Türk Siyasal Kültürü: Halksız Siyaset

Demet Parlak
(21.07.2008)

3 Kasım seçimleriyle başlayıp, 22 Temmuz seçimleriyle devam eden ve AKP iktidarıyla birlikte şekillenen son dönem Türk siyasal alanın; çevre-merkez, laik-dinci, asker-sivil, otoriter-demokrat gibi bir dizi karşıtlıklarla belirlendiği herkes tarafından bilinen bir gerçekliktir. Mevcut siyasette yer alan ve her geçen gün bir yenisi eklenen karşıtlıkların, restleşmelerin, bildirilerin öznesi de, nesnesi de her zaman olduğu gibi yine devletin ta kendisidir. Devlet kurumları ve siyasal elitler arasında yaşanan çatışmalarla iki kutuplu hale getirilen politik alana; kurdukları iktidar ilişkileri doğrultusunda katılan yazarlar, akademisyenler, gazeteciler, işverenler vs. ise yine devletin çizdiği sınırların içinde kalarak, cesaretsiz ve cılız bir sesle taraf olma halindedirler. Peki devletin asıl var olma sebebi olan halk, ortaya çıkan bu iki kutuplu politik tablonun neresindedir?

Türk siyasal hayatında belirleyici ve baskın olan devlet, eğer topluma demokrasi gerekiyorsa demokrasiyi, din gerekiyorsa dini, laiklik gerekiyorsa laikliği, kapitalizm gerekiyorsa kapitalizmi getirmiştir. Bu sınırsız ve aşkın devlet anlayışı  kendi kutsadığı değerler doğrultusunda milliyetçi, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğüne saygılı, dini değerlere sahip ve haddini bilen makbul vatandaşlardan oluşan toplumu yaratmıştır. Söz konusu olan bu devlet ve halk prototipi bu çalışmada konu edinilen Türk siyasal kültürünün kodlarını anlamamıza katkı sağlamaktadır.

 

Siyasal kültürü en genel ifadesiyle, bir ulusu oluşturan bireylerin tutum, inanç ve duygularıyla o ulusa ait tarihin, kültürün ortaya çıkardığı kolektif sembollerin toplamı olarak tanımlayabiliriz. Bu tanım gereği simge, söylem, ideoloji ve eğitim gibi araçlarla devletten bireye ve topluma doğru olan bir aktarımdan söz edebileceğimiz gibi; bireyden topluma ve devlete yönelen inanç, talep, katılım gibi eylemler de söz konusudur. Bu iki yönlü aktarım seçkinler kültürü ve kitle kültürü olarak adlandırılan birbirinden farklı iki ayrı kültürün varlığına işaret etmektedir.

 Biliş seviyelerinin yüksek olması sebebiyle soyut düşünebilme ve mantıksal yargılara ulaşabilme yeteneğine sahip olan seçkinler; sembol ve ritüelleri manipüle ederek kitleye kendi çıkarımlarını empoze etmektedirler. Böylece, seçkinler kitle üzerindeki kontrollerini meşrulaştırır ve mevcut kontrollerini arttırırlar. Siyasal kültürü kitle kültüründen arındırmayı amaçlayan seçkinler; törenler, bayramlar, marşlar aracılığıyla kendi kültürlerini topluma dayatmaktadırlar.[1]

 

Yukarıda geniş anlamda yapılan tanımlamayı Tük siyasal kültürü özelinde irdelediğimizde; devletin milletiyle bölünmez birlik ve bütünlüğünü en kutsal amaç olarak dayatan Türk siyasal kültürü, bireyin ve toplumun üzerinde kurduğu mutlak hakimiyet sonucu önceliği ve üstünlüğü devlete tanımıştır.[2]Seçkinlerin biçimlendirdiği siyasal kültür toplumsal dinamiklerinden koparılmıştır. Spontane sosyalleşme ve bütünleşme sürecine yapılan bu müdahaleler ise uzlaşmacı ve barışçı anlayışın ölü doğmasına neden olmuştur. Böylece farklı olanı ötekileştiren ve daha da önemlisi ötekini kendi değerleri içinde sindirmeyi amaçlayan siyaset; yalnızca seçkinler arasındaki çatışma veya uzlaşmanın, bugün ise daha çok çatışmanın  alanı haline gelmiştir. Sancılı Cumhurbaşkanlığı seçimleri, 27 Nisan e-muhtırası, 21 Mayıs 2008 tarihli Yargıtay bildirisi ve bildirinin ardından hükümet tarafından yapılan açıklama, türbana ilişkin yapılması planlanan düzenlemeler ve AKP kapatma davası gibi  son dönemlerde tanık olduğumuz restleşmeler politik arenada karşımıza çıkan gerilimlerin örnekleri olarak sıralanabilir.

 

Türk siyasal kültüründe kendi kültür alanını “biz” ve “öteki” çatışması üzerine inşa eden seçkinler; “biz”i ulusal çıkar, kamu yararı, devletin bekâsı gibi kutsal ifadelerle kavramlaştırırken, “öteki”ni ise hain, bölücü, düşman olarak nitelemişlerdir. Toplumsal kültürü dışlayarak kendi kültürel değerlerini modern bir değişimin aracı olarak kabul ettiren seçkinler; siyasal alanı bireyin ve toplumun denetlenmesi ve sınırlanması için araçsallaştırmışlardır.

 

Kendilerini Türk siyasal kültürünün yegane öznesi  kabul eden seçkinlerin, Batı fikriyatını hazmederek toplumun fikir yapısını dönüştürmeyi amaçlayan Abdullah Cevdet’in[3] modernleşme yaklaşımını esas alarak laikliği resmi ideoloji olarak kabul etmesi,  bu çevrelerin ilerici-laik konuma yerleşmelerine yol açmıştır. İmparatorluktan Türkiye Cumhuriyeti’ne evrilen  devletin temel esasları arasında yer alan laiklik nosyonu, aklın özgürlüğünü sağlayacak felsefi ve kültürel ortamda tartışılmadan tarihsel determinizm neticesinde politik- hukuki bir düzeyde tanımlanmış ve seçkinci bir yöntemle halka empoze edilmiştir. Reformların karşısında olan taşralı ve İslami değerlere sahip halk kesimleri ise gerici ve anti-laik bir nitelik kazanmıştır. Ülkeyi İslami gelenekten kurtarıp çağdaş Batı’ya yaklaştırdığına inanan laik seçkinler, batılılaşma ideolojisi karşısında irtica olarak tanımladıkları dini; kitleleri birleştirme ve muhalefet gücüne sahip bir tehdit olarak algılamıştır.[4] Kemalist ilkelere bağlı laik kadrolar; dinsel, kültürel istek ve çıkarların demokratik toplumlarda meşru bir baskı grubu olabileceği gerçeğini reddetmiştir. Ancak 1946’da çok partili rejime geçişle birlikte oy alabilme saikıyla birtakım dini taleplere kulak vermek durumunda kalan politik kurum ve aktörler; dinsel baskı gruplarının iktidar üzerindeki denetim işlevini gerçekleştirmesine katkıda bulunmuştur.[5] 1960’lara kadar siyasi sahada varlığını koruyan laik-anti-laik, ilerici-gerici şeklindeki kutuplaşmalara; yaşanan siyasi, toplumsal ve ekonomik dönüşmeler neticesinde 1970’lerde ise sağ-sol ayrımı da eklenmiştir.

 

12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında seçkinler, kendi değerlerini halka empoze ederek siyaseti, ekonomiyi ve sosyal yaşamı belirleme gayreti içine girmişlerdir. Bu defa dönemin siyasi eliti, tüm partileri kapatıp, ülkedeki tüm kutuplaşmaları din temelli bir potada eritebileceğine inanarak; Kemalist gelenekten ciddi bir kopuşu sergilemiş; Sünni İslam’ın bazı kesimlerini açık bir biçimde desteklemiştir. Bu süreçte siyasi erki elinde bulunduran kesimler; sosyalizme ve sola karşı bir tepki olarak, muhafazakâr sağ kanat entelektüelleri tarafından Ziya Gökalp’ı referans alan ve Türk milliyetçiliği ile İslami ilkeler arasında bir bağ kuran Türk-İslam sentezini resmi ideoloji olarak benimsemiştir.[6] 1983 yılında Beşinci Beş Yıllık Kalkınma Planı dâhilinde Devlet Planlama Teşkilatı tarafından hazırlanan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür ve eğitim politikasını belirleyen Milli Kültür raporuyla Türk-İslam sentezi devlet nezrinde kabul görmüştür.[7] Dini kültürün özü; kültürü de dinin formu olarak benimseyen ve ahlak-kültür gibi tarihi kökleri olan, ortak bir hafızaya ait üst yapı kurumlarını planlamayı hedefleyen Milli Kültür raporunda; ”Birinci Dünya Harbi sonunda yıkılarak artık kesinlikle ortadan kalktığına inanılan Osmanlı Devleti, dinin bütünleştirici ve dağılmayı engelleyici rolü sayesinde İstiklal harbini kazanarak yeni bir devletin, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşuna imkân vermiştir”[8]şeklindeki normatif bir tarih algısı tahayyül edilmektedir. Pozitivist ve maddeci felsefe öğretilerini reddeden Milli Kültür raporu doğrultusunda siyasi erk, Althusser’in devletin ideolojik aygıtları olarak kavramlaştırdığı din ve eğitim kurumları başta olmak üzere toplumun her alanında Türk-İslam sentezini yaygınlaştırmayı görev edinmiştir.

 

Zaman zaman kullandığı araçların değişmesine rağmen, devletin bölünmez bütünlüğü amacından ödün vermeyen hakim siyasi kültür; toplumun güvenliğini kutsayan monolitik anlayış dahilinde, denetimi elinde tutmak için içeride veya dışarıda sürekli düşmana/düşmanlara ihtiyaç duymuştur.[9] Kurulan düzenin bozulacağı korkusu içinde ne zaman ve nereden geleceği belli olmayan, daimi bir tehdit algısını besleyen bu yapı; bireye olduğu kadar topluma da güvensizlik karakteristiğini yerleştirmiştir.

 

Türk siyasal kültüründe meşruiyetini toplumsal birlik ve beraberliği gerekirse “halka rağmen halk için” korumak ilkesinden alan devlet; vatandaşının tepkisini, siyasal tutum ve davranışlarını kendisinin çizdiği sınırlar dahilinde ve yine izin verdiği olanaklar doğrultusunda göstermesine müsaade etmektedir. İşte tam da bu nedenle ellerinde Türk bayraklarıyla laikliği korumak için meydanlara çıkanlara ya da İstanbul’un fethinin 555. yıldönümü dolayısıyla Sivas’ta yapılan etkinliklerde mehter marşı eşliğinde, erkeklerin önde kadınların arkada yer aldığı yürüyüşe katılanlara[10] karşı devletin herhangi bir müdahalesi söz konusu değilken;  1 Mayıs’ta İstanbul’da cop yiyen, yerde sürüklenen, biber gazı atılan insan manzaralarıyla karşılaşmaktayız. Yine aynı nedenlerle hâkim siyasal kültürün kırmızı çizgilerini geçmeden kalemini kullanan yazarlara, gazetecilere, akademisyenlere ve toplum önderlerine ise ses çıkarılmamakta hatta bu davranışları takdir edilmektedir.

 

Türk siyasal kültüründe süregelen ilişkilerin, kavramların ve çatışmaların beslediği bugünün politik alanında yaşanan kutuplaşmalarda halkın, kendi değerlerini, fikriyatını ve özgür iradesini kullanamadığı gün gibi ortadadır. Toplumun yaşam koşullarını, bugününü ve yarınını belirleyen siyasi alanda bireylerin karar mekanizmasına katılım kanallarının kapalı olması, araçsallaştırılan siyaset mentalitesinin devamı niteliğindedir. Devletin kendi içerisinde yarattığı siyasi gündem halkın kendi gündeminin ötesinde hatta onu yok sayarak ve yok ederek baskın ve belirleyici hale gelmiştir. Bugün için olduğu kadar gelecek kuşaklar açısından da emeklilik hakkını, sağlığa erişim hakkını ciddi anlamda tahrip eden ve neo-liberal politikaların devamı niteliğindeki Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanun Tasarısına karşı, hak ve çıkarlarını korumak isteyen emekçilerin, 14 Mart 2008 günü ‘Herkese Sağlık Güvenli Gelecek’ başlığıyla düzenlenen geniş katılımlı yürüyüş vasıtasıyla iktidara taleplerini duyurmak istemeleri[11]; yine aynı gün Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın  AKP’nin kapatılması için açtığı davanın gölgesinde kalması toplumun gündeminin devletin gündemine fedâ edildiğinin en açık göstergesidir.

 

Kurumlar ve elitler arasında yaşanan çatışmaların doğurduğu iki kutuplu politik ve kamusal alanın değişmesi ve toplumda hoşgörü, uzlaşı ortamının gelişmesi ancak bireylerin hak ve menfaatlerini korumak, kendi düşünce ve kanaatlerini açıkça ifade etmek amacıyla politik alana katılımı ve katılım kanallarını açık tutan siyaset algısıyla mümkün olabilir. Aksi halde siyaset yalnızca politikacılar tarafından kullanılan yönetme ve hitabet sanatı, toplum ise yönetilmeye ve yönlendirmeye muhtaç kitle olarak kalmaya mahkumdur.

 

 

 

KAYNAKÇA

 

Bruinessen Martin Von, Kürtlük, Türklük, Alevilik, 6. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları

 

Çetin Halis, Türk Toplum Sözleşmesi, Ankara: Lotus Yayınevi, 2004

 

Radikal, Sivas’ta İstanbul’u böyle fethettilerhttp://www.radikal.com.tr/Default.aspx, 25. 05. 2008

 

Sarıbay Ali Yaşar, Siyasal Sosyoloji, İstanbul: Der Yayınları, 1998

 

Sendika.Org, SSGSS: Mutabakat yok, eylem var!http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=16152, 30.03.2008

 

Timuroğlu Vecihi, Türk-İslam Sentezi, Ankara: Başak Yayınları, 1991

 

Toprak Binnaz, Dinci Sağ, Geçiş Sürecinde Türkiye içinde, der. İrvin Schick-E. Ahmet Tonak, 2. Baskı, İstanbul: Belge Yayınları, 1992

 

Ünüvar Kerem, Abdullah Cevdet, Tanzimat ve Meşrutiyet’ in Birikimi, İstanbul: İletişim Yayınları, C.1, 5. baskı, 2003,

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: