BİR DİRENMENİN ANATOMİSİ: TÜRKİYE’DE KÜRT SORUNUNUN TANIMLAN(MA)MASI

İBRAHİM MAVİ

Direnme Hareketleri ve Silahlı Örgütler

yeni dünya düzenleri çervesinde düşünüldüğünde bir direnme hareketi olarak başlamış bir çok örgütsel yaklaşımın olduğu görülecektir. temelde özgürlük mücadelesi veya bir direnme hareketi olarak ortaya çıkmalarına rağmen silahlı mücadele sürdürmeleri konuyu askeri boyuta taşıdığından istenmeyen boyutlara ulaşılabilmektedir. bir toplumsal sorunun çözümünün kendi içerisindeki koşullarla çözülememsinden kaynaklanan kargaşaların sonucunda rtaya çıkan direnme hareketleri daha sonra uluslar arası bir sorun haline gelebilmektedir. bu temelde düşünüldüğünde toplumsal hareket ve gerilla mücadelesi 1900’lü yılların mücadele taktiği haline gelmiştir. özellikle şiddet olaylarının arttığı toplumsal kargaşa sonucunda ortaya çıkan örgütler göz öönüne alındığında kürt sorununun bir direnma hereketi olarak ortaya çıkışını da temel benzerlikleriyle ele almak mümkün olacaktır.

Bunların başında silahlı mücadele vererek günümüzde de halen etkisini sürdüren Basklar, Kuzey İrlanda halkı ve Kürtler gelmektedir. Basklar’ın özgürlük mücadelesini savunan, İspanya ve Fransa sınırları içinde yaşayan Bask kökenli topluluğa ait bağımsız bir devlet kurma amacı güden MarksistLeninist örgüt ETA (Bask Vatanı ve Özgürlük), bu mücadelede aktif rol oynayan ve günümüzde etkisini sürdüren silahlı bir örgüttür.  Kuzey İrlanda‘nın Birleşik Krallık‘tan bağımsızlığını savunan, 1969 yılında aynı adı taşıyan yapının parçalanmasıyla ortaya çıkan IRA (İrlanda Cumhuriyet Ordusu) varolma mücadelesi sürdüren ve etkisi günümüzde de devam eden hareketlerden bir diğeridir. Yine Türkiye, Suriye, İran ve Irak bölgelerinde var olma mücadelesi veren Kürtler günümüzde etnik yapılanma anlamında etkisini sürdüren önemli hareketlerdendir. IRA ve ETA’dan farklı olarak Kürt siyasetinin silahlı öncülüğünü yapan PKK (Kürt İşçi Partisi) bu hareketin içinde aktif rol oynayan örgüt halini almıştır. Diğer örgütlenme ve varolma mücadelesi veren yapılanmalardan farklı olarak Kürtler, uzun bir geçmişe sahip olan bir halktır. Özellikle 1800’lü yıllarda etkisi görülmeye başlayan hareketlernmenin uzantısı  olarak günümüze kadar gelmiştir. Günümüzde evrimleşen yapılarıyla bu örgütlenme şekilleri, Etnik yapılanmanın, özgürlük mücadelesine dönüşmesi anlamında eski milliyetçi, faşist, baskıcı zihniyetin ötesinde gerek siyasal alanda gerek ise de silahlı örgütlenme alanında farklı bir yol izlenmeye başlanmışlardır. Bu nedenle Kürt sorunu ele lanırıken, kültürel, siyasal, sosyal ve ekonomik bir çok yönü içinde barındırmaktadır. Konuyu ele alırken bunların hepsini bir arada düşünmek gerekmektedir.

Cumhuriyet Döneminde Kürtler ve Kürt Sorunun Tanımlanması 

Kürt sorunu günümüzde çözülmemiş bir sorun olarak devam etmektedir. İzlenen politikalar ve özelikle Kürtlerin kendi kimlik ve kültür arayışları devam ederken siyasal olarak bu çatışma ve tartışma süreci de devam etmektedir. Özellikle Türkiye başta olmak üzere birçok ülkenin sınırları içinde yaşayan Kürtlerin Türkiye sınırları içerisinde kimlik arayışları ve bu arayış sonucu oluşan bir çatışma ortamı yaratılmasından dolayı henüz çözülmüş durumda değildir. Bunun en büyük sebebinin belki de tam anlamıyla adı konulamayan bir sorun olarak kalmasıdır. Çünkü ulus çağındayız ve bu uluslaşma çağında kimliklerin kendilerini var etme arayışları önemli bir konu haline gelmiş durumda. Bu konu alt kültür üst kültür tartışmalarını da yaratmış durumda. Türkiye bu tartışmanın odak noktasında bir ülke olarak 2000’li yıllara kadar üst kültürün alt kültüre karşı izlediği bir eritmeye çalıştığı bir politika sürdürmüştür. Özelikle Türkiye’de izlenen en büyük politika asimile etme ya da üst kültür ve üst kimlik çerçevesinde entegre etmedir. Bu entegre olayının tamamlanmamış bir proje olarak kalmasından kaynaklı oluşan sorunlar devam etmektedir. Bu sorunun tarihsel gerçekliğine baktığımızda öncelikli olarak tanımlanması gereken önemli bir tarihsel arka planla karşılaşmaktayız.

“Kürtler  Orta Doğu‘nun yerlilerinden olup doğuda Zagros dağlarından batıda Toros dağlarına, güneyde Hemrin dağlarından kuzeyde Kars-Erzurum platolarına kadar uzanan, Kürdistan olarak anılan coğrafî bölgede yoğun şekilde yaşayan, Hint-Avrupa dili olan ve Kurmanci, Sorani, Kürdi ve Zazaki lehçelerinden oluşan Kürtçe dilini konuşan bir halktır” (Mınorsky-Boıs, 2008:327). Irak, Suriye, İran ve Türkiye gibi ülkelerin toprakları üzerinde yaşayan Kürtler özellikle eski tarihlerden beri Kürdistan denilen coğrafi bir bölgede yaşamaktadırlar. Günümüzde de dört parçaya ayrılmış olan bu coğrafi bölge halkı her dört ülkede varlığını sürdürmektedir. Türkiye’de Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu coğrafyası başta olmak üzere ülkenin birçok ilinde yoğun olarak yaşayan Kürtler Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana asli unsur olarak yaşamaktadırlar. Coğrafi olarak geniş bir alanda yaşayan Kürtlerin tarihsel konumlarına baktığımızda genelde dağlık kesimlerde yaşayan bir yaşam şeklinde var olmuşlardır. Osmanlının ilk kuruluşlundan beri belli valilik ve beylikler halinde yaşamışlardır. Kendilerini var etme mücadelesi anlamında kimi zaman sorunlarla karşılaşmış olan Kürtler tarihte birçok kere devletlerle ya da beyliklerle mücadele etmiş, kendilerini var etme adına birçok kez isyan etmiştir.

Osmanlının son dönemlerinde ulusal mücadelelerin ve emperyalist ülkelerin çalışmalarına baktığımızda imparatorluğun gerilediğini ve birçok etnik unsurun ayrılmaya çalıştığını görüyoruz. Özellikle emperyalistlerin I. Dünya Savaşından sonra Osmanlıyı paylaşma planları başta olmak üzere topraklar ayrılmaya başlıyordu. Ulusların kendini var etme mücadelelerinin büyük bir çıkış sağladığı bu dönemde Osmanlı çatısı altında olan birçok milletin ayrıldığını ve Osmanlının dağıldığını görüyoruz. Özellikle Fransa, Büyük Britanya, Amerika, Almanya, Rusya gibi büyük güçler başta olmak üzere azınlıkların ve diğer etnik unsurların haklarının savunulmasıyla ve kendi istekleriyle Osmanlıdan ayrılmaya çalışan milletlerin çalışmalarıyla ülke toprakları birbirinden kopmaya başlamıştı. Osmanlının devamı olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti Kurtuluş savaşı sırasında mücadele yürütmüş ve ulus devlet inşa sürecini başlatmıştır. Kendi bağımsızlık mücadelesini sürdürmüş, Mustafa Kemal öncülüğünde örgütlenerek ülkenin kurtuluşu için çalışma yürütmüştü. Bu çalışmayı yürütürken özellikle Kürtleri de yanına alarak beraber bir kurtuluş mücadelesine girmiş, Kürtler de bu mücadeleye belli amaçlar uğruna katılmıştır.

Kurtuluş mücadelesi kazanıldıktan ve cumhuriyet kurulduktan sonra ülke de Kürtler aleyhine politikalar değişmiş, Kürtler istedikleri hakları elde edemediklerini, kısıtlandıklarını vurgulamışlardır. Sevr Antlaşması (10 ağustos 1920) ile gündeme gelen ”Bağımsız Kürdistan” düşüncesinin, Lozan’da (24 temmuz 1923) ortadan kalktığını gören Kürtler ayaklanmışlarıdr (Mınorsky-Boıs, 2008: 118). Cumhuriyetin ilk yıllarında Şeyh Sait ayaklanması patlak vermiş, Elazığ, Bingöl ve Diyarbakır’da başlayan bu isyan zamanla güneydoğunun birçok iline yansıyarak büyümüştür. İsyanın başladığı konumda her ne kadar “dini öğeler hâkim” (Ahmad, 2008: 75) denilse de, o dönemde Kürt subayların yayınladıkları belgelerde isteklerinin yer aldığı metin Şeyh Sait İsyanının ana kaynağı olmuştur:

1-      “Azınlıklara ilişkin yeni bir yasa Hıristiyanlar için uygulanmıştır; Türk Hükümeti’nin amacı, Doğu Vilayetlerindeki bütün Kürt nüfusu batı Anadolu’ya nakletmek, yerlerine göçmenleri ve Türk Irkından olanları yerleştirmek, Böylece Akdeniz ve Anadolu, Kafkasya ve Hazar ötesinden Türkistan’a uzanan geniş Turan bölgesindeki kesintiyi ortadan kaldırmaktır.

2-      Türk Hükümeti tarafından halifeliğin kaldırılması; bu, Türkler ve Kürtler arasındaki çok az bağdan birini ortadan kaldırmıştır.

3-      Mahkemelerde ve okullarda dilin Türkçe’yle sınırlandırılması ve okullarda Kürtçe’nin öğretilmesinin yasaklanması. Bu önlemlerin Kürtler arasında eğitimi tamamen sona erdirmiş olduğu belirtilmektedir. Türkler, Kürt ırkının halen tek eğitim kaynağı olan tekke ve medreseleri de kapatmıştır.

4-      “Kürdistan” kelimesi bütün eğitim kitaplarından çıkartılmıştır ve bütün ülkedeki Kürtçe coğrafi simler aşamalı olarak Türkçe isimlerle değiştirilmektedir.

5-      Türkiye Kürdistan’ındaki bütün üst düzey yöneticiler, yani vekiller ve mutassarıflar, uygulamada tamamen Türklerdendir ve kaymakamların yarısı Türk, yarısı Kürt’tür. Küçük memurların çoğunluğunun Kürt olmasına rağmen, Türkler, kimi istihdam ettikleri konusunda aşırı dikkatlidir ve bütün kuşkulu Kürt milliyetçilerini dışlamaktadırlar. (Kürtler, Türkiye Kürdistan’ın Erzurum, Erzincan, Bitlis, Van, Diyarbakır, ve Harput vilayetlerinden oluştuğunu düşünürler ve hiç kuşkusuz buna Hakkari vilayeti de eklenmelidir).

6-      Vergilerin yılda birden fazla toplanmasına rağmen, ödenen vergilerden yarar sağlanmamaktadır. Rüşvet olmadan mahkemelerde adalet yerine getirilmemektedir.

7-      Hükümetin Kürdistan vilayetlerinde Türkiye Millet Meclis milletvekilliği seçimine karışması. Sonuçta bütün milletvekilleri halkın özgür oyuyla değil Türk Hükümeti’nin emirleri doğrultusunda seçilmişlerdir.

8-      Hükümetin siyasi karar ve uygulamalarına karşı bir direniş gücü anlamında gelebilecek olan (Kürt) ırksal birliğini engellemek amacıyla sürekli olarak bir Kürt aşiretini bir diğerine karşı kışkırtmaya yönelik bir Türk politikasıdır.

9-      Hayvanların götürülmesi ve el konulan şeylerin karşılığının verilememsi, Kürt köylerinin askerlerce yağmalanması.

10-  Orduda Kürt askerlerinin ve subaylarının rütbelerinin düşük tutulması ve onları zor ve hoş olmayan görevlere seçme alışkanlığı.

11-  Türk Hükümeti’nin, alman sermayesi yardımıyla Kürtlerim maden zenginliklerini sömürme girişimleri”(aktaran Mınorsky-Boıs, 2008: 361-362).

Bu gibi isteklerin o dönemde artması ve Türk hükümetinin inkârı karşısında Doğu Anadolu’nun birçok kentinde büyük bir etki yaratan Şeyh Said Ayaklanması büyük bir askeri güç tarafından bastırılmıştı. “13 Şubat 1925’de varlıklı ve eğitimli Nakşibendî (Zaza) Şeyhi Said’in, Bingöl’ün (o zamanki adıyla Çapakçur’un) Ergani ilçesinin Eğil bucağına bağlı Piran köyündeki evine sığınan bir grup asker kaçağını almak üzere gelen jandarma birliğine ateş açılmasıyla başlayan isyan, gerek isyancıların halktan bekledikleri desteği alamaması, gerekse devletin 20 bin kişilik orduyla, isyancıların üzerine gitmesi nedeniyle iki ay gibi kısa sürede bastırılmıştı. Şeyh Said ve yanındakiler, 14 Nisan’da, Ankara’nın isyanın planlayıcısı Azadi örgütündeki casusu olan Cibranlı Binbaşı Kasım Bey tarafından yakalanarak hükümete teslim edilmiş, Azadi (Özgürlük) örgütü liderleri Cibranlı Halit Bey, Yusuf Ziya Bey ve üç akrabası 14 Nisan 1925’te Bitlis’te kurşuna dizilirken, Şeyh Said ve 47 adamı, 29 Haziran 1925’te, Diyarbakır’da halkın da katılımı ile idam edilmişti”(Mınorsky-Boıs, 2008: 363). Kürtler Cumhuriyet döneminde isyan etmeye devam etmişlerdi. Şeyh Sait ayaklanmasından sonra Ağrı ayaklanması başlamıştır. Ağrı ayaklanmasının da kısa bir sürede bastırılmasından sonra devlet yetkilileri Kürtlerin varlığını inkar etmeye ve asimilasyon politikalarına devam etmiştir.

19 Eylül 1930 tarihli Milliyet gazetesinde bir karikatür yayınlanmıştı. Ağrı dağı zirvesinde yapılmış olan mezar betondan yapılmış, mezarın ayak kısmı Küçük Ağrı’ya doğru uzanıyordu. Mezarın başında: “Muhayyel Kürdistan burada medfundur (hayali Kürdistan burada gömülüdür.)” diye yazıyordu. Bu tarihlerde dönemin Başbakanı İsmet İnönü “Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal hakları talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur”(milliyet, 31 ağustos 1930) diyordu. Dönemin Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt ise “Biz Türkiye denen, dünyanın en hür ülkesinde yaşıyoruz. Mensubunun inançlarından samimiyetle bahsetmesi için buradan daha müsait bir ortam bulamazdı. Onun için hislerimi saklamayacağım. Türk bu ülkenin yegane efendisi yegane sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette bir tek hakları vardır. Türklere hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı! Dost ve düşman ve hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler”(Milliyet, 19 Eylül 1930) diye vurguda bulunarak Kürtlerin görevlerini belirtiyordu. Bu politikaların devamı Cumhuriyet tarihi boyunca devam etti.

Kürt diye bir milletin olmadığı, Kürt kelimesinin Türk kelimesinden türediği gibi çeşitli inkâr politikaları devam etmiştir. Buna yönelik olarak her türlü çalışma ve faaliyetin engellenmesi gerektiğini vurgulayarak, baskı kuruluyordu. Kürt aydın ve yazarlara karşı izlenen politikalar tek parti dönemi boyunca devam etti. Bu politikaların yansınması sonucu 1938 de bu sefer Dersim İsyanı patlak verdi. Seyit Rıza ve Zaza kesimin öncülüğünde Dersim’de inkârcı ve imhacı politikalar karşı isyan başlatıldı. Doğu Bölgesinde yaşayan insanların “Dağ Türkleri” olarak nitelenmesi, Dersim hakkında izlenen ekonomik politikalar ve bölgenin ihtiyaçlarını karşılanmaması sonucu olay büyümüştür. 1937-1938 yılında olan ayaklanma sert bir tepki ile karşılanarak bastırılmıştı. İsyanın sonucu olarak 13.160 sivil öldürülmüş, 12.000 kişi göç ettirilmiştir (Radikal, 19 Kasım 2009). Sabiha Gökçen ile 3 hava filosu uçakla bombalana Dersim bölgesi büyük bir katliama dönüşmüştür. Sivillerin üzerine yağdırılan bombalar o dönemde Kürtlere yönelik politikaların en açık göstergesi olmuştur. Baş kaldıranların sonucu ağır ödettiriliyordu. Kürtlerin bu Dersim İsyanından sonra uzun bir süre sesi çıkmamıştı. Özelikle çok partili hayata geçme aşamasında izlenen yumuşak politikalar, ülkenin ekonomik anlamda bir dönüşüm sağlaması, tarıma dayalı bir ülke olan Türkiye’nin özellikle Sanayiye yönelmesi halka arasında ekonomik anlamda bir değişim dönüşümü getirmişti. Bununa ilgilene halk kimileri kentlere göç ediyor, kimileri ise kırda kalıp büyük torak sahiplerine ucuza çalışıyordu.

Darbeler ve Kürt Sorununa Yaklaşım

1960’lı yıllarda kente göç eden halk bir işçi kesimi oluşturmaya başlamıştı. Buna yönelik olarak örgütlenme ve bilinçlenme şekli değişmiş, özellikle 27 Mayıs darbesi sonucu ülkede demokrasi adına geçmişe oranla daha iyi bir ortam oluşmuştu. Bu yeni anayasal düzenlemeyle beraber ülkede belli grupların yapılanmaları ve siyasi anlamda örgütlenmeleri ülke içerisinde yeni bir düzenin habercisiydi. Kürt bilinçlenmesi ve örgütlenmesi 1960’lı yıların sonunda Devrimci gençle tarafından yapılıyordu. Özellikle o dönemin gençlik örgütlerinin başını çeken deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Kürt ve Türk kardeşliği vurgusunda bulunmaları ilk bilinçlenme şekleri olmuştu. Bunun yanında Devrimci Doğu Kültür Ocakları (DDKO) Kürtler arasında bilincin aşılanmasında rol oynuyordu. Özellikle yaptıkları Doğu Mitingleriyle 60’lı yılların sonunda örgütlülüğü sağlamaya çalışıyordu. 1971 Darbesinin yapılmasında solun yükselişi etkili olmuştu ama Kürtler arsındaki hareketlikte bunda etkili olan diğere bir etkendi. Diyarbakır’da kurulan, Diyarbakır -Siirt illeri Sıkıyönetim komutanlığı Askeri Mahkemelerinde bu süreç yargılanmış bu bilinci oluşturan DDKO öncüleri yargılanıyor ve Kürtlerin olmadığına yönelik inkârcı politikalar izleniyordu. Kürtlerin olmadığını, Kürt dili diye bir dilin olmadığını devlet her seferinde vurguluyordu. Bu anlamda çalışma yürüten entelektüelleri yargılıyor ve çalışmaların önünü kesiyordu. Özelikle sürekli olarak sıkıyönetimin ilan edildiği Doğu Anadolu bölgesindeki keyfiyetçi uygulamalar, ev aramaları sonucunda işlenen işkenceler, evlere baskınlar, insanların onuruyla oynama gibi uygulamalar yüzünden halk isyan etme aşamasına gelmişti. O dönemde çeşitli dernek ve örgütlenmelere gidilse de devletin izlediği politikalar bunları engelliyordu. Bu uygulamalar 12 Eylül Darbesinin izlediği uygulamalarda da devam etti.

12 Eylül bir anlamda kentlerde ve köylerde Kürtlerin örgütlenmeye başlaması ile ortaya çıktı. Yapılan darbenin uygulamalarının sert olması ise bu süreci daha da hızlandırdı. Diyarbakır cezaevi başata olmaz üzere ülke genelinde yapılan insanlık dışı işkenceler, Türkçe bilmeyenlere karşı izlenen asimilasyon politikaları 12 Eylül döneminin bazı politikalarıydı. Kürtlerin inkârı burada devam etmişti. 12 Eylül cuntasının Kürtler üzerindeki etkisi üzerine Kürtler ayaklanmaya başlamış, işkence ve ölümlere karşı silahlı mücadeleye başvurmuşlardı. İşkence ve zulümlerin yanında bir de Kürtlerin inkarı, Kürtleri daha da kışkırtmış ve işkence zulmün yanındaa bir de var olma mücadelesi vermeye başlamışlardı. Çünkü 12 Eylül döneminin öncülüğünü yapmış olan Genelkurmay başkanı tarafından çıkarılan ve yüzlerce baskı yapılıp dağıtılan Beyaz Kitap’ta yazılanlar şunlardı:

“Dağların yüksek kısımlarında, tepelerde yaz kış erimeyen karlar vardı. Güneş açınca üzerleri buzlaşan cansı parlak bir tabaka ile örtülürdü karın yüzü. Üstü sert altı yumuşak olurdu. Bu karın üstünde yürününce, ayağını bastığı yer içeriye çöker, ‘Kırt-Kürt’ diye ses çıkarırdı. Doğulu Türkmenlere, Kürt denmesinin nedeni buydu. Bölücülerin Kürt dedikleri, yüksek yaylalarda, karlık bölgelerde yaşayan Türklerin karda yürürken ayaklarından çıkan sesin adıydı aslında.”(aktaran Başkaya, 2006: 85-85).

Devletin izlediği yok sayma, asimile etme politikaları ve 12 Eylül döneminde aşırı işkenceler sonucu PKK (Partiya Karkerén Kürdistan), yani Kürt İşçi Partisi’nin ortaya çıkmasına ve silahlı mücadeleye başlamalarına neden oluyordu (Zürcher, 2007:433). Bir çok kişinin 12 Eylül işkencelerine ve Kürt kimliğinin inkarcı politikalarına dayanamaması sonucu bu silahlı mücadeleye başvurduklarını duyurmuşlardır. Devlet yılarca olduğu gibi Kürt dili ve Kürt kültürü üzerindeki baskılara devam etmiş, bu dönemde Kürtçe konuşma, Kürtçe şarkılar, yayınlar yasaklanmıştır (Zürcher, 2007:433). Özelikle Diyarbakır Zindanlarında yapılan uygulamalar Kürtlere tahammülsüzlüğün en açık örneklerini yansıtmaktadır. Andımız’ı, İstiklal Marşı’nı ve Gençliğe Hitabe’yi ezberletme (Mavioğlu,2006a: 123), Kürt olanlara Türkçe hariç konuşma yapmamalarını yasaklama, hapishane koşullarının en basitiydi. 15-20 Kişilik koğuşlarda 75 kişinin olması (Mavioğlu,2006a:124), ranza altlarına yatırılma, koşu yaptırılma, falakaya yatırma gibi basit işkencelerden tutunda, elektrik verme, Filistin askısı olarak bilinen işkence, pislik içinde sürükleme, hücrelerde aç ve susuz bırakma diğer uygulamalardı. Akıl almaz işkence türlerinin uygulandığı Diyarbakır cezaevinden çıkan insanlar daha sora normal hayata dönemeyenden, intihar edene kadar psikolojileri bozulan binlerce insanlarla dolmuştu. İşkenceden, açlık grevinden, kötü koşullar nedeniyle hastalanıp ölenlerin haddi hesabı yoktu (Mavioğlu,2006a: 150).

1984’ten bu yana silahlı eylemler gerçekleştiren örgüt Kürt sorununa çözüm bulunmasına ve inkârcı politikalardan vazgeçerek bazı gerçekliklerin kabul edilmesine yönelik vurgularda bulunuyordu. Kürtler yıllarca inkâr edilmiş, böyle bir ulusun var olmadığı, Kürtçe diye bir dilin olmadığı, Kürtlerinde dağ Türkleri olduğuna yönelik politikalar Cumhuriyettin ilk yıllarından beri sürmüştür. Bu hareketin başlangıcı olan 1984 yılından itibaren yılarca Doğu ve Güneydoğuda karşılıklı çatışmalar sürdürülmüş, arada kalan halk ya göç etmek zorunda kalmış, ya da bu süreç içerisinde yıpranmıştır. Yıllarca ekonomik anlamda istismar edilen Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri şimdi de savaş alanına dönmüş yıllarca sürecek olan çatışmalar içinde girmiştir. O dönemde özellikle devletin koruculaştırma sistemi birçok sorunun oluşmasına neden olmuş, kimileri koruculuk yapmak istemediği için köylerinde baskı görmüş, koruculuk yapanlar ise bunu yapıyor diye bu sefer örgüt tarafından baskı görmüşlerdi. Sürekli olarak sıkıyönetim bölgesi halinde yaşayan Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri, gerek tarım bakımından gerekse hayvan yetiştiriciliği bakımından geri kalmış, ekonomik sorun yaşanmıştı. Hem sosyal, hem siyasal, hem de ekonomik anlamda geri kalmış olan bu bölgeler, Anadolu’nun batısına oranla daha fazla kötü koşularda yaşamışlardı. Özellikle kimlik açısından var olmaya çalışan Kürt ulusunun ekonomik olarak geri kalmışlığının yanında kültürel ve etnik olarak kendilerinin tanınmasını istemeleri yılarca korkulan ve böyle bir etnik unsurun var olmadığını söyleyen devlet tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Bu koşullar altında faili meçhul cinayetler işleniyor, ev ve köy arama şekilleri istenmeyen sonuçlar doğuruyordu.

1990’lı yıllara yaklaştığında ülke artık bir çatışma ortamına girmiş, Doğu Anadolu başta olmak üzere ülkenin birçok yerinde eylemler başlamıştır. Bu kargaşa aşamasında;

“27 Ağustos 1987 tarihinde Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı’na bağlı olarak Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele Grup Komutanlığı (JİTEM) kurulmuştur. Başlangıçta üç timi kurulu, (Mardin, Silopi, Batman) dört timi sonradan kurulacak statüde göreve başlamış ve Batman, Siirt, Şırnak ve Mardin faaliyet alanı olarak belirlenmiştir. Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele timleri 14 Eylül 1987 tarihinde Jandarma Asayiş Komutanlığı Harekât Komutası’na, Kasım 1988’de de emrine verilmiştir. Emirle kurulacak statüdeki timlerden bir adedi 1988, iki adedi ise 1989 yılında faaliyete geçerek tim sayısı altıya çıkarılmıştır. Timlerin başarılı olması üzerine Mayıs 1990 tarihinde 78 grup ve bu gruplara bağlı 24 tim halinde Jandarma İstihbarat Gruplar Komutanlığı organize edilmiş, ancak bu üniteler personel yetersizliği nedeniyle istenilen düzeyde kurulamamıştır. 18 Temmuz 1991 tarihinde İstihbarat Gruplar Komutalığı’nın kuruluş ve kadrosu yürürlükten kaldırılmış ve Ankara’da Kurmay Başkanı’na bağlı bir istihbarat grup ve bağlı iki timi, Diyarbakır’da bir istihbarat grup ve bağlı altı tim ile İstanbul, İzmir ve Adana’da jandarma bölge komutanlıklarına bağlı birer istihbarat timi kurulmuştur. Toplam iki grup, on bir tim halen bu kuruluş içerisinde faaliyetlerini sürdürmektedir.” (Zaman, 07 Mart 2009).

Banu Tuna 4653 Faili Meçhul Belgeseli’nde bu olaylara değinerek, dönemim faillerinin bunlar olduğunu örgüte karşı kurulmasından dolayı bölgede bir çok cinayetten sorumlu olduğunu vurgulamaktadır. Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı bölgede yıllarca derin devletin etkilerini sürdürmüş olan bu istihbarat teşkilatı bir çok olayın sorumlusu olarak görülmüşlerdi. Öldürülen ve faili meçhul cinayetler arasında gecenler Vedat Aydın, Albay Rıdvan Özden, Avukat Yusuf Ekinci, Hasan Ocak, Doktor Zeki Tanrıkulu, milletvekili Mehmet Sincar, işadamı Savaş Buldan, Musa Anter(Banu Tuna, 4653 faili meçhul Belgeseli) bulunmaktaydı. O dönemde faili meçhul cinayetlerin yanında öldürülen insanların sayısı bir hayli fazlaydı. 24 Mayıs 1993’te PKK tarafından öldürülen 33 silahsız askerin de JİTEM’le ilişkisi (Sabah, 28 Ocak 2009) ele alınmaktaydı. 1990’lı yılların başında PKK hareketinin bölgeye yayılması ve çatışmaların oluşmasın, bölge üzerinde olağanüstü hal ilan edilmesi ve keyfiyetçi uygulamaların artmasına zemin hazırlamıştı. O dönemde kaybolan insanlar yıllar sonra bulunmuş, Abdulkadir Aygan(Yeni şafak, 6 Şubat 2005)’ın itirafı sonucu ölüm kuyularının olduğu, öldürülen insanların yıllarca bulunmamasının sebebinin buralara atıldığı, yakalanan suçluların helikopterden tutunda kafasına sıkılma gibi infaz olaylarına kadar birçok olayın gerçekleştiğini itiraflarında vurgulamıştır.

Kürt Sorununa Bir Çözüm Önerisi Olarak Müzakereci Demokrasi*

Türkiye Cumhuriyeti tarihi açısından önem arz eden ve demokratik hukuk kurallarının olmadığı örgütsel yapılanmaların olduğu, yıllarca bu ülkede demokrasi adına, ülkenin çıkarı adına hareket ettiklerini, kimi zaman devlet kuruluşları bünyesinde, kimi zaman ise hükümetten bağımsız hareket ettiğini söyleyen örgütleri görmek mümkün olmuştur. Türkiye’nin demokrasi ile sınavında bu gibi yapılanmalar demokrasinin oluşamamasına, ülkenin gerek emekçisiyle, gerek işçisiyle, halkıyla, etnik ve mezhepsel bağlılık gösteren her türlü topluluğu ile sorun yaşamasına neden olmuştur. Bu sorunların oluşmasında etki gösteren ise yıllarca devlet içerisinde derin ilişkiler sürdürmüş olan örgütlenmelerdir. Atatürk ilke ve inkılâpları hiçe sayılmış, anayasada vurgulanan hukuksal düzenlemenin ötesinde keyfiyetçi uygulamalar etkili olmuştur. Kürt sorunundaki çıkmaz ise yıllarca bu ülkede kardeş kavgasından rant sağlayan, emperyalist ülkelerin çıkarı doğrultusunda hizmet eden insanların çalışmaları sonucu çözülmemiş, demokratik ilkeler bazında ele alınmamıştır.

Kürt sorununa çözüm sunma anlamında günümüzde alternatif bir çözüm yolu sunma düşüncesi gereklilikten ziyade zorunluluk hali almıştır. Çünkü günümüz modern küresel dünyada artık silahlı çatışmalar, baskıcı ulus devlet yapılanmaları veya baskıcı cumhuriyetlerin izledikleri yöntemlerin son bulduğu dönemdir. Arap ülkelerinde ve Ortadoğu’nun hemen hemen her yerinde başlamış olan devrim niteliğindeki hareketlenme artık baskıcı rejimlerin son bulması gerektiğini göstermiştir. Katılımcı demokrasinin gerekliliği olarak halk, demokratik ilkelerden yana bir tavır takınıp, yönetimlerde söz hakkına sahip olmak istemişlerdir. “Arap Baharı” olarak nitelendirilen, Tunus, Mısır ve Libya gibi ülkelerde büyük çatışmaların yaşanmasında rol oynayan geniş çaplı ayaklanmalar demokrasi vurgusunun ve baskıya direnmenin göstergesi olmuştur. Bu gibi yaklaşımlar dünya çapında halkın geniş katılımının olması gerektiğini, müzakere anlayışı çerçevesinde bütün fikirlerin anlaşılması gerektiğini gözler önüne sermiştir. Kürt sorunu her ne kadar İspanya, Fransa, Britanya, Afrika’nın çeşitli ülkelerinde oluşmuş olan halk kitlelerinin isteklerine benzer olsa da kendine has özelliği ile tüm Ortadoğu ülkelerini etkileyen bir yapılanma içerisinde olmuştur.

Kürt sorununa yeni bir bakış açısı sunmak adına yeni bir demokrasi anlayışı tartışması ortaya atılabilirse sorunun çözümü için farklı bir yol izlenmiş olacaktır. Kürt sorunu çözümü konusunda PKK sürekli olarak muhatabın kendilerinin olduğunu vurgulamaktadır. Fakat dünya çapında örnek teşkil edecek olan yaklaşımlardan edinilen tecrübeye bağlı olarak artık sorunların silahla değil siyaset, yasa ve demokrasi çerçevesinde olmuş olduğudur. Türkiye’de sorunun çözümüne yönelik Siyasal alandaki vurgular yıllarca söylemin ötesine geçmemiştir. Sorunun ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel ve sosyolojik temelli ele alınması gerekmektedir. Özellikle günümüzde anayasal çerçevenin çizilmeye en uygun olduğu dönemde bu yaklaşımları sergileyerek müzakere sürecinin başlatılması gerekmektedir. Geçmişten edinilen tecrübeler artık inkarın bir anlam ifade etmediğini, silahlı şiddet olaylarının çözümün önünü tıkatmaktan başka bir yöntem olmadığını göstermektedir. IRA ve ETA günümüzde sürekli olarak çözüm için örnek gösterilmeye devam etmektedir. Her ne kadar yasal düzenleme ve çözüm önerisi olarak Basklar örnek gösterilse de Türkiye’de ve diğer ülkelerde var olan Kürt sorunu gerçekliği bu coğrafi özelliklere göre ele alınması gereken bir konudur. Geçmiş kültür mirası ve ortak paylaşım açısından düşünüldüğünde, Kürtler Türk, Arap, Ermeni, Süryani, Çerkez ve diğer birçok halktan etkilenmiştir. Coğrafya olarak kültürel etkileşimin yoğun olduğu bir coğrafi bölgede yaşayan Kürtler bu bakımından sorunun çözümünde kendine has özellikleri ile ele alınmalıdır. Özellikle insanın doğası gereği edindiği insan hakları başta olmak üzere, halkların kendi kaderini tayin hakkından doğan haklarının önü açılmalı, dünya çapında siyaset yapma, eğitim çalışmaları sürdürme ve kendi var olma gerçekliklerini elde etme imkânı tanınmalıdır. Bu yaklaşımların oluşmasının temeli müzakereci yaklaşımların sergilenmesinde, anayasal düzenlemelerin yapılmasında, sürece aktif katkı sunabilecek, iktidar himayesinden uzak sosyal bilimcilerin tanımlamalarından geçmektedir.

Habermas’ın “söylemsel kamu alanı modeli” olarak sunduğu müzakereci demokrasi anlayışı çözüm önersi olarak ele alınabilecek konulardan biri olabilir. Habermas’ın müzakereci demokrasisi, politik iletişim, kamusal alan, anayasal yurttaşlık, kamusal tartışma gibi ampirik çalışmalara yön veren teorik çerçeveler sunmakla önemli bir yere sahip olmuştur. Benhabib’in (1992:  73–78) belirttiği gibi, Habermas’ın söylemsel ya da müzakereci demokrasi modelinde katılım, ancak dar bir şekilde tanımlanan politik bir süreçle (seçim)  gerçekleşebilecek bir etkinlik olarak değil, toplumsal ve kültürel alanlarda da söz konusu edilebilecek bir etkinlik olarak görülmeye başlanır. Bu modelde yurttaş, ne bütünü temsil eden ve onun adına davranan siyasal aktördür ne de bireysel aktörler sistem süreçlerinde körü körüne hareket eden bağımlı değişkenlerdir. Habermas’ın söylemsel modeli,  negatif özgürlükleri de güvence altına alan anayasal çerçevede cumhuriyetçi görüşe uygun olarak merkeze siyasal görüş ve irade oluşumu sürecini almaktadır. Çünkü anayasal haklar, demokratik işleyişteki önemli iletişim koşullarını kurumsallaştırır. Habermas (2002a: 144), siyasetin başarısını toplu eylemde bulunan yurttaşlara değil, eylemde bulunmadan önce çerçeveyi oluşturacak iletişim usullerinin ve koşullarının kurumsallaştırılmasına dayandırmaktadır. Uygulama alanı olarak geniş bir yelpazeye yayılmamış olan müzakereci demokrasi, “klasik demokratik yaklaşımların toptan ve eleştirel bir tarzda yeniden ele alınması teşebbüsüdür” (Ahmet kemal, müzakereci demokrasi s.112). Bayram’a (Ahmet kemal, müzakereci demokrasi s.112) göre, müzakere aracılığı ile doğrudan katılımın, sadece müzakerenin ürünü olan kararların meşruluğunu temin etmekle kalmayacağı; daha da önemlisi, bağlayıcı kararların müştereken rasyonel olacağı ve böylece bir ‘ortak iyinin’ tanımlanabileceği iddiaları, müzakereci demokrasi modelinin ana bileşenleridir. Böylece hem çoğulculuk teminat altına alınabilir hem de çoğulculuğun yol açabileceği nihilist görelilik fikri ortadan kaldırılabilir. Çünkü birbirinden farklı ve genellikle de çatışma halinde olan öznel ‘iyi’ kavramsallaştırmaları yerine, rasyonel uzlaşı çerçevesinde, normatif geçerliliği olan bir değer sisteminin ürettiği iyi tanımlarının mümkün olduğu, müzakereci modeldeki temel varsayımdır. Her ne kadar ortak bir iyinin oluşmasının mümkün olmayacağı eleştirileri bu görüşe yöneltilmiş eleştirilerin başında gelse de, çözüm önerisi olarak alternatif bir yaklaşımda önemsenebilecek bir yaklaşım olabilir.

*Bu tartışma temelde Habermasçı müzakere anlayışını temel almakla beraber teorik arka planında mümkün olup olmadığı tartışılmaktadır. fakat Kürt sorunun çözümüne yönelik çözüm önerilerinin başında özellikle özerklik tartışmaları gelmektedir. özellikle PKK ve Kürt siyasetinin temsilcileri Kürt sorununun temel çözümünün yerel yönetimlerin oluşması ve özerk bölgelerden geçtiğini savunmaktadır. bir proje olarak sunulan bu tartışmaların gerçekleşme zemininin oluşması için sorunun askeri safhasının bitmesi gerekmektedir. nitekim askeri çatışma ve mücadele devam ettiği sürece teorik yaklaşımlar sunulmaya devam edecektir. pratik adımların atılamamasının temel sebebi Türkiye’nin Kürt sorununa yönelik çözümün askeri yaklaşım olmasından kaynaklanmaktadır.

KAYNAKÇA

-HABERMAS, Jürgen (2002a), “Öteki” Olmak, “Öteki”yle Yaşamak: Siyaset Kuramı  Yazıları, Çev.: İlknur Aka, YKY, İstanbul

-BENHABĠB, Seyla (1992), “Models of Public Sphere: Hannah Arendt, the Liberal Tradition and Jurgen Habermas”, Ed.: C. Calhoun, Habermas and Public Sphere, MIT.

-BENHABİB, Seyla (1999), Modernizm, Evrensellik ve Birey, Çev.:  Mehmet Küçük, Ayrıntı, İstanbul

-AĞAOĞULLARI, M. Ali (1998) Aşırı Milliyetçi Sağ, Geçiş sürecinde Türkiye (Der. İrvin Cemil Schick- Ertuğrul Ahmet Tonak), Belge Yayınları,İstanbul

-AHMAD, Feroz (2008) Modern Türkiye’nin Oluşumu, 7. Basım, Kaynak Yayınları,

-Anderson, Benedict (1995) Hayali Cemaatler, (Çev. İskender savaşır), Metis Yayınları, İstanbul

-BAŞKAYA, Fikret (2006) Paradigmanın İflası, 11. Basım, Maki Yayınları, Ankara.

-BELGE, Murat (2000) 12 Yıl sonra 12 Eylül, 4. Basım, Birikim Yayınları, İstanbul

-BELGE, Murat (2002) Mustafa Kemal ve Kemalizm, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Kemalizm Cilt-2, 2. basım, Editör: Ahmet İNSEL, İletişim Yayınları, İstanbul

-BERKES, Niyazi (2008) Türkiye’de Çağdaşlaşma, 13. Baskı, Yayına hazırlayan: Ahmet Kuyuş, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul

-BORA, Tanıl (2004) Ordu ve Milliyetçilik, 2. Baskı, Bir Zümre Bir Parti Türkiye’de Ordu, (Der.) Ahmet İnsel-Ali Bayramoğlu, Birikim Yayınları, İstanbul

-CİZRE, Ümit (2002) Egemen İdeoloji ve Türk Silahlı Kuvvetleri: Kavramsal ve İlişkisel Bir Analiz, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Kemalizm Cilt-2, 2. basım, Editör: Ahmet İNSEL, İletişim Yayınları, İstanbul

-ÇALIŞLAR, Oral (2008) Liderler Hapishanesi-12 Eylül Günlükleri, Güncel Yayıncılık, İstanbul

-ÇAVDAR, Tevfik (1996) Türkiye’nin Demokrasi Tarihi, İmge Yayınevi,Ankara

-ERDOĞAN, Mustafa (1999) 28 Şubat Süreci, Yeni Türkiye yayınları Ankara

-HALE, William (1996) Türkiye’de Ordu ve Siyaset, Çev. Ahmet Fethi, Hil Yayınları, İstanbul

—Hobsbawm, Eric (1996), Kısa 20. Yüzyıl 1914-1991 Aşırılıklar Çağı, (Çev. Yavuz Alogan), Sarmal Yayınevi, İstanbul

İstanbul.

-KARPAT, H. Kemal (2009) Osmanlıdan Günümüze Kimlik ve İdeoloji, 3. Baskı(Çev) Güneş Ayas, Timaş Yayınları, İstanbul

-KARPAT, Kemal H. (2008), Türk Demokrasi Tarihi, 3. Baskı, İmge Kitapevi, İstanbul.

-MAVİOĞLU, Ertuğrul (2006), Apoletli Adalet(Bir 12 Eylül Hesaplaşması-2), İthaki Yayınları, İstanbul.

-MAVİOĞLU, Ertuğrul (2006), Asılmayıp Beslenenler (Bir 12 Eylül Hesaplaşması-1), 4. Baskı, İthaki Yayınları, İstanbul.

-MINORSKY&BOIS, Vıladımır&Thomas (2008) Kürt Milliyetçiliği, (Çev. E. Karahan-H. Akkuş- N. Uğurlu), Örgün Yayınevi, İstanbul

-ORAN, Baskın (2002) Kürt Milliyetçiliğinin Diyalektiği, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik Cilt-4, Editör: Tanıl BORA, iletişim Yayınları, İstanbul

—Robertson, Roland (1999) Küreselleşme, Toplum Kuramı ve Küresel Kültür, (Çev. Ümit Hüsrev Yolsal), Bilim Sanat Yayınları, Ankara

—Smith, Antony D. (2002) ‘Küreselleşme Çağında Milliyetçilik’, (Çev: Derya Kömürcü), Everest Yayınları, İstanbul

-SUCU, Mehmet (2005) 12 Eylül Yasakları, Günizi Yayıncılık, İstanbul.

-TAŞKIN, Yüksel (2002) 12 Eylül Atatürkçülüğü ya da Bir Kemalist Restorasyon Teşebbüsü Olarak 12 Eylül, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Kemalizm Cilt-2, 2. Basım, Editör: Ahmet İNSEL, İletişim Yayınları, İstanbul

-YEĞEN, Mesut (2002) Türk Milliyetçiliği ve Kürt sorunu, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik Cilt-4, Editör: Tanıl BORA, iletişim Yayınları, İstanbul

-ZÜRCHER, Jan Erik (2007) Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, 21. Baskı, (Çev) Yasemin S. Gönen, iletişim Yayınları, İstanbul

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: