Sol İslam, İslam`ın Solu, İslam Düşüncesinde Sol

 Kenan ÇAMURCU
 

 

NTV’de yayınlanan “Sol İslam” isimli dosyada -kendi hesabıma- ifade etmeye çalıştıklarımın, programın kısıtlı süresi içinde mecburi kısaltmalar nedeniyle maksadın hilafına yorumlandığını gördüm. Mesela Posta Gazetesi yazarı Erdoğan Aktaş, 30 Haziran’da internethaber.com’da da yayınlanan yazısında, hatalı bir yorumla, söylenenlerden İslam’ı sola oturtmaya çalıştığımı çıkarmış. Başka eleştirileri de dikkate alarak konuyu bir kez daha yazmamın yararlı olacağı kanaatine vardım. (“Sol İslam” meselesi, “AK Parti’nin Stra-trajik Meseleleri” isimli kitabımda yer alıyor.)

 

Her şeyden önce bu meseleyi bir din olarak İslam’ın değil, mü’minlerin İslam’dan anladıkları ve bu anlayışlarla kendilerine dünyevî gerçeklik kurdukları düşünce (İslam düşüncesi) alanında konuştuğumuzu bilmemiz gerekiyor. Dolayısıyla sol ve sağ gibi politik kavramlar da ancak İslam’ın sosyolojisinde geçerli olabilecek düşünce faaliyeti ve tutumlardır. Yine modern politik tariflerin kavramları olarak sol ve sağı İslam düşüncesi içinde kullanabilmemizin mümkün yolu, bugünden geçmişe doğru bu politik tutumların temsil ettiği ilkeleri tesbit edip bir gelenek kurabilmektir. Tıpkı fıkıh, hadis, siyer, tefsir ve diğer disiplinlerin ortaya çıkış tarihlerinden geriye doğru giderek kendilerine gelenek kurdukları gibi.

 

Bu bakımdan “sol İslam” veya “İslam solu” derken aslında daha çok “Müslüman solcu”yu kasdetmiş oluyoruz. Çünkü söylenen, dinin bizatihi kendisiyle ilgili değil, tezahürlerinden biriyle alakalıdır. Tıpkı İslam fıkhı, İslam adaleti, İslam tarihi derken kasdedilenin Müslümanların ürettiği fıkıh, adalet anlayışı ve tarih olması gibi.

 

İslam’ın sağı ya da solunu tartışırken aslında bugüne ait bir sorunu tarihin içinden örneklerle doğrulamaya ya da yanlışmaya çalışıyoruz demektir. Bu satırların sahibinin uğraştığı problem açısından bakıldığında ise mesele, İslam’ın modern anlamda sağa ait bir din, dinî düşünce ve dinî sosyoloji olduğu önermesinin yanlışlanmasıdır.

 

Nitekim bahsi geçen yazısında Erdoğan Aktaş da her zamanki önyargıyı tekrarlamış ve İslam düşüncesinin sağda durduğunu varsaymış: “Kenan Çamurcu, AK Parti’nin ‘yenilikçi bir çıkış’ olduğunu, ancak kimliğini ‘muhafazakar demokrat’ olarak tanımladığı için sağa düştüğünü savunarak eleştiriyor. Ancak Çamurcu’nun ıskaladığı nokta, AK Parti’nin kimlik tanımlaması nedeniyle değil, referans aldığı nokta itibariyle sağa oturmasıdır. AK Parti hangi açılımla sola oturacaktı?”

 

Gerçi AKP ile ilgili eleştiri ve değerlendirmem böyle değildi, ama konumuz bu olmadığı için onu geçip bu partinin kimlik nedeniyle değil, referans aldığı nokta sebebiyle sağda olduğuna dair -kafa karışıklığı da hissettiren- cümleye bakılabilir. Bu önermeye göre AKP’nin sola oturması için yapması gereken açılım ne olabilir? Mesela İslam ve/ya İslam düşüncesiyle akrabalık ilişkisini reddetmesi açılım listesinin başında mı yeralmalıdır? Çünkü Türkiye’de bu sahada, sol düşüncenin Sosyalizmden Kemalizme kadar bütün türleri arasındaki farklılık, olsa olsa İslam’a mesafeleriyle ölçülebilir.

AKP’nin tartışma içindeki anlamı, bu partinin kendi içinde sağ ve solu birlikte yaşatabilecek bir tecrübe olabilecekken “muhafazakar demokrasi” isimli ne idüğü belirsiz bir tanımlamayla bu fırsatı kaçırmış olmasıdır. Bu kimliği üreten bakış açısı İslam’ı sağda yorumladığı ve partiye de böyle bir bakış açısı referans olduğu için AKP içinde sol yorum barınamaz. Oysa AKP, 2001’in ekonomik ve siyasi travması koşullarında cumhuriyetin CHP’si gibi kurucu bir rol üstlenebilirdi ve partinin içinde sol ve sağı bir arada tutabilirdi.

 

İslam solu, İslamî sol, sol İslam veya başka herhangi bir isimlendirme; Kur‘an-ı Kerim’in bütünlüğü, Rasûl-i Ekrem’in (sav) sünneti ve yakın arkadaşlarının (ashab) yorum ve uygulamaları içinde toplumsal hayat, farklılıkları kavrayış, siyaset, iktisat, hak hukuk ve benzeri konuların hangi vurguyla modellendiği ile ilgilidir. Faraza toplumsal hayatın tanzimi ve işleyişinde gizli açık sınıfsal ayrımlar meşrulaştırılmaya çalışılıyorsa sağ; bu ayrımlara karşı çıkılıyor ve oradaki farklılıklar arasında geçirgenlik, eşitleme ve dengeleme sağlanması savunuluyorsa sol anlayış hakim demektir. Toplumdaki ırk, inanç, cinsiyet farklılıkları üniter doku inşası içinde eritilmeye çalışılıyorsa sağ; farklılıkların kendilerini tanımlama biçimleriyle kabul edilerek özgürlükleri güvence altına alınıyorsa sol kavrayış yürürlükte demektir. Servet ve mülkiyetin bireysel özgürlüğü yüceltilip bireylerin “serbest” rekabet içinde kendilerini gerçekleştirmeleri bekleniyorsa sağ; servet ve mülkiyetin Allah’a aidiyetinden başlayarak insanoğlunun ona emaneten sahipliğinden söz ediliyor ve tekelleşmeye karşı kesin hükümler konuyorsa sol tutum geçerli demektir.

 

Kur’an-ı Kerim’in ayetleri ve Rasûl-i Ekrem’in sünnetine bakıldığında şu verdiğimiz örneklerde İslam’ın tarihsel tecrübesinde sağın mı, solun mu hakim renk olduğu hemen ortaya çıkar.

 

İslam düşüncesi içinde, bugünkü anlamda sağ ve solun öncelikleri hep varolmuştur ve tarih boyunca bu iki tutum pek çok alanda yöntem farklılığı olarak da karşı karşıya gelmiştir.

 

Hulasa meselemiz, mesela liberalizmle İslam’ı uzlaştırmaya çalışırken Kur’an’dan birey, özel mülkiyet, ticaret vs. için işaretler bulunduğunu gösterip bunu Sovyet tipi sosyalizmin karşısına çıkararak sağı haklılaştırmanın ötesine geçmektedir.

İslam’ı filan ekonomik sistemle uzlaştırma denemelerinin tümü başarılı olabilir. Bütünlüğünden koparılmış referanslarla sosyalizmi de, komünizmi de, kapitalizmi de dinî kaynaklardan temellendirmek imkan dahilindedir. Oysa dinin, ilahî kitabı (Kur’an) ve tarihsel tecrübesi içinde neleri takbih (kötüleme), neleri terğib (teşvik) ettiğine, hangi ilkeleri sâbite hangileri ârızi bulduğuna, hangi kavramları belirleyici, hangilerini etkileyici saydığına bakmak gerekir.

 

Şimdi soralım: İslam’ın ekonomiye dair nasihatları bireyin ve özel mülkiyetin yüceltilmesi üzerine mi oturur, yoksa mülkün Allah’a ait olduğu, paylaşımcı (zekat, sadaka, hums vs.), servetin tekelleşmesini engelleyen iktisat ilkesine mi dayanır?

Kur’an’ın hükümleri, Peygamberimizin sünneti ve ulemanın içtihadları bize mülkiyet, girişim hürriyeti vs. gibi kavramların ikinci önermenin altında, denetiminde ve bağımlı değişkenler olduğunu söylüyor. Eğer birinciler sağın öncelikleri ve temel ilkeleriyse İslam iktisadı ve sosyolojisi kesin olarak soldadır. Sol iktisat denince akla neden sosyal adalet, sosyal denge, ekonominin tekel ve kartelleşmesine karşı refleks, denetim, insanî gelişim ve adaletli büyüme vs. gibi rekabette eşit ve adil yarışı sağlayacak iyi yönetişimin değil de  ekonomide devlet/kamu kontrolü, devlet iştirakleri, kapalı ekonomi gibi kavramların geldiğini galiba sağ/kapitalist ekonomiyi müdafa eden Müslüman iktisatçılar açıklamalıdır.

 

“Sol İslam”, bilindiği gibi 60’lı yılların başında Suriyeli Mustafa Sıbâî’nin “İslam Sosyalizmi (el-iştirakiyyûnu’l-islamî)” kitabı, 80’lerde de Mısırlı Hasan Hanefi’nin “İslam solu (yesâru’l-islamî)” dergisi vasıtasıyla doğrudan bu terkiple gündeme gelmişti. Fakat ne Sıbâî’nin “İslam Sosyalizmi”, ne de Hanefi’nin “İslam solu” Sovyet tipi devlet sosyalizmi ve devlet işletmeciliğine dayalı iktisat modeli değildir. Hele Hanefi’nin “İslam solu”nu ekonomi tartışmasına indirgemek tamamen yanlıştır.
Hasan Hanefi`nin, 6. yüzyılın “dil”indeki “abd” ile Allah-kul ilişkisini tanımlamaya devam etmenin anlamlı olmadığı ve buradan çıkacak yeni kelama kulak vermek gerektiği fikrini “antroposentrik kelam”la tarif edip “yesaru`l-islam”ı bunun zorunlu sonucu sayanlar çıksa da Hanefi, İslam düşüncesi içinde felsefi temelleri güçlü bir sol kavrayış inşa etmeyi başarmış bir düşünürdür. Hanefi’nin konu ettiği sol İslam, dinin limitlerinden başlayarak, tüm tanım ve farklılaşmalarda insan hakları, özgürlük, eşitlik, siyasi katılım, servetin tekelleşmemesi ve benzeri idealler bütününün oluşturduğu dünya görüşünün adıdır.

 

Ali Şeriati’nin “Dine karşı din (dîn ber aleyhi dîn)” kitabında sözü edilen iki din de sol ve sağ anlayışların karşılaşması olarak tercüme edilebilir.

 

Aktüel olaylar ve profiller üzerinden bakıldığında ise İslamcılıklar ve politik dinî anlayışlar arasındaki farkı göstermenin en elverişli yolu, sol ve sağ ayrımıdır.

 

Maddeler halinde sıralarsak: (Bu bölüm yazının girişinde bahsettiğim kitabımdan özetlenerek alınmıştır.)

 

Sağ İslam, etnik ve politik bakımlardan mazlum-zalim ilişkisini üretecek türden bir iktidar hiyerarşisine dönüşmeye teşnedir. Sol İslam, dinin sağladığı barış ortamında oluşturulan ortak kültürel mirasla bir araya gelmiş toplulukların birliğinin parçalanmasına geçit vermez.

 

Sağ İslam, toprak bağımlılığı ve tutkusu ile ateşlenmiş mülkiyet ve sahiplenme hırsının, hırsızlık dahil her yolla ‘edinme’ refleksine enerji ürettiği ortada iken edinmeyi kutsar. Her şeyin gerçek mâlikinin Allah olduğunu ezberletene kadar tekrarlayan bir kutsal kitaba (Kur’an) rağmen sağ İslam, tarih boyunca mülkiyetin yüceliğini, edinmenin kutsallığını, sahiplenmenin haklılığını propaganda etmiş ve kendi siyaset kurgusunu buradan çıkarmıştır.

 

Sağ İslam için toprak önemlidir, sol İslam içinse o toprağın üzerinde yaşayan insan. Sağ İslam için toprağı korumak ve bu yolda gerekirse insanı yok saymak meşrudur. Sol İslam için herşeye karşın insanı korumak vazgeçilmezdir.

 

Sağ İslam için (din kardeşiyle bile arasında olsa) topraktaki sınırlar ve onları can-kan pahasına korumak varlığın nedenidir, sol İslam içinse bütün bu ayrışmalar beşerî değildir, fiilî durumdur, yapaydır; ahlakî olan, bu yapaylığın insanlık ailesinde düşmanlık yaratacak şekilde zihni ele geçirmesini engellemektir. Sağ İslam için üzerinde durduğu kendi toprağından başka gerçeklik olamaz, sol İslam içinse öncelikli gerçeklik Allah’a imandır; bu nedenle Allah’ın arzı olan dünyanın tüm coğrafyaları kendi gerçekliği kadar evrende yer tutmaya hak sahibidir.

 

Sağ İslam için inanç vardır, sol İslam içinse iman. İnancı oluşturan sadece imanın gerekleri değildir; inanç, teritoryal tasavvuru gerçeklik dünyasına taşıyan tüm değerlerin bileşkesidir. Toprağın tüm değerleriyle yoğrulan bu inanç, imanın yerine geçirildiğinde ortaya kurgulanmış seküler siyaseti ve onun kurumsallaşmış biçimlerini korumaya and içmiş kesin inançlılık çıkar. Peygamberler ve dinî önderlerin bu kesin inançlılığa ve atalar dinine karşı amansız bir mücadele vermeleri boşuna değildir.

Sağ İslam farklılık ve çoğulculuktan hiç hoşlanmaz. Metnin tek tip ve tahakkümcü siyasetlere geçit vermemesinden de bu nedenle huzursuzluk duyar. Toprağı, ürettiği inancı ve kesin inançlılığı korumanın yolunun farklılaşmamaktan geçtiğini bilir ve metni alabildiğine böyle yorumlamaya özen gösterir. Bunu yanlışlayan tüm yorum, düşünce ve tarihi örnekleri zor kullanarak da olsa bertaraf etmeye çalışır. Sol İslam için ise tüm farklılıklar özgürce varolma hakkına sahiptir. Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’in tüm örnekleri sol İslam’ın doğal dayanaklarıdır.

 

Sağ İslam için dostlar ve düşmanlar vardır. Sağ İslam’ın militer bir kol olarak İslam faşizmini doğurmasının haklı nedeni de budur. Sol İslam için dünya dostlar ve düşmanlardan ibaret değildir. Medeniyet kurmayı sağlayan da zaten bu diyalektik olamaz. Büyük uygarlıklar kurmuş İslam düşüncesi, dünyaya çatışmanın diyalektiği içinden bakmadığından parlak medeniyet örnekleri ortaya koyabilmiştir.

 

Sermaye birikimi ve servet konusunda dinin sınırlayıcı olmayan ilkeler getirdiğine ve teşvik edici olduğuna bizi ikna etmeye çalışanlar hep sağcılardır. İslam tarihinin ilk örneklerinden başlayarak tarih boyunca sermayenin baskı altına alıcı etkilerine, hiyerarşi doğuran sonuçlarına, dayanışma ve paylaşmayı kolaylıkla kast sistemine dönüştüren tarzına itiraz eden de sol tutum olmuştur.

 

Sağ İslam’ı toprak bağımlısı yapan, o toprak üzerinde edindiği ve korumak için cansiperane mücadele vereceği birikimi ve servetinden başkası değildir. Ebu Süfyan’ı teritoryalist, milliyetçi, statükocu ve sağcı yapan buydu; Hz. Ali’yi, Ömer’i, Ebu Zer’i bunlara isyan eden karşı tarafın kahramanları yapan da. Ali Şeriati’yi rahmetle anmak gerekir. Bu ayrışmanın adını hayli erken zamanlarda koyup Müslümanlara armağan etmiştir.

 

Sol İslam’ın aidiyetsizlik olarak tanımlanması sağın suçlamasından başka bir şey değildir. Sağ, kendi bağımlılık, saplantılılık, ayakları yere çakılmışlık, kuşatılmışlık, bağımsız olamama, edinme hırsı ve sahiplenme tutkusunu haklılaştırmak için solun özgürlüğü ve gerçekliği koruma yolunda yükselttiği itirazı “aidiyetsizlik” olarak tanımlayıp propaganda eder. Oysa “sol İslam”la vatansız bir dinden söz edilmemektedir. Bu dinin vatan(lar)ı hep olmuştur, şimdi de vardır. Bu dinin inananları yaşadıkları vatanlarına katkı sunmak için rasyonel çıkar değerlendirmelerinden çok romantik nedenleri önemserler. Solun özgürlük, eşitlik, insan hakları, sosyal adalet, evrensel insanî duyarlılık ve benzeri kavramlar üzerinden bireysel ve toplumsal olanın evrenini anlama çabası vatan, millet, birlik ve beraberlik gibi kavramların anlam ve değer dünyasını yok sayması demek değildir. Fakat sol İslam’ın vatancı, milletci, birlik beraberlikçi ideolojisi yoktur, olamaz. Sağı sağ yapan işte bu nesnel doğrulardan ideoloji çıkarmasıdır zaten. Vatancı ideoloji dini millileştirir, dinsel hayatı kültürel öğeye indirger, farklı milliyetlerden dindaşları bile kaçınılmaz olarak öteki görür.

 

Karşılaştırmaların listesi uzatılabilir.

 

İran’da sağ ve sol İslamî kavrayışlar siyasi sahanın gündelik dili olarak hiç tuhaf karşılanmıyor. Ama bizim diyarda bu tip açılımlar sık rastlanan bir şey olmadığı için bize garip görünebiliyor. Tıpkı Arap dünyasında ve başka yerlerde marksist aydınların bile İslamî kültürün bütünüyle dışında bir sol düşüncenin nasıl olabileceğine akıl sır erdiremedikleri gibi.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: