Modern Dünyada Mahremiyet: Bir Modernite Eleştirisi

GİRİŞ

İnsanlığın tarihi bir bakıma değişimin tarihidir. İnsanoğlu dünya ile tanıştığından bu yana dünyayı ve kendisini değiştirmektedir. Bu değişim bazen toplumların evrim sürecinde kendiliğinden (spontane) olurken bazen de kurgulayıcı bir aklın yaptığı çalışmalar neticesinde olmuştur. İnsanlığın tarihini, yani değişimin tarihini okuduğumuzda; en sert ve radikal değişimin toplumsal örgütlenme biçiminde yaşandığını görürüz. Geleneksel olarak ifade ettiğimiz, yüz yüze ilişkilerin belirleyici olduğu, kapalı toplum yapısından çıkıp modern olarak ifade ettiğimiz toplumsal yaşayış biçimine geçiş insanlığın belki de en sancılı ve sorunlu değişim süreci olmuştur, hala da olmaktadır. Toplumsal gerçekliğimiz özellikle de son iki yüz yıldan beri farklı bir değişim yörüngesinde biçimleniyor. Toplumsal gerçekliği belirleyen dinamikler siyasi ve sosyal süreçler sonunda tasfiye ediliyor, dezenformasyona uğruyor. Meseleyi Türkiye üzerinden okuduğumuzda bahsi geçen bu dinamiklerin tekkeler, medreseler, cemaat yapısı gibi kurumsallaşmış yapıların olduğu düşünülebilir. Ancak bu değişim kurumların çok daha ötesinde bir anlam ifade etmektedir. Toplumsal gerçekliğimize rengini veren, hatta toplumun kodlarını belirleyen moral değerler de bu süreçten nasibini almaktadır. Bu çalışmada geleneksel toplumlarda oldukça önemli bir yer tutan “mahremiyet” kavramının modernite eşliğinde geçirdiği değişim süreci izlenecektir. Gerek sosyal bilimler bağlamında gerekse de toplumsal pratikler bağlamında bu değişim ve sonrasında ortaya çıkan sorunlar tahlil edilmeye çalışılacaktır.

Modernite Kavramı

“Mahremiyet” in dönüşümünü okumaya geçmeden önce modernitenin ne olduğu üzerine düşünmek gerekli görünüyor. Toplumumuzun değişim trendini belirleyen başat unsur olan modernitenin ne ifade ettiğini anlamadan bu süreci sağlıklı olarak okumak çok da mümkün olmayacaktır.

Sosyal bilimlerin doğasından kaynaklanan bir tanımlama sorunu modernitede de karşımıza çıkmaktadır. Kavramın tarihsel anlamına değinmeyi sonraya bırakarak etimolojik bir analiz yapacak olursak karşımıza modern kavramı çıkacaktır. Gelenekselin karşıtı olarak, yeni olan, en son olan, içinde yaşanılan dönemde genel kabul görmese bile böyle bir potansiyel taşıyan ve olumlu imajı olan[1] şeklinde tanımlanan modernden sonra daha işlevsel görünen modernizmi incelemek gerekmektedir. Modernizm, Aydınlanma düşüncesi eşliğinde okunması gereken bir olgudur. Aydınlanma ile birlikte gelen bir dönüşüm, sekülerizm ve hümanizm gibi değerler üzerine oturtulmuş bir yaşam biçimidir. Modernizm insanın özgürlüğünün dinde değil bilimde olduğu iddiasıyla ortaya çıkmış, insan aklını keşfettikçe dinin de toplumsal yaşamın dışına kendiliğinden çıkacağını iddia etmiştir. Ancak modernizm insanın aklını keşfetmesini bekleyecek kadar sabırlı olmamıştır. Dinin toplumsal alanın dışına itilmesi için birçok proje geliştirmiş, toplum mühendisliği yapmıştır.

Moderniteyi anlamlandırmak için yalnızca kavramın etimolojik incelemesi yetersiz kalacaktır. Kavramın tarihselliği asıl anlamını da içinde barındırmaktadır. Tarihsel olarak modernliği niteleyen şeyin ne olduğu konusunda ortak bir kanaat yoktur. Bazıları eşitlik gibi tekil türden soyut olguları, bazıları ulus-devlet gibi somut kurumsallaşmaları, bazıları demokrasiyi, bazıları liberalizmi ölçek olarak almaktadır.[2] Temeline neyi koyarsak koyalım modernitenin tarihselliğini öncelikle Rönesans üzerinden okuyabiliriz. İlk nüvelerini bu Rönesans’ta gösteren modernite, doruğuna ise 18. Yüzyıl aydınlanma düşüncesi ile varmıştır. 20. Yüzyıldan bu güne ise daha farklı evrimler geçirerek gelmiştir. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki moderniteye en güçlü dirençlerin gösterildiği dönem de yine 20. Yüzyılın ikinci yarısından bu güne kadar olan dönemdir.

Moderniteyi tanımlamak sosyal bilimlerde oldukça güç bir çabadır. Literatürde bulunan tanımların birkaçından bahsetmek bir çerçeve sağlayacaktır. Gıddens, moderniteyi; Avrupa’da yaklaşık 17. Yüzyıl civarında ortaya çıkan, zamanla tüm dünyaya yayılan toplumsal değerler sistemine ve organizasyonuna verilen isimdir[3] diyerek tanımlıyor. P. Berger ise “Batının kendi üstünlüğüne inanmasını sağlayan bir zihniyet oluşumudur.[4]” Diyerek bir tanım ortaya koymuştur. Bu tanımlardan hareketle modernitenin bir zihniyet projeksiyonu, bir dünya görüşü hatta bir ideoloji olduğunu bile söylemek mümkündür.

Gelenek ve Modern Arasında “Mahrem”

Çağdaşlaşma, salt düzeyde bilimsel ve teknik gelişmelerin doğurduğu veriler değildir. Aynı zamanda bireylerin ve toplumların bilinç algılayışlarında oluşan yeni farklılaşmaları ve yeni davranışları da dile getirir.[5] Geleneksel olanın olumsuzlandığı, modern –çağdaş- olanın ise peşinen bir olumluluğa sahip olduğu modern zamanlarda gelenekselin değerleri de dönüştürülmesi gereken, “çağa ayak uydurması” beklenen değerler olarak sunulmaktadır. Bu değerlerin en başında da mahrem gelmektedir. Mahremiyet kelimesi Arapça mahrem kökünden gelir. Bir şeyin gizli hali, gizli yönü demektir.”Özel alan” dan daha kapsamlı bir anlamı ifade eden mahremiyetin, içerdiği anlamda dini bir hava olduğu gözden kaçmamaktadır. Bunun nedeni kelimenin Arapça olması değil, ilahi buyruklarla çizilen sınırların ihlali olmasındandır. Yani mahrem olan alanın belirlenmesinde salt bireysellik yoktur, ilahi belirleyiciliğin de egemen olduğu bir alandan söz edilmektedir. Mesela mahrem kelimesinin kendisine saygı duyulan şey, yani “kadın” anlamını da içermesi, özel olarak “kadın” olgusuna dair bir ilahi belirleyiciliği de içerir.[6]

Kadim toplumlarda yaşamın her alanında –mimaride, sanatta, ticarette- hâkim olan mahremiyet, modernitenin dönüştürme tutkusu karşısında direnç gösterememiştir. Modern kentlerde bunun izini sürdüğümüzde en başta mimaride mahremiyetin ortadan kalktığını görürüz. Geleneksel toplumlardaki ev mimarisi; girişte “avlu” olarak tabir edilen bir alanı olan, pencereleri çok büyük olmayan, bir çeperle örülmüş biçimdedir. Günümüz mimarisi ise bunun tam zıddı olarak mahrem olanı ifşaya dönük olarak tasarlanır. Daha sonrasında ise sanat anlayışlarında kadının merkeze oturtulması ile mahremiyet bağları çözülmeyi sürdürmüştür.

Esasen mahremin dejenere olmasını başlatan süreç mahremin bilgiye konu olmasıdır. Yalnızca anlama çabasına dayalı felsefi bir uğraş olarak mahremin bilgiye konu olmasında elbette bir beis yoktur. Nihai olarak evrendeki her şey felsefenin konusu olabilir, çünkü felsefe bir anlama çabasıdır. Ancak bu çaba yalnızca mahremin anlaşılması olmamış, bir dönüştürme eğilimi taşımıştır. Yukarıda da ifade edildiği gibi mahremiyet bir aşkınlığı, metafizik boyutu olan bir olgudur. Dolayısıyla mahremin anlaşılması çabası ve bunun için yapılan tartışmalar bu zeminde olmak zorundadır. Ancak modern bilgi anlayışı mahremi bu metafizik temellerinden soyutlamış, dünyevileştirmiştir. Rasyonel olmayanın bir değeri olmadığı modern bilgi anlayışında, inanç formuna dönüşmüş olan mahremin bilgisi de dönüştürülmesi gereken bir alan olarak algılanmıştır. Buradan hareketle modern bilginin inancın da yerini almak istediği anlaşılabilir.

Mahremin Kamusallaşması

İlahi dünlerin tamamı gerek bu dünya yaşamına ilişkin gerekse öte dünyaya ilişkin bir dizi kurallar bütününü ifade eder. Bu kurallar bütünü de meşruiyetini ilahi bilgi anlayışından alır. Bu meşruiyet zeminin şüphesiz ki vahiydir. Toplumsal yaşam, bireyin özel yaşamı ve siyasal alan bu kurallar bütünün hitap ettiği alanlardır. Modern bilgi anlayışıyla beraber ortaya çıkan modern ulus devlet de dinin düzenlediği tüm alanlara ilişkin kendi kurallar manzumesini geliştirmiştir. Elbette ki dinin kadim olarak hâkim olduğu bu alanları dünyevileştirme süreci basit olmamıştır. Günümüzde yaşanan tartışmaların birçoğunun zemininde de bu gerilim vardır. İşte kamusal ve özel alana hâkim olmak isteyen modern devlet, bu alanları kontrol altına almak istemiş, bu da mahremin ifşası sonucunu doğurmuştur. Modern devlet, bireyin her şartta göz önünde olmasını ister ki üzerinde hâkimiyet kurabilsin.

Mahremin kamusallaşmasının üç sacayağı olduğu söylenebilir. Bunlar; siyaset, sanat ve modern bilgidir.[7]Modern devletin siyaset anlayışı, tehdit algılarına dayalıdır. Bireyin özel alanı da bundan muaf değildir. Kendisine tehdit oluşturma ihtimaline karşı, özel alandaki mahrem kamusallaşmalıdır anlayışı mevcuttur. Bu kamusallaşmasının sonucu da insan bedeninin metalaşması olmuştur.

Esasen bu görünürlükçülük –özelin kamusallaşması- modernitenin en temel unsurlarından birisidir. Kadim kültürlerde ise bunun zıddı olan mahremiyet ailesel ve özel hayatın dayanak noktalarından birisidir. Modern kültür, başkasına kapalı bir özel hayat iddiasına rağmen mahrem alanları kamusala açmıştır. O, paradoksal olarak, bir taraftan başkalarıyla paylaşmak zorunda olmadığımız bir özel alandan söz ediyor, diğer taraftan özelin tüm olgularını deşifre ediyor.[8]

Türk Siyasi Yaşamında Mahremin Dönüşümü: Kemalizm

Türk siyasi yaşamında mahremiyetin dönüşümünü, Türkiye’nin modernleşme projesi olan Kemalizm üzerinden okumak gerekmektedir. Her şeyden önce belirtmek gerekir ki Türk siyasi yaşamına modernitenin girişi bir tercih değil bir dayatmadır. Toplumsal kodların en temel belirleyici olan İslam, geleneğe de rengini vermiştir. Yani gelenek demek bir bakıma İslam demektir. Gelenekle mücadeleye giren modernleşmeciler doğal olarak İslam’ın kurumsallaşmalarına ve olgularıyla mücadele etme gereği duymuşlardır. Meselenin konumuza bakan yönü ise bu modernleşme projesinin insanla toplum, özelle kamusal arasındaki tüm barikatları kaldırmış olmasıdır. İslam, bu noktada, giyimde, mimaride, sanatta tüm perdeleri şeffaflaştıran bu modernleşme karşısında tek direnç unsuru olmuştur. İslam’ın gösterdiği dirençler bir başka çalışmaya konu olacağından burada yalnızca meselenin bu boyutunun varlığını vurgulayıp bırakıyoruz.

Kemalist modernleşme projesi iktidarını kadın üzerinde kurmaya çalışmıştır. Yani kadın bu süreçte modernleşmenin simgesi haline gelmiştir ve batılı değerleri Türkiye’ye taşırken kadını elinden geldiğince değiştirmiştir. Gelenekler ve özellikle de İslam karşısında Batı evrenselciliğini seçen batıcı seçkinler, batı evrenselciliğe ulaşmanın tek yolunun kadının İslami gelenekten koparılarak özgürleşmesini n olduğunu savunurken, muhafazakâr akımlar kadına ilişkin geleneklerin bozulması girişimlerine şüpheyle ve yer yer tepkiyle bakmışlardır.[9]

Günümüzde de hala devam eden bu modernleşme tartışmaları, son yıllarda başörtüsü üzerinden yapılmaktadır. Başörtülü üniversite öğrencilerinin kamusal bir figür olarak ortaya çıkmasına gösterilen tepkiler tartışmanın odağını oluşturmaktadır. Kadının kendini dış dünyaya karşı tanımlamasının bir aracı olan ve aynı zamanda zihinde oluşan dindarlığın bedene yansıması olarak da yorumlanabilecek olan başörtüsünün kamusal alanda yer alması, kültürün de vücudunun içine bakmak isteyen Kemalist modernleşme projesinden kabul görmemiştir, görmemektedir. İster muhafazakâr olarak tanımlansın, ister İslamcı olarak; başörtüsünün arkasında duran hareketlerin temel çıkış noktaları günlük siyasi kaygılar veya kamusal alanda yer almak değildir. Esas kaygı modernite karşısında son kaleler olan aileyi ve kadını muhafaza etmektir. Çünkü başörtüsü, modernitenin yukarıda belirtilen kültürün içine bakma isteğinin önündeki son engeldir.

Sonuç

Modernleşme süreci tüm değişim süreçleri gibi sancılı olarak yaşanıla gelmiştir. Bu süreç kesintisiz olarak devam etmektedir, yalnızca neyin üzerinden sürdüğü değişim göstermektedir. Geçmişte bu tartışmalar sinema üzerinden, mekân üzerinden, bilgi anlayışı üzerinden olduğu gibi günümüz perspektifinden bakıldığında başörtüsü, içki, eğitim gibi konular üzerinden sürmektedir. Özellikle de cumhuriyet yönetiminin benimsediği modernleşme çizgisi bu tartışmaların zemini konusunda belirleyici olmuştur. Bu modernleşme hareketi “kendi çocuklarına” karşı zaman zaman oldukça sert ve acımasız davranabilmiştir. Örtülü kadının da, İslamcının da içselleştirilmiş olduğu, sisteme ortak edildiği ve dikkate alındığı bir anlayış ise ortak temennimiz olmalıdır.

Murat KARAMAN

Magrib Enstitü

 

 


[1] Ömer Demir, Mustafa Acar, Sosyal Bilimler Sözlüğü, Ankara: Adres Yayınları, 2002, s.288

[2] Mustafa Aydın, Moderniteye Dışarıdan Bakmak, İstanbul, Açılım Kitap, 2009, s.17

[3] Anthony Giddens, The Consequences of Modernity, Standford University Press, Stanford, 1990, s. 1

[4] Mustafa Aydın, a.g.e. s. 21

[5] Ergün Yıldırım, Türkiye’nin Modernleşmesi ve İslam, İnsan Yayınları, İstanbul, 1995, s.9-10

[6] Mazhar Bağlı, Modern Bilinç ve Mahremiyet, Perşembe Kitapları, İstanbul, 2000, s.174

[7] Mazhar Bağlı, a.g.e. s.236

[8] Mustafa Aydın, a.g.e. s.43

[9] Nilüfer Göle, Modern Mahrem, Metis Yayınları, İstanbul, 1991, s.49

 

http://magrib.org/modern-dunyada-mahremiyet-bir-modernite-elestirisi/

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: