Muhafazakar sosyal mühendisliğin yükselişi: ‘Yeni Türkiye’nin eski siyaseti

FETHİ AÇIKEL

AKP, 21. yüzyılın ilk çeyreğinde Türkiye toplumu için tasarladığı dönüşüm ve dünya arenasında biçtiği rolü yüceltmek adına ‘Yeni Türkiye’ tanımlamasına başvuruyor. ‘Yeni Türkiye’, bir yandan muhafazakar-İslami muhayyilenin iki asır
boyunca kamusal ve özel alanların modernli-
ğe maruz kalmışlığını artık geride bırakmayı ve
mümkünse tersine çevirmeyi arzulayan kapsamlı
ve derin bir dönüşüm projesini, diğer yandan da
bu dönüşümü mümkün kılacak görünüşte serbestiyetçi, çoğulcu ve deneysel, pratikte ise püriten, tavizsiz ve disipliner tekniklerin yeniden yapılandırılmasını içeriyor. ‘Yeni Türkiye’, AKP’nin
kuruluş yıllarında çizmeye çalıştığı uzlaşmacı,
diyaloga açık, Batı’ya dönük ve tutucu ‘Milli Gö-
rüş’ geleneğiyle yüzleşme isteği yüksek olan bir
‘muhafazakar demokrat’ parti profilinden farklı
olarak, artan ölçüde tek-sesliliğe, otoriter karizmadan alınan kolektif hazza ve kamusal alanın
‘kazanan her şeyi alır’ türü bir temellük etme eğilimine işaret ediyor.
Buradaki yenilik vurgusu, kendisini ‘tarihin miladı’ ve ‘tarihin muktedir öznesi’ olarak görme eğiliminin bir parçası olduğu kadar; önceki dönemin
kurumsal mirasının/birikimin önemsizliğini/batıllığını vurgulamaya çalışan yeni bir tarih yazımının
da parçası. Bir yandan eskinin, tamamen geride bı-
rakılacağı vurgusunun; diğer yandan da geçmişten
sahiplenilecek zaten hiçbir şey olmadığı inancının
bir ifadesi. Tarihte çok büyük işler başarmış ve ba-
şaracak olmaya, tarihin hakikatinin nihayet ortaya
çıkacak olmasına duyulan eskatalojik inancı ifade ediyor. Bu yüzden ‘Yeni Türkiye’, modernliğin
mutlak ötekisini ve geçmişin asr-ı saadetini yeniden üretmeyi arzuluyor: ideal ve uzak bir geçmiş-
ten geri çağrılacak bir toplumsallığın hayalini kuruyor.
Yeni Türkiye, muhafazakârlığın gözünde hem
geçmişe dönük yeni bir tarih-yazımı, hem de bugünkü icraatların önemine dönük bir tarihsel inşa
girişimi demek. Bu yönüyle bakıldığında AKP’nin
‘Yeni Türkiye’si, geleceği daha çoğulcu, katılımcı ve demokratik bir biçimde inşa etmekten çok,
geçmişle bir tür tazminat ve iade-i itibar beklentisini diri tutma ve yeni dönemde yeni siyasal çatışma, dost-düşman ve muarızlık eksenleri yaratma; yeni mücadele stratejilerini benimsemek demek. Yeni Türkiye, tarih algısı itibariyle zamanın
kadim ve otantik haline doğru geri çevrilmesi ve
‘tarihsel sapmanın’ yani ‘batıl olanın’ sona erdirilmesi demek.
Ancak burada iddianın aksine ‘yeni’ olan şey ne
Türk-İslam ideolojisinin tanıdık ‘asr-ı saadet melankolisi’, ne ‘geçmişin yasını diri tutan bir haleti ruhiyesi’, ne de ‘tarihsel hayal kırıklıklarını muarızlarına yükleme’ temayülü. Yeni olan, muhafa-15
zakârlığı bir tür araçsal aklın hizmetine sokan, ya-
şam alanlarını ‘muhafazakâr sosyal teknolojiklerin’ etkisine sokan ‘muhafazakâr-İslami sosyal mü-
hendisliğin yükselişi’dir. 19. yüzyılın sonunda bir
siyasal ideoloji olarak ortaya çıkan İslami-muhafazakârlığın, 21. yüzyılın Türkiye’sinde bir sosyal
teknoloji’ye evrilmesi sürecidir. Başlangıçta serbestiyetçi ve çoğulcu bir sosyal hareket görünü-
müne/niteliğine sahip iken, günümüzde tüm ya-
şam alanlarını yeni bir tip otoriter-muhafazakâr
sosyal mühendislik anlayışının kapsamaya başlamasıdır.
Bu yeni eğilimin en önemli karakteristiklerinden biri, klasik “maneviyat ve mukaddesat” anlayışını yeni “talim ve terbiye teknolojileri” yardı-
mıyla tüm yaşam alanlarına yerleştirmeyi arzulaması, bunun için yeni muhafazakâr dönemin ruhuna uygun “gözetleme, disiplin ve kapatma mekanizmalarını” kullanabilmesidir. Bu anlamda yenilik konusu olabilecek olan şey, tüm yaşam alanlarının kolonizasyonuna maruz kalmaya başlamasıdır. Kavramsal ve ampirik olarak daha kapsamlı bir çalışmaya ön hazırlık niteliğindeki bu deneme ‘Yeni Türkiye’ tartışmalarından hareketle ‘yeni
dönem muhafazakârlığının’ kristalize olan bir boyutuna işaret etmeyi amaçlamaktadır: Sosyal mü-
hendislik ve sosyal teknolojik boyutuna.
Bu ‘yeni muhafazakârlık’ açısından ironik olan
nokta ise, entelektüel geçmişini Aydınlanma hü-
manizmi, pozitivizm, modernizm ve bürokratik akılcılık eleştirisi üzerine inşa eden muhafazakâr entelektüeller, bu yeni tip ‘sosyal mühendisliğin doğuşunu’ coşku ve huşu ile karşılamaktalar. Başlangıçta postmodern kuramların bütün
eleştirel argümanları ile teçhiz olarak muhafazakârlık, ironik olarak eleştiregeldiği modernizmin semantik radikalizmini reddetmiş, ancak
onun teknolojik aygıtlarını ve muhafazakârlığı-
nı sahiplenmiştir. Böylece ikili bir strateji yardı-
mıyla bir yandan modernizmin hakikat rejimini ve evrenselci rasyonalizmini dışarıda bırakmayı başarmış, diğer yandan da toplumsalı dö-
nüştürecek sosyal teknolojileri ve aygıtları bünyesine dahil edebilmiştir. Yükselişini modernist
sosyal mühendisliğin eleştirisi üzerine inşa etmiş
bu akım, kendi toplumsal yeniden üretimi için
postmodern sosyal mühendislik süreçlerini kullanır hale gelmiştir.
Bu koşullar altında Ruşen Çakır’ın dönemi itibariyle çığır açan kitabı Ayet ve Slogan’da (1990)
ortaya koyduğu temel tezi yeniden formüle etmek
gerekirse, belki de şunu ileri sürmek yanlış olmayacaktır: 1970’ler ve 1980’ler boyunca özgürleş-
me, protesto ve ideolojik tanınma arayışı içinde
olan muhafazakar-İslami hareket açısından artık
yeni olan şey ne slogan, ne protesto, ne de eleş-
tirel hissiyat’tır. Aksine bu dönemin yeni bileşeni ‘slogan’ı bir yandan tamamlayan, diğer yandan
da ikame eden ‘aygıt’tır. Benzeri bir biçimde ‘siyasal ideoloji’den ‘sosyal teknolojiye’ geçişi anlamlandıran; dönemin ruhunu yansıtan bileşim ‘Ayet
ve Aygıt’tır.
Süleyman Demirel’in ‘ithal ikameci’ ve yeri
geldiğinde ‘iktisadi devletçi sağ muhafazakârlı-
ğı’ ve Turgut Özal’ın ‘iktisadi liberal teknokrasi’ eşliğinde geliştirdiği liberal muhafazakârlığı-
nın aksine, ‘Yeni Türkiye’nin mühendislik anlayışı, dar anlamda geleneği destekleyen bir teknolojik kalkınmacılığın ötesine geçmiştir. Teknoloji ve gelenek arasındaki ilişki, artık iktisadi aklın sosyal aklı desteklemesi ve böylece modernlikle uyumlaşmasını kolaylaştırma işlevinin ötesine geçmiştir. Artık söz konusu olan, bir önceki
deneyimle sınırlı olmayan, toplumsalın dönüşü-
münün ‘sosyal teknolojilere’ ve ‘ahlaki teknokrasiye’ bağımlı hale geldiği yeni bir anlayışın belirginleşmesidir.
Demirel ve Özal’ın kalkınmacı muhafazakârlığı
‘bireysel özgürlüğü’, ‘bireysel aklı’ ve ‘bireysel faydacılığı’ öne çıkaran niteliklerinden farklı olarak,
yeni muhafazakârlık komüniter bir özgürlük, faydacılık ve akılcılık anlayışından beslenmektedir.
Yeni muhafazakârlık komüniterliğin içinde aynı
anda otoriterlik ve dayanışmacılık eğilimlerini barındırmaktadır. Bu dayanışmacı vurgu, çoğu zaman Schmittçi bir biçimde karşı-komünite olarak
tanımlanan gruplara karşı tahkim edilirken, di-
ğer yandan da kendi içinde bir tür otoriter oydaş-
macılığın kurumsallaşmasına zemin oluşturmaktadır. Ancak daha önceki temsilcilerinden farklı olarak bu yeni tip ‘muhafazakâr komüniterlik’,
kendini yeniden üretebilmek için –otoriter ka-16
rizmatik liderinin kapasitesini aşan bir biçimde–
muhtelif devlet aygıtlarına gereksinim duyan bir
komüniterlik halini almıştır.
Bu komüniterlik, ölçek olarak ancak devlet aygıtlarının yardımıyla yeniden üretebileceği mega
ölçekli bir bürokratik komüniterlik anlayışıdır.
Küçük Anadolu sermayesinin holdingleşme sürecinde geçirdiği dönüşüme ve metamorfoza paralel olarak, Anadolu muhafazakâr-İslami cemaatçiliği de aygıtsal-yönetsel zihniyet dönüşümü geçirmiştir. Henüz gelişimini tamamlamış olmakla birlikte bu süreç, muhafazakâr komüniterliğin bü-
rokratikleşmesini, bürokrasinin de komüniterleş-
mesini birlikte getirmektedir. Aynı şekilde ekonomik alan da komüniterleşmektedir. Karşı kar-
şıya olduğumuz süreç bu iki alan arasındaki eklemlenmedir: Devlet/bürokrasi/hükümet ve toplum/komünite/cemaat arasında birbirini de dö-
nüştüren yeni nesil bir eklemlenmedir bu. Cemaat toplumsallığının bürokratikleştiği, bürokrasinin mantığının cemaat toplumsallığı içinde dönü-
şüm geçirdiği bir süreç. Yeni muhafazakârlık, bu
nedenle, Türkiye’de şimdiye kadar olmadığı ölçü-
de ‘toplum mühendisliğine’ ve muhafazakâr komüniterliği yeniden üretecek ‘bir ahlaki teknokrasiye’ muhtaç hale gelmiştir.
Bu ölçeksel ve niteliksel dönüşüm, devleti artık klasik anlamda bir temsil, kapılanma ve payla-
şım platformu olarak değil, en genel anlamda toplumsalı dönüştüren bir ‘teknolojik-teknokratik
imkân’ olarak görmektedir. Bu sebeple yeni muhafazakârlığın gözünde, Osmanlı ve Cumhuriyet
modernleşmesi yüzünden kesintiye uğradığı dü-
şünülen ‘toplum’ ve ‘devlet’ ikilisinin yeniden örtüşebilmesi büyük önem taşımaktadır. ‘Yeni Türkiye’ İslami-muhafazakâr muhayyilenin Kızıl Elma’sı sayılabilecek olan devleti, ‘gerçek sahiplerine’ iade etmeyi vaat etmiş ve bu vaadini önemli
ölçüde gerçekleştirmiştir. AKP’nin yeni muhafazakarlığı, kendisine asırlarca otantik bir devlet arayan Alman ulusalcılığının Bismarck’ın önderliğinde II. Reich’a kavuşmasını andırırcasına, devletini
arayan bir toplumun, ‘hayalinin gerçek olmasını’
müjdelemektedir. Devletinden sürgün edildiğini
düşünen bir toplumu, tekrar devletine bahşetme
girişimi olarak yeni muhafazakârlık, sürgün hayatını sona erdirmiştir. Muhafazakâr bilinçdışında II. Mahmut’tan bu yana devam eden neredeyse
iki yüz yıllık kâbus sona ermiştir.
İdris Küçükömer’in Türkiye’deki sosyal bilimlere kazandırdığı ‘düzenin yabancılaşması’ tezi de
bu biçimde sona ermiştir. Devlet toplumla buluş-
turduğu ölçüde yeni muhafazakârlık, –şaşırtıcı olmayan bir biçimde– muhalefet günlerinde benimsediği İslami sivil toplum yaklaşımlarını- terk etmiştir. Postmodern çoğulculuk ve çoğul hakikat
söylemleri yerini, merkezî-bürokratikleşmiş aygıtların refakatinde yeni bir tür toplumsallaşmaya bırakmıştır; hermeneutiğin yerini reelpolitik,
Medine Vesikası’nın yerini –dışlayıcı ya da hizaya
getirici- sosyal mühendislik doldurmuştur. Türkiye’de daha önceki dönemlere damgasını vuran
‘yukarıdan modernleşme’ ve ‘yukarıdan uluslaş-
ma’ politikalarından şikâyet eden muhafazakâr
gelenek, bu kez kendi inisiyatifi ile ‘yukarıdan
muhafazakârlaşmayı’ başlatmıştır.
Asyatik toplumun modernleşmeci bürokrasisi ve onun tarihsel mağduru olarak kabul edilen
“otantik kültüre sahip sivil toplum” arasındaki
yabancılaşma böylece aşılmıştır. Zira muhafazakar komünite, ontolojik ruh ikizi olan devlet(i) ile
buluşmuştur. Otantik topluluk, devleti de otantikleştirmektedir. Düzen, artık ‘sahicilik’ niteli-
ğine kavuşmuş, otantik ve organik bütünselliğine ulaşmıştır. Bu nedenle artık –yakın geçmişin
siyasal konfigürasyonlarından farklı olarak– devlet-toplum sinerjisinden türeyen yeni muhafazakârlık biçimlerini açıklayabilecek post-Küçükömerci sosyal kuramlara ihtiyaç vardır. Söylemeye gerek yok ki, muhafazakar-İslami sosyal mühendisliğin yükselişi artık –ironik olarak zaten– Türkiye’de Post-Küçükömerci bir çağa girildiğine işaret
etmektedir. Zira ‘düzenin yabancılaşmasının’ aşılması ile daha demokratik, daha çoğulcu ve sivil
toplumcu bir yeni düzen yerine, daha fazla devlet-toplum-cemaat özdeşleşmesine dayalı ve daha majoritaryen/çoğunlukçu bir otoriter muhafazakârlık ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle ‘düzenin
otantikleşmesi’ ya da ‘sahicileşmenin’ de eleştirisini üretecek post-Küçükömerci bir kavram/kuram
setine ihtiyaç hasıl olmaktadır.
Yukarıda da değindiğimiz gibi, sözcüğün ko-17
münite/Gemeinschaft anlamında, ne cemaatleşmiş
devlet ne de devletleşmiş cemaat, çoğulcu demokratik niteliğe ve sivil toplumun gelişimi için gerekli zemine sahiptir. Dolayısıyla bürokratik elitizmin elinde ‘düzenin yabancılaşması’ nasıl demokrasi ve çoğulculuk (pluralism) açısından ciddi sorunlar yaratıyorsa, bürokratik çoğunlukçuluğun (majoritarianism) elinde ‘düzenin otantikleşmesi’ de başka tür ciddi sorunları ortaya çıkarmaktadır. Gerçekten de Türkiye’de modernleşme
ve kapitalistleşme süreçlerinin ilk dönemlerine
ilişkin olarak Küçükömer’in kurduğu bürokrasisol ve toplum-sağ eksenleri de artan ölçüde geçerliliğini yitirmiş; bu kez toplumsal olarak majoriter/çoğunlukçu bir bürokratik-otoriterlik yükselmeye başlamıştır. Türkiye’de atbaşı giden ‘düzenin otantikleşmesi’ ile ‘muhafazakâr sosyal teknolojilerin yükselişini’ bu ‘yeni düzenin’ bir semptomu olarak görmek gerekir.
Devleti toplumla buluşturduğu ölçüde yeni
muhafazakârlık, –şaşırtıcı olmayan bir biçimde–
sürgün günlerinde benimsediği ‘sivil toplumcu
yaklaşımlarını’, ‘postmodern çoğulculuk’ ve ‘ço-
ğul hakikat söylemlerini’ terk etmeye başlamış;
yeni hakikatinin üretimini merkezileşmiş-bürokratik aygıtların refakatine terk etmiştir; hermeneutiğin yerini reelpolitik, Medine Vesikası tartışmalarının yerini –hizaya getirici/dışlayıcı/uyumlulaştırıcı– sosyal mühendislik doldurmuştur. Türkiye’de daha önceki dönemlerde ‘yukarıdan modernleşme’ ve ‘yukarıdan uluslaşma’ politikalarını
eleştiren muhafazakâr gelenek, bu kez kendisinin
inisiyatif aldığı ‘yukarıdan muhafazakârlaşma’ sü-
recini başlatmıştır.
‘MAHALLE BASKISI’NDAN
‘MUHAFAZAKAR PANOPTİKON’A:
JEREMY BENTHAM ‘BALKON’DA
Şerif Mardin, geleneksel ve sivil formlarda ‘muhafazakar komüniterliğin’ bir ‘mahalle baskısı’ bi-
çimde ortaya çıkabileceğine işaret etmişti. Bu tartışma, yaşam tarzlarının ve kültürel çoğulculuğunun tehdit altında olduğunun düşünüldüğü bir
dönemde, sosyal baskı ile özgürlüklerin kısıtlanıp
ŞENOL BEZCİ18
kısıtlanmayacağına ilişkin bir kaygıyı yansıtıyordu. Jürgen Habermas’ın işaret ettiği ‘iletişim ahlakı’ açısından ideal durumdan uzak bir tür baskılayarak toplumsallaştırmayı gündeme getiriyordu. Mardin’in katkısı, farklı yaşam tarzlarının ve
topluluklar-arası ilişkilerin nasıl yönetilmesi gerektiği ile ilgili bir önemli tartışmayı çoğulculuk
açısından formüle etmesidir. Kavramın işaret ettiği ‘baskı’ vurgusu doğru olmakla birlikte, baskı-
yı üreten mekanizmalar ile ilgili analiz ‘Yeni Türkiye’ tartışmaları açısından sınırlı bir açıklayıcılık
gücüne sahip görünmektedir.
Her şeyden önce mahalle baskısı tartışmaları, gerilime konu olan sosyal tarafları başka aygıtlar tarafından dolayımlanmamış ya da tahkim
edilmemiş saf anlamda antropolojik ve sivil alanlar olarak görmektedir. Bir diğer ifadeyle çatışmaya konu olan toplulukların, dışarıdan bir etkiye
maruz kalmaksızın siyaset-öncesi dönemde iliş-
kilerin şekillendiği bir ortamda karşı karşıya kaldıkları varsayılmaktadır. Bu tartışmada devlet,
–Hegel’in sivil toplum kuramına uygun bir biçimde– sivil toplum içindeki çatışmaların –Yeni Türkiye örneğinde topluluklar-arası etkileşim/gerilim
alanlarının– dışında ya da üzerinde bir tür düzenleyici, arabulucu yahut tahkim makamı olarak
değerlendirilmektedir. Devlet, bu formülde sivil
toplum alanındaki partikülarist eğilimleri dizginleyerek herkesin hukukunu göz önünde tutmayı
mümkün kılan bir evrensel fayda referansı ya da
çatışma dışı evrensel ahlaki ilke olarak kavramsallaşmaktadır.
Ancak bu kavramsallaştırma, topluluklardan
birinin bürokratikleştiği ve mahallede baskı uygulayan kesimle özdeşleşme eğilimine girdiği durumlarda geçerliliğini yitirmektedir. Dolayısıyla
devletin, sivil toplum alanında çatışan ya da kar-
şı karşıya gelen topluluklar-arasında tarafsız/partiler üstü konumunu koruduğu varsayımına dayandığı ölçüde yanlış bir analitik ön-kabul ile malul kalmaktadır. Zira ne tartışma siyaset-öncesi
antropolojik düzeyde ne de devletin tarafsızlığı-
nı koruduğu ve evrensel aklı temsil ettiği bir düzlemde gerçekleşmektedir. Aksine devletin komü-
niter bir ahlak ile teçhiz olduğu ve bir tür partikü-
larizme savrulduğu bir koşuldan bahsetmekteyiz.
Tıpkı Küçükömer’in topluma yabancılaşmış
bürokratik akıl eleştirisi üzerine kurulmuş olan
kuramsal mirasının, günümüzde muhafazakar
çoğunlukçu/majoriter ‘sosyal teknolojileri’ açıklamakta yetersiz kalması gibi, Mardin’in mahalle
baskısı kavramı da sosyal dinamiklerle iç içe geç-
miş politik dolayımları dışarıda bıraktığı için yetersiz kalmaktadır. Siyasal aygıtların devreye bir
taraf olarak girdiği veya aygıtların çoğunluk aklıyla özdeşleştiği koşullarda her iki yaklaşımın
kısmi sınırlılığı ortaya çıkmaktadır. Zira söz konusu olan gerilim, artık dar anlamda mahalle dü-
zeyinde ya da sivil toplum içinde cereyan eden
topluluklar-arası bir gerilim ya da baskılama de-
ğildir.
Söz konusu olan gerilim daha ziyade komü-
niterleşmiş devlet aygıtları ve sosyal teknolojiler
ile bunların etkisine maruz kalan taraflar arasındadır. Bu nedenle mevcut gerilimi ‘mahalle baskısı’ndan ziyade, içinde daha karmaşık yönetme
tekniklerinin geliştirildiği ‘yeni bir tür panoptik süreç olarak’; bir tür ‘muhafazakâr panoptikon’ olarak açıklamak daha doğru olacaktır. Yeni
Türkiye’de artık söz konusu olan ‘devletin gözüyle gören topluluk/cemaat’ ve ‘topluluğun gözüyle
gören devlet’tir. Yukarıda kısaca değindiğimiz gibi, bu yeni panoptik aygıtlar, ne liberal anlamda
bireyci ve faydacı bir Benthamcılıktan ne de evrensel aklı temsil eden bir Hegelcilikten hareket
ediyorlar. Yeni muhafazakârlığın panoptik sistemi, daha ziyade Schmittçi bir komüniter aklın ışı-
ğında çalışıyor.
Gerçekten de yeni muhafazakârlığın, siyasal
muhalefeti –muhtelif özcü (essentialist) argümanlara başvurarak– heretik/sapkın siyasal gelenekler
olarak yaftalandığı bir tarza tanıklık etmekteyiz.
Özcü mitolojiler eşliğinde kadim bilinçdışının
harekete geçirildiği; CHP’nin dinsizliği, BDP’nin
Zerdüştlüğü, KCK’nın teröristliği, Ermenilerin
piçliği, Alevilerin darbe destekçiliği, üniversite
öğrencilerinin terör örgütü sempatizanlığı, gazetecilerin de doğal olarak Ergenekon üyeliği yaptığı vb. üzerine inşa edilen farklı frekanslarda kararlı bir özcü yaftalama siyaseti bu. Bazı açılardan
AKP’nin yeni söylemlerinde Milli Görüş döneminin dar görüşlülüğünün ötesine geçen yeni bir 19
‘muarızlaştırma siyasetinin’ başladığı görülmekte.
Bu süreçte karşı karşıya kaldığımız şey, özgürlük alanlarını daraltan ve bu daraltmayı tesadüfileştirmeye çalışan bir söylemin icadıdır. İlginç bir
biçimde bu sistematik tesadüfilik, muhalefet alanlarını kriminalize eden ve ‘olağan suçlu’ olarak
tescil etmeye çalışan bir niteliğe sahip. Baskılayı-
cı bir siyasal akıl eşliğinde yandaşlarına her koşulda kazandıran, muarızlarına her koşulda kaybettiren bir tür tesadüf mühendisliği:
1
Hizbullah Da-
1 Bu konuda ister CHP ve BDP belediyelerine karşı yargı mekanizmalarının tek yanlı olarak çalıştırılması olsun; ister yerel
seçimlerde avantaj yakalayabilmek için fırsatçı redistrinting/
gerrymandering metodları uygulayarak yeni metropol belediyeler ihdas edilme olsun; ya da ister 2011 Seçimlerinin hemen öncesinde MHP’li milletvekillerinin bant kayıtlarını milliyetçi seçmeni etkilemek adına kullanabilmek ve seçim malzemesi haline getirmek olsun; ister BDP’nin İslam’a saygısı
olmayan ve Kürtçe ezanı –tıpkı ‘inançlara saygısız CHP’ gibi– halka empoze etmeye çalıştığı muhafazakar Kürt seçmevasında sanıklarının tutukluluk sürelerinin dolduğu gerekçesi ile yanlışlıkla salıverilmesinden
HSYK aracılığıyla Deniz Feneri davasının savcı-
larının değiştirilmesine; Sivas Madımak Oteli davasının sanıklarının zaman aşımından beraat ettirilmesinden Hrant Dink’in katledilmesi ile ilgili
olarak zanlıların teker teker tahliye edilmesine ve
Hrant Dink’in korunamamasından sorumlu olan
kamu görevlilerinin AKP sıralarından TBMM’ye
vekil olarak alınması kadar; muhaliflere ve taraftarlara karşı izlenen stratejiler açısından ezici bi-
çimde ikinciler lehine sonuçlar doğuran bir tesadüf yönetimi.
Bu tesadüfilik, kendisini tarihsel yüzleşme, iane anlatılmaya çalışılsın; ya da muhalefet partileri CHP ve
BDP’nin Alman vakıflarından para yardımı aldığını ulusal kamuoyuna şikayet edilsin, yeni muhafazakarlığın marjinalleş-
tirme ve kriminalize etme tekniklerinin olgunlaşmasına tanıklık edebiliriz.
ŞENOL BEZCİ20
de-i itibar ve hakikat yönetimi konusunda da açık
bir biçimde ortaya çıkarıyor. Yeni Türkiye’nin tarihle yüzleşme serüveninde ne Kanlı Pazar’ın ne
Komünizmle Mücadele Derneklerinin ne Hizbullah’ın domuz cinayetlerinin, ne Milli Görüş günlerinden miras kalan anti-semitizmin, ne Mercü-
mek başta olmak üzere bağış yolsuzluklarının, Cihat paralarının, Kombassan/Yimpaş skandalları-
nın ne de Kahramanmaraş ve Sivas katliamlarıyla yüzleşmenin bir yeri olabiliyor. İade-i itibar ve
hakikat, bu tarih kesitleri söz konusu olduğunda,
bir anda nitelik değiştiriyor ve suskunluğun geniş
coğrafyasında kendisine yer bulabiliyor. Bu bize,
hep kendisini haklılaştırmaya, olumlamaya ve yü-
celtmeye endeksli bir tesadüfler sistematiği ile kar-
şı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Bu ise, en az
önceki anlatılar kadar tek-boyutlu bir tarihsel anlatı anlayışı ve tarihsel yüzleşme ile karşı karşıya
olduğumuzu gösteriyor.
Balkon konuşmalarının olağan söylemi haline
gelen ‘bize oy vermeyen vatandaşlarımızı da kucaklıyoruz’ ifadesi, yeni muhafazakarlığın emperyal egoyu daha da güçlendiren gerçekte tek yanlı bir ‘büyüklük bizde kalsın’ söyleminden öteye geçemiyor. AKP’nin tek-parti tarzında devlet aygıtlarına ve sosyal teknolojilere hakimiyetinin artmasıyla beraber, balkondan yapılan centilmenlik jestlerinin muhafazakar-İslami panoptikonun –onun varlığını gerçekten doğrulayan–
birer semptomu haline gelmeye başlamıştır. Panoptikonun ve balkonun hakikatleri ise gözetlemeden gözetleyen, kucaklarken muarızlaştıran,
serbestleştirirken kontrol eden, hakikati söylerken yalanı örgütleyen, konuştururken suskunlaş-
tıran bir sistematiği önümüze koymalarıdır.
SONUÇ YERİNE: KAPALI TOPLUMA
REDDİYE 2.0 (BETA VERSİYON)
AKP’nin tek-parti olarak gücünü tahkim etti-
ği ve sosyal teknolojileri tekelleştirdiği bir konjonktürde bir sosyal mühendislik projesi olarak
‘Yeni Türkiye’ projesinin başlatılması, 1980’lerin
Yeni Sağ’ına ve 2000’lerin Neo-Con metamorfozuna kıyasla –farklılıklar ve paralellikler açısından– ele alınmayı bekliyor. Modus operandi’si ve
ideolojik öncelikleri önümüzdeki dönemde daha da belirginleşecek olan ‘Yeni Türkiye’ projesi, AKP’nin sosyal teknolojileri nasıl dönüştüreceğine ilişkin de iyi bir analiz olanağı sunacak.
Milli Görüş’ten Muhafazakar Demokrasi’ye, Muhafazakar Demokrasi’den Yeni Türkiye çizgisine kayan AKP’nin, muhtelif gözetleme, karartma,
yaftalama ve dışlama teknikleri kullanarak otoriter bir toplumsallık inşa etmeye başladığını iddia edebiliyoruz. Toplumsalın tüm alanlarını maneviyat ve mukaddesat sistematiği içinde ‘yukarıdan muhafazakarlaştırma’ kendisini her noktada etkin kılıyor.
Bu kendisini ister muhafazakâr ideallere uygun
çocukların yetiştirilmesini, ister ilköğretim çocuklarının ödül olarak Umre’ye götürülmelerini
içersin; ister Diyanet İşleri Başkanlığı ya da meleler/mollalar üzerinden yurdun en ücra köşelerine
vazetmeyi önersin; ister MEB tarafından sakıncalı
internet siteleri ve yazarlar listesi eşliğinde öğretmen ve öğrencilerin erişimlerini belirlesin; ister
Richard Dawkins’inki başta olmak üzere pek çok
sıra dışı siteyi Harun Yahya’nın teorilerine sansürletsin; ister yayımlanmamış kitaplardan ve henüz
atılmamış sloganlardan mürekkep örgüt bağlantıları icat etsin; ister kadının toplumsal temsilini
üst-düzey bürokraside iş ve çalışma dünyasında
daha ikincil rollerde bulunmaya teşvik etsin, bu
tek-boyutlulaşma her düzeyde kendisini daha da
belirgin bir biçimde somutlaştırıyor.
Yeni Türkiye, hızla tek-boyutlulaşan ve içinde sadece tek-tip hakikatin yaşamasına izin verilen bir kapalı topluma dönüşme ihtimali ile karşı
karşıya. Zira yeni muhafazakârlık karşısında mü-
zakere, ikna, saydamlık ve hesap verebilirlik gibi
bir arada yaşamayı mümkün kılan temel değerleri
önemsizleştiriliyor; farklı görüşleri devlet aygıtlarının cesameti ve otoriter karizmatik liderliğin aurası karşısında silikleştiriliyor. Meşruiyetini sayı-
sal üstünlükten, gücünü sahip olduğu devlet aygıtlarından ve hakikatini ise maneviyat/mukaddesat referanslarından üreten bu yeni sistemde, demokratik çoğulcu atmosferi korumak güçleşiyor.
Bu nedenle muhafazakarlığın Yeni Türkiye’si, demokratik, hümanist ve akılcı alternatifini gereksiniyor. A la Turca muhafazakar panoptikon, eleştirel karşı-hakikatini bekliyor.

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: