İDRİS KÜÇÜKÖMER’DE SAĞ-SOL AYRIMI

 

Barış TUNÇ

GİRİŞ
İdris Küçükömer’ in düşünceleri yapısı itibariyle ufuk açıcı olduğu kadar düşüncelerinin okunması ve anlaşılmaya çalışılması birçok şaşkınlığın oluşmasına da yol açıyor. Küçükömer’ le ilgili metinleri okurken ve düşüncelerini derinliğine kavramaya çalışırken var olan şaşkınlığım yapmış olduğu tespitlerden ziyade yaşadığı dönem itibariyle söylemiş olduklarının çağının oldukça ilerisinde olması ve düşüncelerindeki cesaret idi. Küçükömer’ in yaşadığı dönem Kemalizm’in, üyesi olduğu TİP’ te son derece etkin olduğu bir dönem olup, TİP vermiş olduğu mücadeleyi II. Kurtuluş Savaşı dönemi olarak niteleyerek birçok anlamda Atatürk’ ün söylemlerine atıfta bulunarak var olduğu konumunu bu şekilde meşrulaştırmaya çalışıyordu. TİP içerisinde muhalif kanat olarak ortaya çıkan MDD tezi sol söylem üzerinde belirleyici bir konum alarak, sosyalizme giden yolda Kemalizm’ i işlevsel bir araç olarak görmesi bu düşüncenin dışındaki görüşlerin boğulmasına yol açmıştır ki Küçükömer’ in düşüncelerinin yadsınması bu süreçte son derece doğaldı. Çünkü Küçükömer, Ordu ve Kemalizm’le hesaplaşmadan bahsediyor, İslam’ a olumlu anlamlar atfediyordu. Bu görüşler düzen muhalefeti olan sola da ayrı bir muhalefeti içeriyordu, bu anlamda Küçükömer hem devletten hem de sol çevrelerden darbe yemiştir. Küçükömer, solun resmi ideolojiye eklemlenmesini ve elitizm barındıran düşüncelere yanaşmasını kabul edemiyor ve bu doğrultuda tezlerini geliştiriyordu.
Küçükömer’ in karşı olduğu ve sağ olarak nitelediği gelenek “halka rağmen halk için” geleneği idi. Vesayetçi, elitist grupların kendilerini nitelediklerinin aksine sol olmayıp sağ olduklarını, bunların karşısında ise daha çok halka dayanan mistisizmle yoğrulmuş doğucu-İslamcı geleneğin olduğunu bunların da sol düşünceyi temsil ettiğini söylemiştir. Küçükömer’ in atfettiği anlamıyla sol gelenek, içerisinde bulunduğu durumdan kaynaklı daha farklı politikalar geliştirmiştir. Öyle ki merkez-çevre kurgusundan hareketle düşünülecek olursa çevreyi temsil eden doğucu-İslamcı grup merkez tarafından uygulanan baskıları azaltmak için daha demokratik bir süreç izleyerek bu anlamda sol bir görünüm kazanmıştır.
Küçükömer, Osmanlı’ dan yakın tarihe kadar çizmiş olduğu tabloda birçok siyasal düşünceye değinerek “aslında” ne olduklarını ortaya koymaya çalışmıştır. Küçükömer ardılları entelektüeller tablo sonundaki soru işaretlerinin yerlerine sol yana AKP, sağ yana ise yine CHP’ yi koyarak, Küçükömer’ in tezlerinin hala geçerli olduğunu belirtmişlerdir. Öyle ki günümüz siyasal havasını Küçükömer’ in tezleri doğrultusunda okumak bir yanıyla eksik olsa da bir yanıyla da kimi doğru çözümlemeler yapılmasına ön ayak olmuştur. Günümüz karmaşık siyasal havasının çözümlenmesini merkez-çevre tartışmaları çerçevesinde yürütmek daha doğru analizler yapmamızı sağlasa da demokratik anlamda kimi yenileşmelerin ve özgürlüklerin önünün açılmasında muhalefetin daha statükocu bir konumda yer alıyor olması bu doğrultuda Küçükömer’ in tezlerine atıfta bulunmamıza yol açıyor.
TÜRKİYE BATILAŞAMAZ
Küçükömer, düzenin yabancılaşması adlı eserinde Türkiye’ nin batılılaşma sürecine farklı bir bakış açısı getirmiştir. Küçükömer, Avrupa’ da olduğu gibi feodal dönemden kapitalist döneme Osmanlı’ da geçilemediğini bundan ötürü kapitalizme özgü doğal sınıfsallaşmanın yaşanmadığını belirtir. Küçükömer batıcılar, batılaşalım derken Batı’ nın özellikle askeri, siyasi, eğitim ve bazı kültür kurumlarını aktarma yoluna gitmişler, bu arada laikliği bir kurtuluş ilkesi olarak görmüşlerdir (Küçükömer, 2007; 14) diyerek şekli bir değişmenin batılılaşma olmadığını bu tip bir yöntemin kurumlar bazında kalıp toplumda yankı bulmayacağını belirtmiştir.
Batı’ da devletin sınıfsal yapısı açıkça görülebilir. Oysa tarihi oluşum içinde sınıfsal yapısı açıkça görülemeyen bir devlette, batıcı-laik grup, ortaya çıkan anarşik ortamda iktidara konabilen bürokratlardı. Osmanlı koşulları altında gelişen bu bürokratlar, bir sınıf olamıyordu. Ellerine geçirdikleri artık ürünü tekrar üretime yatırarak bu yoldan bir artık ürün elde edebilecek sınıfa dönüşemiyorlardı. Belki içlerinden

tekil olarak bazıları bunu yapıyordu fakat grup olarak hayır (Küçükömer, 2007; 14). Sınıfsal yapının tam maksatlı oluşmaması üretim güçlerinin gelişmeyip artı ürünün yeniden üretime katılamaması, bu anlamda var olan düzenin kapitalizm olmadığının göstergesidir ki Küçükömer’ e göre Türkiye kapitalist olmadan batılaşamaz (Küçükömer, 2007; 15). TİP bilim kurulu üyeliği yapmış Kenan Somer’ de yapmış olduğu Küçükömer okumasında “Türkiye’ nin ‘batılaşamayacağı’ olumlamasının, Türkiye’ nin Batı Avrupa ülkeleri, ABD ve Japonya’ nın kapitalistleştikleri gibi kapitalistleşemeyeceğinden, Türkiye’ nin önünde sosyalistleşmekten başka bir seçenek olmadığından başka bir anlama gelmediği görülebilir (Somer, 1996; 264) diyerek Küçükömer’ in sosyalist bir yola atıfta bulunduğunu belirtmiştir.
Osmanlıların kapitalizme neden geçemediği anlatılırken gösterileceği gibi, üretim ilişkileri yeni bir gücün ortaya çıkmasını devamlı olarak engelleyebilmektedir. Bu batıdaki kapitalist gelişmeye benzememektedir. Nitekim feodalite kurumları, burjuvaların sermaye birikimini ve daha büyük üretimi engelleyici, daha doğrusu feodalite düzeninin kapitalist düzene dönüşümünü, başka bir deyişle, gelişen üretim güçlerinin gerektirdiği yeni sosyal organizasyonuna dönüşünü köstekleyici olmuştu. Fakat kapitalist sınıfın gelişmesini durduramamıştı. Bugünün başlıca batı kurumlarının kökü, batıda bu tamamen durdurucu olamayan kösteklemeyle beliren çelişmeden doğmuştu. İşte bunu anladığımızda, bizdeki batılaşma hareketinin batıdaki anlamda nasıl köksüz olduğu aydınlanır (Küçükömer, 2007; 19). Bu köksüzlük yalnızca siyasal anlamda göndermelere değil aynı zamanda bizatihi yaşamın her alanında var olan köksüzleşmeleri akla getirmektedir. Öyle ki Osmanlı, batılılaşma sürecine devleti kurtarma eksenli bakarak pragmatik bir anlam yüklemiştir. Onun içindir ki yenileşme hareketleri yüzeysel düzlemde kalarak zihinsel anlamda bir değişim ön görülmemiştir.
Teferruata kadar inen merkezi otoritenin varlığı ile şehirlerde, ticari ve tefeci sermayesi ve imalat kesiminin bulunmasına rağmen, demokratik şehirlerin otonomisi olamayınca, Osmanlılarda genel meclisin ya da parlamentonun başlangıç kuruluşlarını da bulamayız. Bu olanaklara sahip olan Batı burjuvazisinin çekirdekleri, olanakları kendi düzenini getirmek için gayet yerinde kullanmıştı. Söz konusu Batı meclislerinin yarattığı ekonomik, politik, askeri olanakların Osmanlılarda neden bulunmadığını anlamadan veya bunları görmezlikten gelerek Osmanlıların neden 16. ve 17. yüzyıllarda kapitalist bir düzene geçemediğini açıklayamayız (Küçükömer, 2007; 37).
Yönetici bürokratların elde ettikleri ürün, üretim araçları sahipliğini sağlamaya, ya da pekiştirmeye yaramayacaktı. Esas olarak tüketime gidecekti. Osmanlı üretim ilişkileri içinde, yönetici bürokrat gruba girmenin toplumun her katından gelenlere açık tutulmasıyla aralarında rekabet devam ettirilebildiği sürece, bürokratların el koyabildikleri artık üründen daha fazlasını sağlama amacı ile yatırıma gitmeleri beklenemezdi (Küçükömer, 2007; 38). Bu düşüncesi Küçükömer’ in Atütçü’ lüğüne örnek olarak gösterilebilir. Artı ürünün tekrardan üretime sokulamaması ve bu üründen elde edilen değerin tek elde toplanması Osmanlı’ nın kapitalistleşme sürecine girememesine yol açmıştır.
Küçükömer, üretim güçlerinin gelişememesinin, tıkanmasının sonucunda celali ve medrese öğrencilerinin isyanının olduğunu belirtir. Ancak bunların bilinçsiz bir sınıf hareketi (Küçükömer, 2007; 46) olarak niteler.
Nihayet 18. yüzyıl başına gelince, batının üstünlüğü kabul ediliyor ve bir kapıkulu ya da bürokrat olarak Damat İbrahim Paşa’ nın temsil ettiği bir “yenilik”, daha doğrusu batılaşma hareketi başlıyordu. Yeniçerilere ve onlarla iç içe olan lonca esnafına göre bu yenilik küfür sayılacaktı. Batıyı tanıyarak oradaki gibi yaşamaya özenmek. Nedim’ in şiirlerinde anlattığı biçimde yaşamak. Bu görünüşü ile dönemin ismi “Lale Devri”dir. Laleli hayatını sarayla bürokratlar birlikte yaşamıştı. Bürokrat, Lale Devri’ nde, aşağıdan bireyci bir gelişme olmaksızın, sanki Osmanlı Rönesans’ını getiriyordu (Küçükömer, 2007; 47). Lale Devri’ ndeki batılaşma hareketinin tepeden inmeci yaklaşımını cumhuriyet batılılaşma hareketine benzeten Küçükömer, Ortanın Solu denen hareketin ilk örneğinin bu dönemde yaşadığını belirtir.

Üretim güçlerinin tasfiyesi ve işsizliğin kitleselleşmesi sonucunda batılılaşma günah keçisi ilan edildi ve batının seküler yanına karşı çıkılarak Abdülhamit’ in yanında yer alınıldı. Tanzimat bürokratlarına, daha sonra Sultan Abdülhamit’ e karşı hürriyet mücahiti olarak ortaya çıkmışlardı. Bu grup, ortanın solunda ikinci paşa diyebiliriz (Küçükömer, 2007; 68).
SOL VE SAĞ KAVRAMLARINA GENEL BAKIŞ
Sol ve sağ kavramsallaştırmaları modernleşme sürecinden geçmemiş toplumları kapsamaz. Bu nedenle de “evrensel” bir kavramsallaştırma olarak iddia edilemez. Çünkü sol ve sağ kavramları modernleşme süreciyle birlikte ortaya çıkmış doktrinlerdir. Öyle ki Afrika’ nın ücra bir köşesinde çok farklı bir yaşam sürmekte olan bir kabilenin üyeleri böyle bir kavramsallaştırma dizgesinden bihaber yaşarlar. Orada olan çatışmalarda “sağ-sol” ikilemi kapsamına dahil edilemez. Olsa olsa kabilesel sorunlar kapsamında değerlendirilebilir. Sol ve sağ kavramlarının Avrupa menşeili oluşu ve Türkiye’ deki yansımalarına bakılırsa bu kavramsallaştırmanın çok fazla yerli yerine oturduğunu söyleyemeyiz. Hal böyle olunca Türkiye toplumundaki sağ ve sol kavramlarının arka planlarını dolduran eylemler de farklılaşmanın unsuru haline gelebiliyor. Öyle ki İdris Küçükömer, geçmişten başlattığı bir tarihsel dönemlendirmeyi kendi yaşadığı dönem koşullarıyla da harmanlayınca aslında görünenin çok daha farklı olduğunu ortaya koyması zor olmadı. Dönemin koşulları içinde sağın solun, solun da sağın işlevini gördüğünü söylemesi çok fazla da itiraz edilebilecek bir görüş değil idi. Türkiye’ deki sağ sol kavramlarının bu denli kafa karışıklığına yol açması Türkiye’ nin içinden geçtiği ya da bir anlamıyla geçemediği tarihsel olaylarla anmak isabetli olur. Öyle ki batının feodaliteyi yıkıp kapitalist düzene geçmesi ve bunun sonucunda işçi sınıfının oluşması bu doğrultuda sınıf çelişkilerinin doğmasına yol açarak sağ ve sol kanadın saflaşmasını sağladı. Ancak Türkiye’ de yaşanan sürecin feodaliteden uzak oluşu bu anlamda kapitalist bir sürecin oluşmaması ve iktidarın bürokratik elitlerin elinde kalması sol ve sağ kavramlarının muğlak bir ayrımdan öteye gitmemesine neden oldu. Ancak biz yine de genel anlamlarıyla solun ne sağın ne olduğunu anmaya çalışacağız.
Sol kavramı modern dünyayla eş zamanlıdır. Modern toplumun emekleme döneminde, eski rejimin hızla tasfiye edildiği 17. yüzyıl Avrupa’ sında ortaya çıkmıştır. Siyasal anlamda ilk kez 1670’ lerde, İngiliz parlamentosunda başkanın solunda oturanları belirtmek için kullanılmaya başlandı. Sol sıfatının siyasal alanda bu günkü anlamını kazanması, 28 Ağustos 1789’ da Paris’ te kralın vetosuna karşı çıkan milletvekillerinin meclis başkanının solunda toplanmasıyla gerçekleşir. Sol cenahta toplanan milletvekilleri, ulusun seçtiği meclisin üstünde bir irade olamayacağını ifade ediyorlardı (İnsel, 2000; 12).
Sol, her türlü sorunun cevabının kendi söyleminde bulunduğu inancıyla donanmış dini söyleme ve mutlakıyete karşı mücadele içinde biçimlenmiştir. Toplumsalı var edenlerin insanlar olduğunu iddia ederek, toplumsal olguların kaynağında insan haklarının bulunduğunu savunarak gelişmiştir. Bu tavrın doğal sonucu olarak, sol, her türlü toplumsal olgunun doğrularının da insanlarda yattığını kabul eder (İnsel, 2000; 10). Aydınlanma sürecinin Tanrı’ nin iktidarını insana vermesiyle birlikte başlayan sekülerleşme sol düşüncenin gelişimini sağlayan etmenlerden birisidir. Ancak solun kendi çıkış koşullarını oluştursa dahi bir süre sonra totaliterliğe evrildiğini gördüğü koşulları eleştirmekten/yargılamaktan geri durmaz. Bu anlamda Aydınlanma sürecinin totaliter anlamlar yüklendiğini belirten ve sol bir gelenekten gelen Frankfurt Okulu Aydınlanma’ yı eleştirerek bir nevi kendi çıkış koşullarına çatmıştır. Ancak bu çokta şaşırılacak bir süreç değildir çünkü sol muhaliflik, düzen karşıtlığı temelinde örgütlendiği için düzene kutsiyet atfetmesi garip olacaktır.
Sol tahayyülü, birbirini tamamlayan iki ilke ışığında tanımlayabiliriz (İnsel, 2000;30):
Birinci ilke, kurulu düzene karşı bir duruşu tanımlar. Kanuna, kurulu düzene karşı çıkmayı, buna muhalefet etmeyi toplumsal dinamizmin ana unsurlarından biri olarak görmek, solun toplum ve siyaset ilişkisini tanımlar.

İkinci ilke, kendi kaderini tayin veya daha dikkatli bir terimle öz belirleme ilkesidir. Heteronomiyi tüm toplumsal faaliyet alanları içinde reddetmek, toplumu oluşturan iradelerin toplum içinde yer aldığını kabul etmek demektir. Öz belirleme ilkesinin özneleri sadece kültürler, cemaatler veya uluslar değildir. Esas özne, insanlardır.
Sol, düzene karşı bir tavır alış ona karşı bir çıkıştır. Babanın veya toplumun yasasına, düzenin doğruluğuna karşı çıkışın temelinde, bunların hepsinin insanlar tarafından konmuş ilke ve yasalar olduğu inancı yatar. Buna karşılık sağ tahayyülün mayasında, düzen fikri karşısında büyüleniş vardır. Düzen ya hikmetinden sual olunmaz bir irade tarafından kurulmuştur ve insanların kaderlerine rıza göstermekten başka yapacak şeyleri yoktur. Ya da doğal yasanın düzeni yürürlüktedir; doğal yasayı sorgulamak, onu dönüştürmeye yeltenmek boşunadır. Doğal güçler değişip geliştikçe düzen de değişecektir (İnsel, 2000; 30-31).
Sağ dünya görüşü, tekniğin ve tarihi tutum ve geleneklerin siyasetten daha güçlü bir belirleyici konumda olmasından rahatlık duyar. Siyaset, insanların bilinçli iradeleriyle bulundukları alandır. Tekniğin ya da geleneklerin siyasete üstünlüğü, hem var olanın hem de var olması gerekenin insanların özgür seçimlerinden bağımsız olduğu fikrini besler. Var olan ve var olması gereken, doğallaşır. Siyasetin üstünlüğü fikri ise, yakın zamanlara kadar solun savunduğu bir görüştü. Sağ bu tavrı, iradecilik olarak yorumlayıp, tahakkümcülüğün kapısının bu yolla aralandığını iddia ede geldi. Sağ, siyaset deyince yönetme/hükmetme pratiğini öne çıkarır; yönetimin etkinliğine, karar alma süreçlerinin özelliklerinden çok daha üstün bir değer verir. Ayrıca yönetimin etkinlik kıstaslarının da, yönetici konumundan hareketle oluşturulması gereği, gene rasyonel etkinlik anlayışı gereği savunulur (İnsel, 2000; 19-20).
KÜÇÜKÖMER’ DE SAĞ SOL AYRIMI VE ORTANIN SOLU
Genel tanımlama itibariyle sol ve sağ kavramları belirli ideolojik formasyonlarla kendi pratiklerini ortaya koyarlar. Ancak batılı anlamda bir modernleşme sürecine tabi olmamış Türkiye’ de ki kavramsallaştırmada Türkiye’ ye özgü oluyor. İdeoloji üstü bir konumda yer alan Kemalizm var olan ideoloji tartışmalarını da etkileyerek sol ve sağ kavramlarının Kemalizm’e göre konumlanmalarına yol açmıştır. Bu tespiti iyi yapıp ona göre kavramsallaştırmaları yapan Küçükömer’ de sol ve sağ kavramlarını yüklendikleri işlev bakımından daha farklı tanımlamıştır.
Küçükömer Osmanlı’ da sınıf ya da benzerlerinin ortaya çıkmamasından kaynaklı orduda, eğitimde vs yenilik hareketi, üretim güçlerinde olumlu bir gelişmeye dayanmayan, geriye doğru yürüyen tarihi süreç içinde, ancak gidişi önlemeye çalışan köksüz, tutarsız ıslahat hareketleri olarak kalacaktı. Bunun için üstyapıda girişilen sınıf gücüne dayanmayan yenilikler yeniçerileri, hele 18. Yüzyılda kendilerini savunmak için yeniden güçlenen yeniçerileşmiş esnafı ve ulemayı karşısında bulurdu (Küçükömer, 2007; 54). Bu köksüzlük ve ıslahatlarda halka dayanılmaması yeniliklerin halk için halka rağmen anlayışıyla gerçekleştirilmesine yol açtı. Öyle ki Lale Devrini sona erdiren Patrona Halil Ayaklanması gibi, Üçüncü Selim’ in devlet eliyle fabrika kurmaya çalışmasını da kapsayan Nizam- i Cedid denemesi de, ulema-esnaf-yeniçeri birliği karşısında yenik düşmüştü. Batı kurumlarını alabilmek için çalışanlara karşı, bu ulema-esnaf-yeniçeri birliği, İslamcı akımın gittikçe büyüyen çekirdeğini meydana getirmişti (Küçükömer, 2007; 56).
Küçükömer, Türkiye’ de kendisine sol diyen kesimleri “ortanın solu” sıfatıyla niteleyerek açıklar. Ona göre yeniliğin şahsa bağlı hareketler olamayacağını, bunun ancak “müesseseleşmekle” olabileceğini, Batı’ nın medeni denen kurumlarının alınması gerektiğini savunan ve bunu yapmaya koyulan Mustafa Reşit Paşa’ yı iyi anlamak gerekir. Kanaatimce “devleti kurtarma” adına Batı kurumlarını savunan ortanın solunun ilk paşası odur (Küçükömer, 2007; 58).
Küçükömer Osmanlı’ nın son dönemlerinde ortaya çıkan gelişmelerden hareketle sol ve sağ kavramlarının toplumda nasıl vukuu bulduğunu belirtir. Yakın tarihlere kadar yapmış olduğu şemada bunu belirtmiş ve doğucu İslamcı güçlere çoğunluğun aksine olumlayıcı bir anlam atfederek, onların batı
– Panopticon –
56
emperyalizmini yerdiklerinden bahsetmiştir. Şema bu şekilde çizilebilir: (Küçükömer, 2007; 72)
SOL YAN
Yeniçeri-esnaf-ulema birliğinden
Gelen doğucu-İslamcı halk cephesine dayanan:
JÖN TÜRKLERİN PRENS SABAHATTİN KANADI
HÜRRİYET VE İTİLAF
İKİNCİ GRUP
(Birinci Büyük Millet Meclisi’ nde Müdafaai Hukuk Cemiyeti’nde)
TERAKKİPERVER FIRKA
SERBEST FIRKA
DEMOKRAT PARTİ
ADALET PARTİSİ
SAĞ YAN
Batıcı-laik bürokratik geleneği temsil eden:
JÖNTÜRKLER’ İN TERAKKİ VE İTTİHAT KANADI
İTTİHAT VE TERAKKİ(Önce cemiyet, sonra fırka)
BİRİNCİ GRUP
(Birinci Büyük Millet Meclisi’ nde Müdafaai Hukuk Cemiyeti’nde)
C.H.FIRKASI(PARTİSİ)
C.H.P-M.B.K
(Milli Birlik Komitesi)
C.H.P(ORTANIN SOLU)
?
?
Bu tabloda gerek sol yandaki, gerek sağ yandaki blokta birbirini kronolojik sırayla izleyen kuruluşları görüyoruz. Her blokta aşağıya doğru taşınan tarihi bir misyon vardır. Tablonun sol yanı, yeniçeri-esnaf-ulema birliğinden gelen, gerçek ve büyük kitlesiyle İslamcı-doğucu cepheye dayanan kuruluşları göstermektedir. Sağ yanda ise devleti kurtarmak (?) için daha çok batıcı-laik bürokratik geleneğin temsilcileri olan kuruluşları görüyoruz. Dikkat edilirse sağ yanda bulunan grup için temsil eden, sol yanda bulunan grup içinde dayanan ifadelerini kullandım (Küçükömer, 2007; 73) diyen Küçükömer, yaşadığı dönem itibariyle bu görüşlerinden kaynaklı yadsınmış ve eleştirilmiştir.
Küçükömer, ortanın solu olarak nitelediği CHP’ yi eleştirerek gerçek solun TİP (Türkiye İşçi Partisi) olduğunu vurgulamış ve TİP içerisinde mücadele yürütmüştür. Ancak Küçükömer düşüncelerinden ötürü TİP tarafından da sansüre uğramıştır. Öyle ki, solun Kemalizm’le ve orduyla hesaplaşmadan sol olamayacağını belirten Küçükömer’ in karşısında zinde güçlere/ara tabakalara önem atfeden ve bir devrim olacaksa askeriyenin öncülüğünde olacağına inanan bir kitle söz konusudur.
CHP bazılarına göre soldu. Oysa üretim güçlerinin geliştirilmesi açısından bakarsak ve daha büyük kitlelere mutlak olarak bir şeyler verebilmeyi dikkate alırsak DP daha soldu denilebilir belki. Harpten sonra iki partinin emperyalizmle ilişkilerinde, ana hatlarıyla önemli bir fark görülmemiştir. Laik olarak, batıcı olmak ya da olmamak, Türkiye’ de sol olup olmamaya yetmez (Küçükömer, 2007; 107) diyen Küçükömer sol ve sağ kavramlarına atıfta bulunurken Türkiye’ deki duruma göre refleks almanın ve bu refleks doğrultusunda yapılan tanımlamaların sol ve sağ kavramlarının içeriğini doldurmaya yetmeyeceğini belirtir. Küçükömer’ in bu anlamda “derdi” sol iledir. Sol gösterip sağ vurma deyimiyle özdeşleştirilebilecek, devlet partisi konumundaki CHP’ nin sol değerlerle mündemiç olmadığını aksine sağ bir fikri altyapısının

olduğunu ısrarla vurgulayan Küçükömer, CHP’ nin pozisyonu doğrultusunda tüm oylara talip olduğunu düşünür. Öyle ki CHP’ nin sol tarafta rakibi olarak gördüğü TİP’ in elindeki oyları alabilmek için ortanın solu kavramını geliştirdiğini görüyoruz. Sağ oylara talip konumundaki CHP, soldaki alanı da boş bırakmamak için Altı Ok doğrultusunda ortanın solunu geliştirmiştir.
1965 seçimleri birçok anlamda kırılmalara yol açmış ve ideolojik saflaşmaları da beraberinde getirmiştir. 1961 senesinde kurulan TİP, M. Ali Aybar’ ın parti başkanlığına geçmesiyle birlikte kısa bir süre zarfında gelişerek öğrenci ve aydınlar arasında etkili oldu. Öyle ki TİP girdiği 1965 seçimlerinde parlamentoya 15 milletvekili sokmayı başardı.
TİP’ in gösterdiği bu başarının CHP tarafından farklı okumalarını yapmak mümkündür. CHP’ nin sol oyları TİP’ e kaptırdığından kaynaklı sola kaydığını iddia etmek kadar, TİP’ in yoksulların oyunu aldığından kaynaklı DP’ nin oylarına talip olduğunu düşünen bir CHP’ nin varlığından da söz edebiliriz. Öyle ki ikinci görüşün geçerliliğini savunan Sayılgan şöyle demiştir: “CHP’ yi İnönü, sola yatırırken şunu hesaplamıştı: TİP fakir fukaraya hitap ederek, AP’ nin tarafından oy alacaktır. Ulus yazarlarından Faik Suat da, seçimlerden kısa bir süre önce TİP’ li bir profesörle konuştuğunu, TİP’ in AP’ den oy alacağını, CHP’ den almak istemediğini söylediğini yazıyor, TİP ile iş birliğini zımnen açıklıyordu. Bu konuda anlaşıldığına göre, yaşlı İnönü çevresindeki solcu uzmanların kurbanı olmuştu. Zira kaybettiği 1 milyon oyun, 200 bin kadarını TİP almış 800 binini de AP ile diğer partilere kaptırmıştı” (Sayılgan, 2009; 312).
1960’ ların başından itibaren ortanın solu deyimi, CHP’ li kimi yöneticilerin ve aydınların dilinin ucundaydı; hatta bunların bazıları adını koyarak ortanın solunda olduklarını söylemişlerdi. Fakat deyimi siyasi jargonumuza tesir edecek etkililikte kullanan ilk kişi şüphesiz İsmet İnönü oldu. 1965 seçimleri öncesinde verdiği bir mülakatta İnönü, CHP’ nin siyasi yelpazedeki yerinin ortanın solu olduğunu söylüyordu: “CHP bünyesi itibariyle devletçi bir partidir. Ve bu sıfatla elbette ortanın solunda bir ekonomik anlayıştadır” (Akt: Ağtaş, 2008; 196).
İnönü’ nün kullandığı şekliyle oldukça müphem bir kavramdır, öyle ki, kendi söylemi içerisinde, kavramın ileri sürülmesine neden olan saikler, en iyi ihtimalle üç şekilde formüle ediliyordu: Siyasi aktörlerin ve ideolojik konumların hızla polarize oldukları bir konjonktürde, sağdan ve soldan gelen tazyiklerin etkisi altındaki CHP, siyasi yelpazedeki yerini açıkça beyan etmeye zorlanıyordu. CHP, bir yandan AP çizgisine karşı yükselen muhalefetin sol rengine ilgisiz kalmamak ve sağ muhafazakâr çizgiden uzaklaşanlar için bir çekim merkezi olma şansını yitirmemek istiyordu, fakat diğer yandan da komünizmle olan mesafesini korumak ve aşırı soldan farkını ortaya koymak gereği duyuyordu (Ağtaş, 2007; 198).
Ortanın solunun tanımlandığı üzere belirli pragmatik işlevleri yerine getirecekti. Öyle ki sol ve sağ kavramlarına bir barikat ve aynı zamanda kavramlar üstü olmak isteği, ABD’ nin yanı sıra Sovyetler’ den de yardım alma isteği CHP’ yi sola kaydıran nedenlerin başında geliyordu.
CHP’ nin ortanın solu kavramını geliştirmesinin nedeninin o dönemde başarı kazanan TİP’ in etkisi ile olduğunu vurguladık. Seçim sonrası ortanın solu kavramının CHP tarafından seçim stratejisi olarak kullanıldığını görmek mümkündür. Öyle ki seçim sonrası CHP yöneticilerinin beyanatlarına başvuracak olursak Turhan Feyzioğlu “(…) bize oy vermeyerek başka partiye giden kimseler, önce küçük partiye gitmişlerdir.(…) TİP kuvvetlerimizi almıştır. Sağlam fikirlerle kurultaya gidelim. Ortanın soluna taraf olanlar ile olmayanlar diye iki bölüm halinde girmeyelim. Kabul ediniz ki, ortanın solu sloganı, bizi birçok yer ve hallerde sorular karşısında bırakıyor. Bundan kurtulmaya çalışmalıyız.” İhsan Karadayı “benim Konyalı vatandaşlarım da her yerdeki gibi Moskof düşmanlığı vardır. Sol, biliyorum çok güzel, çok iyi bir şeydir. Ama zengin korktu, fakir ürktü. Bizi yemek isteyenler ‘bu paşa zaten komünistti, şimdi açığa çıktı’ demeye başladılar (Sayılgan, 2009; 313-314) diyerek ortanın solu kavramının aslında çokça istenmediğini bir seçim stratejisi temelinde ortaya çıktığını göstermektedir. Ancak kimi CHP’ lilerin de bu kavrama değer atfederek, Altı Ok temelinde revize etmeye çalışması bu kavramsallaştırmanın CHP’ nin

resmi politikası haline getirilmeye çalışılmasına örnek olarak verilebilir.
Bu dönemde CHP’ nin sola açılımının olmasını TİP ile kardeşleşme olmanın ötesinde bir rakip olma durumu olarak okuyan Küçükömer gerçek solun CHP değil TİP olduğunu vurguladı ve CHP ile mücadele edilmesi gerektiğini söyledi. Ancak Küçükömer’ in görüşleri genel anlamıyla düzene iki kere yabancıydı. Çünkü Küçükömer hem devletten hem de üyesi olduğu TİP’ ten düşünceleri yüzünden darbe yemiştir. Küçükömer’ in solun gerçekten sol olması için Kemalizm ve orduyla hesaplaşılması gerektiğini söylemesi, o dönemin sol içindeki kamplaşmalarından Kemalizm’e olumlayıcı bir anlam atfeden MDD çizgisinin tepkisini topladı. Öyle ki TİP’ in Sosyalist Devrim ve MDD olarak ikiye bölünmesi ve MDD’ nin aydınlar ve öğrenciler tarafından benimsenmesi, Küçükömer’ in söylediklerinin etkisini azalttı ve onun tecrit edilmesine yol açtı.
Küçükömer kapitalistleşmedikçe, batılı olunamayacağını söylemiştir. Bu anlamda Osmanlı’ yı ele alırken, Osmanlı’ nın Batı toplumunun içinden geçmiş olduğu feodal düzenden daha farklı bir yapısının olduğunu belirtmiştir. Küçükömer bu yapının Osmanlı-Türk toplumuna özgü olan bir yapı olduğunu belirtip buna Asya Tip Üretim Tarzı (ATÜT) demiştir. ATÜT kavramı Ortodoks Marksistleri oldukça rahatsız etmiştir. Çünkü var olan tarihsel dönemlendirmede feodalizmden kapitalizme geçiş söz konusudur. Hal böyle olunca Küçükömer “revizyonist” olarak nitelenir. TİP içerisinde, resmi ideoloji ile yakın temas içerisindeki “Nasır modelini” savunanlar MDD-Yön Dergisi ekolü ile sol hareketin devletten bağımsız olması gerektiğini ısrarla vurgulayan Küçükömer’in de içinde bulunduğu ATÜT’çü grup arasındaki kavga gittikçe belirginleşip şiddetlenir. Bu mücadeleyi ATÜT’çüler kaybeder ve TİP’ ten ayrılırlar (Ardıç, 1998).
Küçükömer’ in TİP üyesi olmakla birlikte TİP ile problemli olmasının ana noktası TİP kongresinde belirgin iki grup dışında bir üçüncü grubun sözcüsü olarak yer almasıydı. Kongrede gerçekleştirdiği konuşmada yaptığı uluslar arası ortam tahlilini uluslar arası ilişkiler uzmanları, diplomat ve askerlerin orada bulunuyorlarsa dikkatli, özenle dinlemeleri gerektiğini söylediğinde divan başkanı olan Çetin Altan “varlarsa dinlerler” gibi laubali bir tepki verdi. Küçükömer sivil toplumcu grup Aren ve Boran ekibine daha makul yaklaşmasına karşın zaman içinde Sovyetler değerlendirmesi konusunda Aybar’ ın yaklaşımlarını daha fazla önemser oldu (Kayalı, 2008a; 1102–1103). Yine bu problemler kapsamına alınabilecek görüşlerinden biri Küçükömer’ in Osmanlı toplum yapısını Atüt kavramıyla açıklamaya çalışmasıdır. Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) Marksist analize Marks’ ın Çin ve Hindistan üzerine yazdıklarıyla dahil edilmiş olsa da yeniden dolaşıma girmesi ancak Wittfogel’ in Oriental Despotism(1950) kitabının yayınlanmasıyla mümkün olmuştur(Aydın ve Ünüvar, 2008; 1082). Atüt Batılı anlamda feodal bir dönem yaşamayan Doğu toplumlarını açıklamak amacıyla geliştirilmiştir.
Atüt kavramını ve ona ait şemayı kuramsal tanıtımları daha önce yapılmış olmakla birlikte, Osmanlı toplum yapısına ilk uygulayan kişi Sencer Divitçioğlu olmuştur. Divitçioğlu toprağın rakabesinin devlete ait olmasına; tımarların miri rejimi, yani tımar sahibini toprağın mülkiyetine veya tasarruf hakkına sahip olmadığı ve tımarların verasetle intikal etmediği bir rejimi gerektirmesine ve vakıf gibi özel mülkiyet örneklerinin istisnai ve devlet denetimi altında bulunuşuna dayanarak, tımar sisteminin feodal bir ekonomik yapının ifadesi olamayacağını söylemektedir. Bu sistemde sultan, topraklar üzerinde mutlak egemendir ve reaya anonim olarak sömürülen bir sınıftır. Divitçioğlu’ na göre Osmanlı toplumu sınıflı bir toplum olmasına karşın bu toplumda sömürü yoktur (Aydın ve Ünüvar, 2008; 1985). Küçükömer’ in tarih yorumu Divitçioğlu’ ndan ve genel anlamda Atüt tartışmalarının uluslar arası boyutundan oldukça etkilenmiştir (Aydın ve Ünüvar, 2008; 1083). Ancak Kayalı’ ya göre İdris Küçükömer’ de konu, Türkiye neden kapitalistleşemedi? Sorusunun ötesine geçememiştir(Kayalı, 2008; 1089). Atütçülüğün 1960’ lı dönemlerde sol tarafından tepki toplamasının nedeni solun, Osmanlıya bakışı ve Stalinist bir eleştirinin çok fazla mümkün olmamasıyla açıklanabilir. Öyle ki 1960’ lı yıllarda ayrıntılı bir Osmanlı incelemesi olmayan hemen herkes Osmanlı’ nın feodal olduğunu ifadelendirmiştir(Kayalı, 2008a; 1091). Marx’ ın tarihsel dönemlendirmesinin içerisinde yer alan feodal
– Panopticon –
59
aşamanın Osmanlı’ nın yaşadığına inanılması her şeyden önce kestirmeci bir yaklaşım olup, sosyalizmin toplumda var olabileceğini kanıtlamaktı.
İktisadi ölçütlere, hatta bunlar arasında mülkiyete ve hatta teknolojiye, üretim araçlarına kitlenen tartışma çerçevesi hiçbir şekilde aşılamamıştır. Aslında Marks esas alınarak yapılan tartışma Stalin’ in klasik kitabında üretim tarzlarının 5 olduğuna, Atüt diye bir üretim tarzının olmadığına dair tartışmayla bağlantılıdır. Hemen hiç kimsenin bu günlerde bu tarz bir bağlantıdan bahsetmemelerinin nedeni zaman içinde Türk solunun kahir ekseriyetinin Stalinist olmaları gerçeğinde yatar (Kayalı, 2008; 1090). Dönem solunun yapı itibariyle uluslar arası sosyalist harekete göre konumlanması ve Sovyetlerin, Türkiye solundaki belirleyiciliği düşünülünce anti-Stalinist bir düşünce yapısının yaşaması çok fazla olanaklı değildi. İşte bunun gibi birçok nedenden kaynaklı Küçükömer, Türkiye solunda şaşırtıcı, dumura uğratıcı bir konumun temsilcisi olmuştur.
ELEŞTİRİLER
İdris Küçükömer’ in Türkiye toplumu üzerine yapmış olduğu analiz ve resmi ideolojinin tezlerine ters söylemlerde bulunması eleştirilmesine hatta cezalandırılmasına neden olmuştur. Öyle ki, Küçükömer aynı düşünceyi paylaştığına inandığı arkadaşları tarafından eleştirilerek görüşlerine sansür uygulanmıştır.
Küçükömer’ in ilerici-gerici, sağcı-solcu kavramlarını alışılmış kalıpların dışında kullanarak tersine bir kavramsallaştırma oluşturması ve kendini sol sananların sağ, sağ sananların ise aslında kendilerinden bile gizli bir şekilde bu işlevleri hayata geçirdiklerini savunmuştur. Bu anlamda dönemin aydınlarından Hikmet Kıvılcımlı: “Küçükömer sağıyla solunu karıştırıyor, onun için sağına sarımsak, soluna soğan bağlasın” diyerek Küçükömer’ in görüşlerini alaycı bir dille eleştirmiştir.
Küçükömer’ in Ortodoks Marksistler tarafından eleştirilmesine neden olan bir başka durum ise Marksist tarih dönemlendirmesindeki feodal dönemin Osmanlı’ ya uygulanamayacağını söyleyip, ATÜT kavramının savunuculuğunu yapmış olmasıydı. Ortodoks Marksistlere göre bu revizyonizmin ta kendisiydi.
Günümüz köşe yazarlarından Özdemir İnce daha farklı bir Küçükömer okuması yaparak Küçükömer’ in CHP’ nin sağ bir parti olduğunu söylemediğini iddia etmektedir. Yine günümüz yazarlarından Nuray Mert de Küçükömer’ in tezlerini ele alarak kimi eleştirilerde bulunmuştur: “ Küçükömer’ in tezleri, Türkiye’de siyaset analizine ışık tutmak bir yana, son derece sığ ve tutarsızdır. Hoca’nın değeri, erdemi, kendi döneminin klişelerine itibar etmeyip, Türkiye’ye siyasete farklı bir yerden bakma çabası göstermiş olmasındadır. Ancak, bu çabanın erdemi, çabanın sonucunun başarılı olduğunu göstermez. Hoca, özetle, ‘Bu kadar halktan kopuk sola sol denilir mi? Sağ dediğimiz adamlar halka daha yakın, onların gerçek temsilcileri’ gibi herkesin aklına gelebilecek bir itirazı, çok özgün ve aykırı bir tez olarak temellendirmeye çalışmıştır” (Mert, 2007) demiştir.
Fuat Keyman’ da Küçükömer’ in düşüncelerini günümüz siyasal havası içerisinde düşünerek “Türkiye’nin karmaşıklaşan yapısı içinde, AKP’nin sol olması diye bir şey yok. CHP’nin de sağ olması diye bir şey yok. Ne var o zaman? Genelde İslami kimliğin ve bir merkez sağ parti olarak AKP’nin değişime ayak uyduran, değişimi içselleştirerek Türkiye’nin karmaşıklaşan toplumsal yapısına ve ilişkilerine yaklaşan ve en önemlisi de, toplumsal süreçlerden ders alarak kendisini yenileyebilen bir “toplumsal öğrenme ve değişme kapasitesi” var. Buna karşın, başta CHP, diğer merkez solda yer aldığını söyleyen partilerin, giderek toplumsal öğrenme yoluyla değişme kapasitelerini kaybederek, toplumdan uzaklaşmaları, toplumsal desteklerini kaybetmeleri ve başarısızlıklarına çare olarak da tepkici milliyetçiliği ve devlet-merkezci rejim ve güvenlik ideolojisini görmeleri var. ” (Keyman, 2007) demiştir.
İdris Küçükömer’ in kavramsallaştırmaları sol içerisinde bir akıl tutulması yaşanmasına neden olmuştur. Yerleşik kalıpların ve klişelerin kıskacında kalan sol düşünce Küçükömer’ in görüşlerini önemseyerek, bir iç muhasebe yaparak ve öz eleştiri mekanizmasını çalıştırarak içinde bulunduğu durumun analizini doğru bir şekilde yaparak yoluna farklı biçimde devam

etmesi gerekmektedir. Alternatif bir toplumsal proje üretmekten uzak, iktidar sorunsalına kilitlenmiş bir sol Küçükömer’ in tanımlamalarından öteye gidemeyecektir. Ancak solun sorunlarına doyurucu çözümler getiremeyen Küçükömer, solun hep kendisini değiştirmesine atıfta bulunurken bu değişimin hangi yönde ve tam anlamıyla nasıl olacağını belirtmemiş bu anlamda çözüm önerileri yerine eleştiriler daha baskın çıkmıştır. Ancak hem sağın hem de solun ciddiyetle üzerinde durmaları gereken bir birikim bırakan Küçükömer, Türkiye siyasal yaşamını belirleyici bir konumda olmuştur.
SONUÇ
Küçükömer’ in tezlerine bir sonuç kısmı yazmak kendi içersinde belirli sıkıntılar taşıyor. Öyle ki Küçükömer’ in tezleri kendi içerisinde devingen olup ardılları olan düşünürler tarafından yaşanan güne uyarlanarak yeniliğini koruması sağlanmıştır. Tezlerin kendi içerisinde bir süreklilik taşıması ve yaşanan çağa uyarlanması Küçükömer’ in söylediklerini ‘haklılık’ perspektifinden ziyade söylenen çağı yansıtması/karşılamasıyla alakalıdır ve bu anlamda her yenileştirme çabası bu tezlerin güncelliğini ortaya koyarak çokta havada kalan söylemler olmadığını gösteriyor.
Küçükömer’ in öğrencisi Yücel Yaman’ la yapılan bir röportajda Yaman günümüz siyasal gelişmeleri çerçevesinde Ertuğrul Günay’ dan örnek vererek “Günay’ ın TİP’ ten CHP’ ye geçmesini soldan sağa geçiş olarak yorumlarken, AKP’ ye geçmesini de sola geçiş olarak yorumlamıştır.” Bu anlamda her dönemde yaşanan olayların eksik ya da yanlış olsa da Küçükömer’ in tezlerine atıfta bulunarak açıklanması söz konusu olacaktır. Bu Küçükömer’ in tezlerinin doğruyu yansıtmaktan çok Türkiye’ da var olan siyasal alanın çarpıklığından da kaynaklanmaktadır.
Sonuç olarak Küçükömer görüşleriyle sola yeni bir soluk katmış ve sola özüne dönmesi için kimi nasihatlerde bulunmuştur. Bu nasihatleri günümüz anlamına sıkıştırarak okumak Küçükömer’ in görüşlerinin tam anlamıyla anlaşılmamasına yol açacaktır. Küçükömer’ i yaşamış olduğu dönemin siyasal havası temelinde anlamaya ve eleştirmeye çalışmak daha sağlıklı olup Küçükömer’ in tezlerinin

ne kadar değerli olduğunu anlamamıza yardımcı olacaktır .
KAYNAKÇA
AĞTAŞ, Özkan (2008), “Ortanın Solu: İsmet İnönü’ den Bülent Ecevit’ e”, 2. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul.
ARDIÇ, Tarık Fatih (1998), “Düzenin Yabancılaşması Üzerine”, http://anti-modernist.bloggum.com/yazi/idris-kucukomer-duzenin-yabancilasmasi-uzerine.html .
AYDIN, Suavi ve ÜNÜVAR, Kerem (2008), “Atüt Tartışmaları ve Sol”, 2. Baskı İletişim Yayınları, İstanbul.
İNSEL, Ahmet (2000), Solu Yeniden Tanımlamak, 2. Baskı, Birikim Yayınları, İstanbul.
KAYALI, Kurtuluş (2008), “Atüt Tartışmalarının Hafife Alınmasının Nedenleri ve Bu Tartışmaların Atlanan Ruhu”, 2. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul.
KAYALI, Kurtuluş (2008a), “Solda İdris Küçükömer Tartışmaları”, 2. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul.
KEYMAN, Fuat (2007), “AKP Sol, CHP Sağ Olmadı”, http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=7440 .
KÜÇÜKÖMER, İdris (2007), Düzenin Yabancılaşması, 5. Baskı, Bağlam Yayınları, İstanbul.
KÜÇÜKÖMER, İdris (1994), İdris Küçükömer’ le Türkiye Üstüne Tartışmalar, Bağlam Yayınları, İstanbul.
MERT, Nuray (2007), “İdris Küçükömer ve Türkiye’de Sağ-Sol Meselesi”, http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=223235.
SAYILGAN, Aclan (2009), Türkiye’ de Sol Hareketler, 5. Baskı, Doğu Kütüphanesi, İstanbul.
SOMER, Kenan (1996), … ve Marksizm, Doruk Yayınları, Ankara.
YAMAN, Yücel (2007), “Düzenin Yabancılaşması: Sunuş”, 5.Baskı, Bağlam Yayınları, İstanbul.
http://tr.wikipedia.org

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: