (2002) “Civic Associations: Democratic Elixir or Democratic Illusion”, Prepared for the Joint Sessions of the European Consortium for Political Research, Workshop on “Rescuing Democracy: The Lure of the Associative Elixir,” University of Turin (Italy), March 22-27, 2002
Toprak, B. (1996) “Civil Society in Turkey”, (Der.) A.Richard Norton ve E.J.Brill, Civil Society in the Middle East –2, Leiden.
Warren, M.E. (2001a) Democracy and Association, Princeton: Princeton University Press.
Warren, M.E. (2001b) Civil Society and Good Governance, İnternet adresi:http://www.ex.ac.uk/shipss/politics/research/socialcapital/other/warrengovernance.pdf İnternetten alınma tarihi: Aralık 2002.
Warren, M.E. (2001c) Trust in Democratic Institutions, İnternet adresi:http://www.ex.ac.uk/shipss/politics/research/socialcapital/other/warrentrust.doc İnternetten alınma tarihi: Aralık 2002.
Wiarda, H.J. (2002) “Is Civil Society Exportable ? The American Model and Third World Development”, Non Profit Sector Research Fund Working Paper Series, Elektronik Versiyonu http://www.nonprofitresearch.org
Wolin, S.S. (1999) “Elle Tutulmaz Demokrasi”, Der.Seyla Benhabib, Demokrasi ve Farklılık: Siyasal Düzenin Sınırlarının Tartışmaya Açılması, İstanbul: WALD Yayınları.
Yerasimos, S. (2001) “Sivil Toplum, Avrupa ve Türkiye”, (Der. S.Yerasimos vd.), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik, İstanbul: İletişim Yayınları.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: