Din ve dünya

Din eksenli bir eğitimle, gençleri eski dünya yaşam biçimine göndermek, tarihin akışına ters düşmektir. 21. asırda, din eğitiminde ısrar edenler, bu eğitimin neden olacağı zihinsel ve bedensel eğrilikleri görmezden gelenlerdir.

Hükümetin yeni bir eğitim politikasıyla, bir taraftan, imam hatip okullarının orta kısmının yeniden açılmasını düşünmesi, diğer taraftan tüm okullarda Kuran, Siyer-i Nebi ve Arapça derslerini seçmeli olarak koymayı planlaması üzerine, bu yazıyı gerekli gördüm. Teolojiden felsefeye geçmiş bir akademisyen olarak, din merkezli bir dünya görüşü hakkında düşündüklerimi, özetle belirtmeye çalışacağım. Bunu yapmadan önce, bir noktayı açıklamak isterim: Dini inancını, herkese kabul ettirmeyi kendine dava edinmeyen bir mütedeyyin, yapacağım eleştirinin dışındadır.

İki hedef olursa 
Dini, dünya ötesinde, başka bir yaşamın öğretisi olarak ele alırsak, dünya ile zıt anlama gelir. Dinden, dünyadaki yaşamı, yine, dünya ötesinden gelen kodlarla düzenlemeyi kastediyorsak, yine dünya kavramına ters düşer. Dünyadaki yaşamamızı tanrısal bir kaynağa başvurmadan yaşamamız mümkündür. Din, böyle bir yaşantının eksik ve erdemsiz olacağını iddia eder. Dünyadaki mutluluk hedefine, uhrevi mutluluğu da ekleyerek, önümüze ikili bir amaç koyar. Ancak bu, basit bir formül değildir. Çünkü dünyadaki mutluluk hedefi, dünya sınırları içinde kalarak ve başka bir hedef eklememek şartıyla elde edilebilir. Bilinmeyen, başka bir yaşantının ilke ve pratikleri bu hedefe eklendiği zaman, ya bir çelişkiye yol açacak ya da ona paralel, asıl amaca zarar vermeyen bir seyir olacaktır. Bu ikinci durum, inanmayan için gereksiz bir sorundur. İnanmadığı halde ikinci bir amacı fuzuli ve akla aykırı bulacaktır. İnanan için ise, bu ikinci amaç, onun dünya saadetini engellemediği müddetçe, başka bir deyişle, onun dünyevi eylemlerine müdahale etmediği müddetçe, sürdürülebilir, ikincil, bir diğer hedeftir. Ancak bu inançlı insan, iki sorunla karşı karşıya gelecektir: a) Bu ikincil hedefe akli bir gerekçe getiremeyecektir. Bu hedef için ortaya koyduğu söz ve eylemler, akil bir kimse nezdinde anlam bulmayacaktır. b) Dinden kastımız Hıristiyanlık ve İslam gibi semavi dinler ise, bu dinler, insanın her türlü dünya işine müdahale eder. Hatta dünya yaşamını, ahiret yaşamı için araç kılarlar. Çünkü asıl amaç, öbür dünya saadetidir. Peşpeşe gelen bu cümlelerden şu sonuca gelmek istiyorum: Bu dünyada mutlu olmak bizim birincil hedefimiz ise, buna ikincil bir hedef ekleyemeyiz. İkili hedefin, dünya mutluluğuna zarar vereceği barizdir. Öbür tarafta (ahirette) ne kazandıracağı da tartışmalıdır. Bu sebepledir ki, gerçek dindarlar, dünya saadetinden vazgeçenlerdir. Ahireti dünyaya tercih edenlerdir. Bu dünya yaşamını bir çile dönemi olarak algılayanlardır. Asıl saadet için sabrederler. O hedefe, öbür dünyada kavuşacaklardır. Peki, bu dünyada mutlu olan dindarlara ne dersiniz diye sorulursa, “sadece dünyevi amaçlarını yerine getirmişlerdir” derim. Gerçek müminler, dünya saadeti için çalışan dindarlara şüpheyle bakmışlardır.

Akıl neden var? 
Peki, yalnız dünyada kalarak, dünya ötesi bir kaynaktan emir almadan erdemli yaşamak mümkün değil mi? Pekâlâ mümkün. Başka bir dünyanın varlığına inanmadan, sırf bu dünya mutluluğu için çabalamak, insanın doğasına aykırı bir durum değil. Aksine, doğası gereğidir. İnsanın bedensel ve zihinsel donanımı, mevcut dünyada, yeteneklerini sergilemek, başarılı ve mutlu olmaya yöneliktir. Başka bir dünya için mücadele verince, ne tür çelişkilere düşebileceğini az çok belirttik. Hem dünyayla sınırlı kalmak, her türlü kötülüğü mubah görmek değildir. Çalıp çırparak, haksızlık edip zulmederek mutlu olmak mıdır dünyevi kalmak? İlahi emirden mahrum kalırsak, bize kötülüğün kötü olduğunu söyleyecek başka bir makam yok mu? İnsanoğlu ahlakın ilkelerini dinden mi öğrendi, yoksa aklın bizzat kendi doğasından mı? Dini olmayan toplumlar, ahlakın kodlarından yoksunlar mı? Bütün insanlara bahşedilmiş akılla, insanların doğruyu bulması, iyiyi kötüyü ayırt etmesi, daha tanrısal bir plan değil mi? İlahi adalete daha yakışır bir durum değil midir? Aklın bu merkezi işlevi, din otoriteleri tarafından da tescil ediliyor. Öyle ki, bazı ileri gelen İslam uleması, akıl ile nakil çeliştiğinde, aklın hükmünün geçerli olduğunu ileri sürmüşlerdir. Aklın bu ilahi ve evrensel özelliğini belirtmemdeki kastım, dinsel öğretiye referans vermeyen seküler eğitimin, ahlak ve erdemden yoksun olmadığını belirtmek. Tüm insanları barışa kavuşturacak bir dünya görüşü de, ancak insanlığın müşterek kültürüne dayanan seküler bir dünya görüşü olabilir. Bir dinin ilkelerine dayanan bir yaşam biçimi, her halükarda, diğer insanları dışlayan, ikilik yaratan bir dünya görüşü olacaktır. Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi, seküler bir felsefenin ürünüdür. Ama hiçbir din bu mertebeye ulaşamadı. Dinlerin birbirine barışık olduğu dönem de, Modernite’nin yarattığı bir dönemdir. Dinler, tarih boyunca, bu son asırdaki kadar barış içinde kalmamışlardı.

Eski dünyaya göndermek 
İçinde bulunduğumuz asır, inancın hâkimiyetini yitirdiği bir zamandır. Yerini bilgiye ve gerekçeli anlayışa bırakmıştır. Ortaçağda toplumun ancak yüzde 1’i okuryazardı. İyilikler ve doğrular, inanç biçiminde kitlelere aktarılırdı. Doğru olan da buydu. Dinler bu görevi yerine getirdiler. İnsanlığa yapacakları hizmeti yaptılar. Çağımızda ise, eğitimsiz bir toplum çağın gerisinde kalır, yaşayamaz. Böyle bir topluma doğruları, inanç biçiminde vererek, onları ikna etmek gayet zordur. Onlara doğruların, iyinin ve kötünün gerekçelerini, rasyonel bir söylemle anlatmak bir zaruret halini aldı. Bu sebepledir ki, eğitimli toplumlarda inanç, önemini yitirdi, okuryazarlığın ve eğitimin yetersiz olduğu yerlerde ise, etkinliğini sürdürüyor.
Bana öyle geliyor ki, ölümden sonra başka bir yaşam söz konusu ise bu, tüm insanlar için bir sürpriz olacaktır. Bu yenidünyada, kimin nasıl bir hayata layık olduğuna ölçüt olarak, bu dünyadaki erdemli mutluluğun esas alınması gerekir. Yani dünyada iken diğer dünya için çalışanın amelleri değil, bu dünyanın saadeti için çalışan, bunu erdemlerle süsleyen ve öbür dünya için hiçbir fikri olmayanın amelleri.
Ayrıca, insan aklının dinamik yapısı gereği, ulaştığımız kültürün, bilim ve teknolojinin seviyesi, geçmiş zamanlara göre daha gelişmiş ve mütekâmildir. Dinsel yaşam, tarihsel seyir içinde yerini, yeni seküler dünya yaşamına terk etti. Din eksenli bir eğitimle, gençleri eski dünya yaşam biçimine göndermek, tarihin akışına ters düşmektir. İnsanlık, mevcut bilim ve bilinçle, ilahi hikmete, eskiye göre daha yakındır. 21. asırda, din eğitiminde ısrar edenler, böyle bir eğitimin neden olacağı zihinsel ve bedensel eğrilikleri görmezden gelenlerdir. Muasır medeniyetin nimetlerini gözardı edenlerdir. Muasır değerleri değerlendirmede, sadece, yan ürün olarak, sebep olduğu kötülükleri esas alanlardır.

YASİN CEYLAN: Prof. Dr., ODTÜ, Felsefe

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: