EN İYI 25 DISTOPIK VE POST-APOKALIPTIK FILM


Karanlık, anti-ütopik bir gelecekte (ya da hayalî bir dünyanın apayrı bir zaman çizgisinde) geçen her filmi distopya türüne dahil edebiliriz. Distopik filmler kendi içlerinde kültürel, apokaliptik, post-apokaliptik, sahte-ütopik, totaliter, siberpunk ve kim bilir daha neler neler olarak alt-türlere ayrılıyor, ama bana fazlasıyla kafa karıştırıcı geldikleri için film açıklamalarında onlara hiç girmiyor, distopik diyor ve bırakıyorum. Post-apokaliptik filmlerse çoğu zaman distopyanın bir alt türü olarak zaten distopik filmler kategorisine giriyor ama her zaman değil, başlıkta ayrıca belirtmem bu nedenden. (Nükleer ya da çevresel bir felaket, salgın hastalık ya da herhangi bir olağanüstü durum sonucu yok olmuş bir medeniyetten sonra yaşananları anlatıyorsa, o film post-apokaliptir.)Seçtiğim filmlerin kendi içlerinde bir sıralamaları yok, 50 yıl arayla çekilmiş iki filmi karşılaştırmak çok mantıklı gelmiyor bana çünkü. Filmler kronolojik sırada (yani çekildikleri yıla göre, eskiden yeniye) görünüyorlar. Bunlar doğal olarak benim kişisel favorilerim, siz de kendi distopik film favorilerinizi yazının altındaki yorum kısmında belirtirseniz ortaya şık bir anket çıkmış olur!

Metropolis  (Fritz Lang, 1927)
2026 yılında Metropolis’te fakirlerin görevi fabrikada çalışıp makineleri çalıştırmaktır, sessiz sedasız yeraltında yaşarlar. Karınlarını doyurdukları zenginlerse hiçbir şeyden haberleri olmadan bolluk içinde yukarıda, gökdelenlerde yaşarlar. Hikaye üç kişiye yoğunlaşır: kentin lideri Joh, onun idealist oğlu Freder ve işçi sınıfından, devrimci Maria. Federer de her şeyden habersiz yaşayıp giden zengin koyunlardan biridir, ta ki Maria’yı görüp ona aşık olana dek. Federer, aşık olduğu kadının kafa (yani zenginler) ve eller (yani işçiler) arasındaki iletişimi ve ilişkiyi düzeltmeye çalışan bir yeraltı örgütünün lideri olduğunu öğrenir. Oğlunu takip ettirerek Maira’dan ve örgütten haberdar olan Joh, bir android siparişi verdiği -ki bu sinema tarihinde görünen ilk robottur!- çılgın bilimadamını ziyaret eder ve androidin Maria’nın bir kopyası olması için bilimadamını ikna eder. Böylece ayaklanmayı planlayan işçileri yanlış yönlendirerek planlarını tersine çevirebilecektir. Ama bilimadamının da kendi planları vardır…

Çekilen ilk uzun metrajlı bilim kurgu filmi özelliğine sahip olan Metropolis, neredeyse 100 yıllık, siyah-beyaz ve sessiz olduğu için bazılarına izlemesi zor gelebilir belki, ama aslında zamanının çok ötesinde, çok önemli bir film, üstelik Blade Runner ve The Matrix başta olmak üzere pek çok önemli filmin esin kaynağı olmuş, kendinden sonra çekilen bilim kurgu filmlerini derinden etkilemiş.

Metropolis’in bildiğim kadarıyla dört farklı versiyonu var: birincisi bir buçuk saatlik, diğeri daha önce silinen sahnelerin de dahil edildiği iki saatlik, üçüncüsüyse 2010 yılında “The Complete Metropolis” adıyla çıkmış, kayıp olan yaklaşık yarım saatlik görüntülerin de eklendiği ve süresi iki buçuk saate uzamış versiyon. Benim favorimse, 80’lerde restore edilmiş haliyle, bir buçuk saatlik, düşürülmüş frame-rate’li, Giorgio Moroder soundtrack’li ve renklendirilmiş hali.

Fahrenheit 451  (François Truffaut, 1966)
Bağımsız düşünce ayaklanmaya yol açabileceğinden, her çeşit sanatı ve insanların sanat yoluyla kendini ifade etmesini yasaklamış olan faşist bir devlet var Fahrenheit 451’de. Okumak da yasaklanmış, dünya artık neredeyse tamamen kitapsız. Özel bir grup itfaiyeci evlerde kitap avına çıkıp, bulduğu her kitabı yakıyor. Filmimizin kahramanı da, itaatkar itfaiyecilerden Guy Montag. Tanıştığı genç bir kadın daha önce sormadığı soruları sormasına neden oluyor ve bu sadece bir başlangıç, yakması gereken kitaplardan birini saklayıp da geceyarısı banyosunda gizlice okumaya başlayınca bütün hayatı değişiyor.

Ray Bradbury’nin aynı isimli romanından uyarlanan film, pek iyi bir uyarlama değil, ama kitap ne olursa olsun çok önemli bir distopik roman olduğu için, bir de çocukken yarım yamalak izleyip çok sevdiğim, özellikle sonunu yıllarca unutamadığım (yani şu noktadan sonra asla objektif bakamayacağım) bir film olduğu için, bu listede olmayı hak ediyor. Özünde kitaplardaki bilginin yerini gittikçe artan bir şekilde Hollywood pop-kültüründeki ve televizyondaki zırvalıklara bırakıyor olmasını eleştiren bir kitabın filminin çekilmesi, bir de bunu televizyonda izlemiş olmak da ayrı ironi.

A Clockwork Orange  (Stanley Kubrick, 1971)
Gelecekte, totaliter rejimin hüküm sürdüğü, iyi ve kötü kavramlarının birbirine karıştığı İngiltere’de geçen A Clockwork Orange’ın kahramanı, Beethoven dinlemeyi ve süt içmeyi seven, geceleri şiddet eylemleriyle sokakları terörize eden çete lideri Alex. Yakalanıp hapse gönderilen Alex, cezasının kısalması için hükümetin yeni deneyinde kobay olmaya ikna olur, Ludovico tekniği isimli bu deney aslında beyin yıkama işleminden başka bir şey değildir ve terapi tamamlandığında, Alex de mutlu mesut sokaklara döndüğünde, artık şiddetin her biçiminden nefret ettiğini ve hiçbir durumda, hiç kimseye elini bile kaldıramadığını fark eder – ama eski çetesi şiddet konusunda onunla aynı görüşleri paylaşmaz.

İçerdiği cinsellik ve şiddet unsurlarıyla sanatı şiddete bağlayarak steril sanat anlayışını yerin dibine batırması nedeniyle tepki görmüş ve yapım ülkesi olan İngiltere başta olmak üzere pek çok ülkede uzun yıllar yasaklı kalmıştı. Filmi ilk kez çocukken, babamla birlikte sinemada izlemiştim, demek ki Türkiye’de de yıllar sonra gösterime girebilmiş (küçük bir araştırma sonucu burada gösterilmesinin 1995 yılında, çekildikten 24 yıl sonra olduğunu öğrenmiş bulunuyorum). Anthony Burgess’in aynı isimli romanından beyazperdeye uyarlanmış olan A Clockwork Orange, bir başyapıt olan kitabı kadar güçlü değil belki, ama distopik filmler arasındaki en iyi birkaç filmden biri. Eğer bu 25 filmi kendi içinde bir sıralamaya sokabilseydim, devletin birey üzerindeki baskısına, bireyi şiddete nasıl yönlendirdiğine ve son kertede bireyin çaresizliğine değinen bu film kesin ilk 5’in arasında, tepelerde bir yerlerde olurdu.

Blade Runner  (Ridley Scott, 1982)
Philip K. Dick’in Do Androids Dream of Electric Sheep? isimli, siberpunk akımının öncülerinden kabul edilebilecek romanından uyarlanan bu kült filmi henüz izlemediyseniz ve izlemeyi planlıyorsanız, director’s cut ya da final cut versiyonlarını bulup izlemeye çalışın, diğer montajlarından itinayla uzak durun. Hikaye değişmiyor tabii ki ama hikayenin taşıdığı saklı anlamlar ciddi ölçüde değişiyor (tek bir rüya sahnesi mesela filmin bütün okumasını değiştirebiliyor), üstelik bazı versiyonlardaki acele edilmişlik hissiyle anlatıcı sesi de sinir bozucu olabiliyor. Bana kalırsa zamanında stüdyonun dayatmış olduğu romantik sonla değil yönetmenin uygun gördüğü sonla izlenmeli bu mükemmel film.

Filmimizin konusu şöyle: Yıl 2019, yer Los Angeles, dünyamız, insanların seri halde insana çok benzeyen ve kendilerine “replika” denilen androidler ürettiği bir yer olmuş. Dünyanın dışındaki tehlikeli operasyonlarda köle gibi çalıştırılan ve ömürleri sadece birkaç yıl olan replikaların dünyaya ayak basması yasaktır, olur da basarlarsa “blade runner” denen polisler tarafından avlanırlar. Harrison Ford’un canlandırdığı Deckard bu polislerden biridir, ama emekliye ayrılmıştır. Uzaydaki bir koloniden kaçarak yaşam sürelerini uzatmak ve bu köle gibi yaşama isyan ederek sorumluları bulmak için bir uçak kaçırarak dünyaya gelen bir grup replikanın yakalanıp yok edilmesi için tekrar göreve çağrılır.

Nineteen Eighty-Four  (Michael Radford, 1984)
Devletin vatandaşlarına geçmişi baştan yazdırma yoluyla tarihi yeniden yazarak, sözcüklerin anlamlarını değiştirerek, düşünce polisiyle insanların düşüncelerine bile sızarak kitleleri kontrol ettiği totaliter bir rejimde geçen Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, George Orwell’in distopyanın üç büyüklerinden biri kabul edilen aynı adlı romanının beyazperde uyarlaması. Mahremiyetin kalmadığı, her evde içindekinin hareketlerini izleyen tele ekranların olduğu bir dünyada (Big Brother is watching!) düzene başkaldıran kahraman Winston Smith’i canlandıran John Hurt’ü, yıllar sonra V for Vendetta’da, totaliter diktatör Adam Sutler rolünde görüyoruz. Çok iyi bir film değil Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, ama kitabın atmosferini yaşatma konusunda çok başarılı ve aksiyona abanmak yerine diyaloglara özen göstererek kalbimi çalan distopik filmlerden.

Brazil  (Terry Gilliam, 1985)
Yine aynı romandan, yani Orwell’in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ünden esinlenerek (Nineteen Eighty-Four’dan farklı olarak uyarlama değil de esinlenme yani) çekilen Brazil’in kahramanı Sam Lowry, bürokrasi içinde hapsolmuş, her gün aynı şeyleri tekrarladığı kağıt ve dosya yığınları içindeki işinden bunalmış bir devlet memurudur. Dalgınlık anında yapılmış ufak bir evrak hatasının sizi vatan haini yapabileceği bir dünyadır burası, Sam’in minik hatası da tamamen masum bir adamın tutuklanmasına neden olur. Düşlerinde sürekli kurtardığını gördüğü kadın da bu noktada ortaya çıkar; Jill Layton isimli bu güzel kadın terörist olmakla suçlanmaktadır. Hatayı düzeltmeye, problemi çözmeye çalışır Sam, ama her şey gitgide daha kötü karışır birbirine. Yaşamın her alanına yayılmış bürokrasiyle, hükümetle ve kibirli tüketici toplumuyla dalga geçen, çok eğlenceli, ama sonuyla seyirciyi kötü eden bir film Brazil -son demişken, love conquers all isimli yapımcıların allı pullu bir son uygun gördüğü versiyonu değil, director’s cut diye geçen versiyonu izleyiniz.

Der Himmel über Berlin  (Wim Wenders, 1987)
Damiel ve Cassiel isimli iki melek üzerine bu film. Alıştığımız meleklere pek benzemiyorlar – mesela bol bol sohbet ediyorlar ama hiç Tanrı lafı etmiyorlar, bolca kütüphanede takılıyor, insanların koruyucu melekliğini yapmıyor, olaylara müdahele etmiyorlar. Berlin’in bir ucundan diğerine sallana sallana yürüyüp arada trene biniyor, bazen de çatılara çıkıyor ve insanların düşüncelerini dinliyorlar. Meleklik kutsal falan ama, çok yalnız bir iş tabii (ortasından yükselen ve insanlarla fikirleri ayıran duvarıyla şehrin kendisi bile yalnız). İnsanların ruhlarını rahatlatabiliyorlar, ama onları rahatlatacak kimse yok. Yüzyıllar boyunca hiçbir geceyi uyumadan, insanların varoluşsal mızmızlanmalarını dinleyerek geçirmek çok yorucu bir iş. Arada bir bir meleğin sıkılıp isyan etmesine şaşmamak gerek öyleyse. Damiel gerçek bir varoluşun basit, kaba zevklerini tatmak istiyor: yemek yemek, sırtında rüzgarı hissetmek, yalan söylemek, bir kediyi beslemek… Bir sirkte çalışan Marion’a aşık olmaya başlaması da tuzu biberi. Bu Alman filminin Nicolas Cage ve Meg Ryan’ın oynadığı, City of Angels isimli bir Hollywood uyarlaması var ki, korkunç. Eğer City of Angels’ı biliyorsanız bu sizi Der Himmel Über Berlin’i görmekten vazgeçirmesin, ikisinin alakaları yok, o aptal film de uyarlamadan çok esinlenme olmuş zaten. İngilizceye ne hikmetse Wings of Desire olarak çevrilmiş Der Himmel über Berlin ise şiir gibi bir film. Görsel bir şiir. (Bir sahnesinde Karlı Kayın Ormanı çalıyor üstelik!)

Delicatessen  (Marc Caro & Jean-Pierre Jeunet, 1991)
Amelie, A Very Long Engagement ve The City of Lost Children’ın yönetmeninin bu üç filmden de önce, 91 yılında Marc Caro ile birlikte çektiği bir film olan Delicatessen belirsiz bir gelecekte, eti için avlanacak hayvanın kalmadığı, yiyeceğin inanılmaz değerli bir hale geldiği ve hatta para yerine kullanıldığı bir toplumda geçiyor. Hikayenin merkezinde, zemin katında bir şarküteri/kasap dükkanı bulunan bir apartman var; apartmanın sahibi şarküterinin de sahibi ve açlıktan ölme sınırında olan kiracılarını esrarengiz ve lezzetli bir yiyecekle beslemeye başlıyor: insan etiyle. Binanın kapıcısı ne ilginçtir ki gizemli bir şekilde kayıplara karışınca, eski bir palyaço olan Louison işe alınıyor, fakat kasabın genç kahramanımız için olan planları, Lousion’un akıbetinin ilk kapıcınınkinden pek farklı olmayacağına işaret ediyor. Kahramanımız hayatta kalmak için yeraltında, kanalizasyonda yaşayan vejetaryen özgürlük savaşçıları ve kısa sürede gönlünü kaptırdığı kasabın güzel kızından yardım almak zorunda. Şahane oyunculuklarla dolu, harika bir atmosfere sahip, tuhaf mı tuhaf ve eğlenceli bir film Delicatessen.

Twelve Monkeys  (Terry Gilliam, 1995)
Bu listedeki filmler arasında birkaç has favorimden biri sayılabilecek Terry Gilliam şaheseri Twelve Monkeys, 2035 yılında, beş milyar insanın otuz sekiz yıl önce yayılmaya başlayan ölümcül bir virüs sonucu yaşamını kaybettiği, geride kalan %1’lik nüfusun yeraltına tıkıştığı bir dünyada başlar. Bruce Willis’in canlandırdığı mahkum James Cole karakteri, dünyanın eski haline döndürülmesi, belki de hiç yitirilmemesi için yapılacak olan zaman yolculuğu deneyine katılmaya ve 1990’lara giderek ölümcül virüsle ilgili bilgi toplamaya gönüllü olur – bunun karşılığında cezası sıfırlanacak ve serbest bırakılacaktır. Geçmişe yaptığı yolculuk sırasında tutuklanıp bir akıl hastanesine gönderilen Cole, burada doktoru olacak Kathryn Railly (Madeleine Stowe) ve keçileri iyice kaçırmış oda arkadaşı Jeffrey Goines (Brad Pitt) ile ilişki kurar, tesadüfe bakın ki Goines milyarlarca insanı öldüren virüsün kaynağı olduğuna inanılan ünlü bir viroloji uzmanının oğludur. 12 Maymun nefis kurgusu, yavaş yavaş tamamlanan puzzle’ı ve akıllıca twist’leri, zaman yolculuğu teması ve kahramanın zamanda ileri geri sıçramalarıyla alıştığımız post-apokaliptik filmlerden çok daha farklı yerlere gitmesi ve tüm dünyayı koca bir akıl hastanesiymiş gibi gösteren şahane atmosferiyle olağanüstü bir film.

Gattaca  (Andrew Niccol, 1997)
İnsanların yüzyıllar boyu tenlerinin renginden ya da dinlerinden ya da milletlerinden dolayı uğradığı ırkçılık, çok da uzak olmayan bir gelecekte geçen Gattaca’da “genlere dayalı ırkçılık” olarak çıkıyor karşımıza. Film, gen mühendisliğinin akıl almaz düzeylere vardığı, kafayı genetik uyumluluklarla bozmuş bir toplumda hayallerinin peşinden koşmaktan ürkmeyen, hatta bunun için bir hayli ileri gitmeyi göze alan Vincent üzerine. Doğal doğumlarla dünyaya gelmiş insanlar baştan invalid yani geçersiz kabul ediliyor artık, devletten üçüncü sınıf insan muamelesi görüyor ve sadece kapıcılık, tezgahtarlık, temizlikçilik gibi işlerde çalışabiliyorlar. Genleri baştan ayarlanmış ve geçerli sayılan, test tüpleriyle dünyaya gelmiş, gen haritaları neredeyse kusursuz olan insanlarla boy ölçüşebilmelerinin imkanı yok. Oysa normal yollarla dünyaya gelmiş Vincent’ın kendini bildi bileli hayali uzaya gitmek. Genetik haritasının şu anki durumuyla NASA’ya çaycı olarak bile giremeyecek olan kahramanımız, ona DNA’sını ödünç verebilecek Jerome adında kusursuz genlere sahip fakat bir araba kazası sonucunda sakat kalınca her şeyden elini eteğini çekmiş bir geçerli bulur ve Jerome’un kan, saç ve idrar örneklerini kullanarak onun kimliğine bürünür. Hayallerinin mesleğine kavuşur, hayallerindeki kızı da bulur. Uzaya gitmesine bir hafta kalmışken Vincent’ın müdürü öldürülür ve işyerinde Vincent’ın sırrını tehlikeye atacak geniş çaplı bir polis soruşturması başlar.

Yüksek bütçeli olmayan, neredeyse hiç özel efekt kullanmayan, içinde tek bir CGI patlamasına ya da devasa boyutta ahtapota benzeyen uzaylılara rastlanmayan, ama anlattığı insan olmakla ilgili hikayesi, son derece ilginç karakterleri, harika sinematografisi ve Ethan Hawke, Jude Law ve Uma Thurman üçlüsünün akılda kalıcı oyunculuklarıyla sadece distopik filmler arasında değil, tüm bilim kurgu filmleri arasında çok özel bir yeri olan, az bilinen şahane filmlerden Gattaca.

The Truman Show  (Peter Weir, 1998)
Gattaca’nın yazar ve yönetmeni Andrew Niccol’un senaryosunu yazdığı Truman Show, şimdiden kült mertebesine erişmiş nefis bir film. Jim Carrey’nin canlandırdığı Truman Burbank’ın hayatının her anı, doğduğu günden beri televizyonda yayınlanmaktadır. Otuz yıldır, dünyadaki en uzun ömürlü belgesel/reality show/pembe dizinin başrol oyuncusu olmuştur. Ve Truman bunu bilmez; kameralar yaşadığı (aslında devasa bir set olan) adanın, işinin ve evinin hemen her yerine özenle yerleştirilmiş gizli kameralardır, karısı, ailesi ve arkadaşları olarak bildiği insanlar aktörlerdir, yollarda gördüğü insanlar figüranlardır. Yaşamı boyunca Seahaven kasabasının dışına çıkmamıştır, çünkü programın yapımcısı, Truman küçükken babasını bir deniz kazasında öldürerek, onun denizi kayıp, kaos ve ölüm gibi kavramlarla özdeşleştirmesine neden olmuş ve kahramanımızın, içinde yaşadığı adadan çıkmasının tek yolu olan denize karşı bir fobi geliştirmesini sağlamıştır. Truman bir dizi aksilikler ve tesadüfler silsilesi sonucu bir gün, yaşadığı hayatın gerçekliğinden şüphelenmeye, uyanmaya başlar.

Dark City  (Alex Proyas, 1998)
Bir otel odasında uyanıp da haberinin bile olmadığı cinayetlerin katil zanlısı olarak polis tarafından arandığını öğrenen John Murdoch oraya nasıl geldiğini hatırlamaz, aslında kendisiyle ilgili de hiçbir şey hatırlamaz, belleğini yitirmiştir. Üstelik peşinde sadece polis değil, karısı olduğunu iddia eden bir kadın ve kendine “doktor” diyen gizemli bir adam da vardır. John’un yaşadığı şehir, “The Strangers” denilen tuhaf yaratıklar tarafından ele geçirilmiş ve uyutulmuş bir şehirdir, burada güneş hiç doğmaz, şehrin tüm sakinleri de The Strangers’ın elinde birer deney faresinden başka bir şey değildir; anıları onlar tarafından yaratılıp zihinlerine yerleştirilmiştir, gece 12’de de gizemli bir şekilde uykuya dalarlar. John niçin şehrin hep karanlık olduğunu, niçin şehirden çıkış yolu bulamadığını ve niçin herkes uyurken bir tek onun uyanık kaldığını araştırmaya girişir. Aslında Dark City’yi distopik olarak tanımlamak doğru mu bilmiyorum, sonuçta bir “gelecek tasviri” yok burada, ama o kadar sevdiğim bir film ki buraya almadan edemedim. Görsel anlamda inanılmaz çarpıcı, hakkı hiç tam anlamıyla verilememiş, ama kendi sınırlı hayran kitlesi tarafından kültleştirilmiş bir film-noir.

Pleasantville  (Gary Ross, 1998)
Pek bir sosyal ve popüler olan kız kardeşi Jennifer’dan farklı olarak içine kapanık, yalnız bir nerd olan ergenimiz David’in en sevdiği şeylerden biri, 1950’lerde çekilmiş siyah-beyaz bir sitcom olan Pleasantville’i izlemektir. Jennifer’la televizyonda izleyecekleri program için kavgaya tutuştukları ve kumandayı kırdıkları bir akşam, kimse çağırmadan gelen tuhaf görünüşlü bir televizyon tamircisinin bıraktığı tuhaf görünüşlü televizyon kumandası onları televizyonun, daha doğrusu o sırada televizyonda açık olan Pleasantville’in içine çeker. Kendilerini dizinin başrolündeki anne babanın çocukları Bud ve Mary-Sue Parker olarak bulan kardeşler, artık içinde tutkunun ve şiddetin olmadığı bir kasabada, gerçek hayatlarındakinin aksine onları sevip ilgilenen ebeveynlerin olduğu bir evde, siyah-beyaz bir alternatif gerçekliktedir. David hayalindeki aile yaşamının, tertemiz ortamın ve mükemmel değer yargılarının ortasına düştüğünü fark edince başta sevinçten kendinden geçse de, kısa sürede Pleasantville’in yüzeyi kazınınca distopya olduğu ortaya çıkan ütopya benzeri bir diyar olduğu ortaya çıkar. Burada yağmur yağmaz, yangın çıkmaz, atılan hiçbir top potayı kaçırmaz, tuvalet yoktur, seks yoktur, müzik yoktur, kitaplar boştur… Kendi evlerine ve dünyalarına nasıl döneceklerini bilemeyen Jennifer ve David, yavaş yavaş, banliyölerinde katı kurallarıyla sorgusuz sualsiz ot gibi yaşayıp giden, dünyaya siyah beyaz bakan ve kendilerinden olmayanı müthiş bir korkuyla dışlayan insanlardan geçilmeyen bu muhafazakar toplumun siyah-beyaz dünyalarına renk getirmeye başlarlar.

Irkçılık, muhafazakarlık ve ayrımcılığın kodları, toplumda kadına biçilen rol, Amerikan orta sınıf banliyö yaşamı, insanlık tarihi ve daha neler… Pleasantville aslında o kadar çok şeye değiniyor, göndermeleri ve altmetinleriyle iki saatlik süresine o kadar çok şey sığdırıyor ki insan Gary Ross’un kaleminin gücüne hayran kalıyor. (Ve önümüzdeki yıl vizyona girecek olan Açlık Oyunları’nın sinema uyarlamasını da onun yapıyor olması, kitap serisinin hayranlarının filme dair umutlara kapılmasına ve “En İyi Distopik Filmler” gibi bir listeye kesinlikle girebilecek kadar iyi bir film çıkacağına inanıp sabırsızlıkla beklemelerine neden oluyor!)

eXistenZ  (David Cronenberg, 1999)
Dünyanın en başarılı oyun tasarımcılarından Allegra Geller (Jennifer Jason Leigh), eXistenZ (Existence değil, Existenz değil, eXistenZ!) isimli yeni sanal gerçeklik oyununun bir nevi test-sunumunu yapacağı gece, etten, dişten ve kandan yapılmış tuhaf, organik bir silah taşıyan anti-eXistenZ’ci bir örgüt üyesi tarafından saldırıya uğrar ve ölümden kıl payı kurtularak, yanlışlıkla oyununu pazarlayan Antenna Research isimli şirkette güvenlik görevlisi zannedilen, oysa halkla ilişkiler stajeri olan Ted’in (Jude Law) zoraki yardımıyla kaçmaya başlar. Hayatı tehlikedeyken bile tekrar sisteme bağlanmak için her şeyi göze alır Allegra; yeni oyununun tek kopyasını içeren organik pod arbedede zarar görmüştür ve eXistenZ’e girip sorunu bulup çözmeleri gerekmektedir. Ama bundan önce, daha önce hiç oynamamış olan Ted’in oyunu oynayabilmesi için omuriliğine bir biyo-port takılmalıdır ve artık bu işlem benzin istasyonlarında bile yapılabilmektedir. Bundan sonra pod direkt olarak sinir sistemine bağlanacak, oyunu açınca da gerçekten ayırt edemeyecekleri bir sanal dünyaya düşeceklerdir.

eXistenZ her şeyden çok insanların gerçek yaşamdan kopup kendilerini kandırmaya, var olmayan bir gerçeklikte yaşar gibi yapmaya ne kadar hevesli olduğuyla ilgili. Oyunun içinde yaşamaya gerçekten yaşamak denemez, ama bu fikrin acayip baştan çıkarıcı olduğu gerçeğini değiştirmiyor -bu açılardan film Abre Los Ojos ‘u anımsatıyor. Şu anda bile Sims ya da WOW gibi oyunlar başında saatler harcayarak bunu yapıyoruz, Allegra’nın dünyasındaki karakterlerin kaçma dürtüsü bizimkilerden çok farklı değil, filmdeki dünyanın bizim dünyamızdan tek farkı teknolojinin (ve o teknolojinin organikliğinin!) seviyesi belki de. [Yine 1999 yılında gösterime girmiş benzer (belki o kadar da benzer değil) senaryolu bir başka leziz film olarak The Thirteenth Floor ‘u önerebilirim. Onu da bu listeye almayı istiyordum ama ne kadar uğraşırsam uğraşayım distopik film türüne dahil edemeyeceğimi anlayıp pes ettim.]

The Matrix  (Andy Wachowski & Larry Wachowski, 1999)
Gündüzleri yazılımcılık, geceleri hacker’lık yapan Neo’nun ara sıra yaşadığı gerçekliği sorgulaması ve kendi kendine bir takım şüphelere kapılması haricinde oldukça sıkıcı bir hayatı vardır, ta ki devlet tarafından terörist olarak damgalanan Morpheus mahlaslı efsanevi bir hacker ile tanışana kadar. Morpheus ona dünyanın aslında göründüğü gibi bir yer olmadığını gösterir; Neo’nun etrafında gördüğü her şey sanal bir yanılsamadan ibarettir, insanların neredeyse tamamı onların vücut ısısından aldıkları enerjiyle yaşayan makineler tarafından yakalanıp tutsak edilmiş, zihinleri Matrix diye bilinen yapay bir gerçeklik içinde hapsedilmiştir, özetle ve basitçe Neo’nun bildiği şekliyle dünya, sorunsuz işleyen bir bilgisayar programından başka bir şey değildir.

The Matrix’le ilgili herkesin zaten bilmediği ne yazabilirim bilmiyorum aslında. Çıktığı yıla göre olağanüstü sayılabilecek görsel efektleri ve aksiyon sahneleriyle o kadar popüler oldu ki teknik yönlerden sinemada yeni bir çığır açtı bile denebilir, kendinden sonra çekilen filmler üzerinde de inanılmaz etkili oldu. Wachowski Biraderler süper dövüş sahneleriyle bir tutam başlangıç seviyesinde felsefeyi birleştirerek içi boş olmayan, ama geniş kitlelere hitap edebilecek kadar da aksiyon dozu yüksek bir film çıkardılar ortaya. Yaşadığımız evrenin gerçekliğini sorgulayan filmde bolca Metropolis, Ghost in the Shell ve Dark City etkilenmelerine rastlamak mümkün ayrıca.

Battle Royale  (Kinji Fukasaku, 2000)
Japonya, liseli gençlerin neden olduğu şiddet eylemleriyle kaynamakta, ülke bir kaosa sürüklenmekte, hükümet ne yapacağını bilememektedir.. ta ki yeni bir yasa çıkarana dek. Buna göre artık her yıl rastgele bir lisenin rastgele bir sınıfı seçilecek ve o sınıftaki tüm öğrenciler, yeri çok gizli tutulan uzak ve ıssız bir adaya götürüleceklerdir. Herkese içinde rastgele bir silahla biraz yiyecek ve su olan birer çanta verilecek ve serbest bırakılacaklardır, uymaları gereken kural çok basittir: 72 saat içinde birbirinizi öldürebildiğiniz kadar öldürün, içinizden sadece biri kurtulabilir, 3 günlük sürenin sonunda canlı olan birden fazla kişi varsa adadan hiçbiriniz sağ çıkamazsınız. Öğrencilerin nerede olduğu, boyunlarına takılan tasmamsı kolyeler sayesinde kontrol edilir, nitekim kurallara uymayanlar da o kolye patlatılarak öldürülür. Konu harika, oyunculuklar, kurgu ve senaryo da. Kesinlikle görülmesi gereken filmlerden.

Artificial Intelligence: AI  (Steven Spielberg, 2001)
Çok da uzak olmayan bir gelecekte buzullar erimiş, bunun sonucunda yükselen sular denize kıyısı olan tüm şehirlerin sel altında kalarak haritadan silinmesine neden olmuştur. Bu arada teknoloji, insanların hemen her alanda robot kullanmasına izin verecek kadar gelişmiştir, üstelik bu robotlar sadece temizlikçilerin ve asistanların değil, arkadaşların, sevgililerin, hatta çocukların yerini alacak kadar gelişmiş yapay zekalara sahiptir. Bunların arasında gerçek duygulara sahip ilk prototiplerden olan 11 yaşındaki David, özellikle annesine sonsuz bir sevgi beslemek için programlanmıştır. Annesi, yani Monica, kendi çocuğu tedavisi olmayan bir hastalığa yakalanınca onu dondurup, kocasıyla birlikte David’i evlat edinen (ya da satın alan) bir kadındır, ama karı-koca çocukları tedavi bulunup da iyileşince David’i bir ormana bırakıp onu terk ederler. Bunun üzerine çocuk-robotumuz annesinin sevgisini tekrar kazanabilmek için gerçek bir çocuk olma yolculuğuna çıkar. Neden bilmiyorum ama AI pek sevilen bir film değil, oysa bana göre hak ettiği değeri bulamamış, özel bir film.

28 Days Later  (Danny Boyle, 2002)
Bir grup aktivist, bir araştırma laboratuvarındaki maymunları, labdaki bilim adamının açıklamalarını ve yalvarmalarını dinlemeyerek serbest bırakır. Bu maymunlar üzerinde yapılan deneyler henüz bitmemiştir ve serbest bırakıldığında hayvanlar, öfkeye neden olan bir virüs taşımaktadırlar. 28 gün sonra, kahramanımız Jim komadan çıkar ve kendini terk edilmiş bir hastanede, tek başına bulur. Dışarı çıktığında Londra’nın da terk edilmiş olduğunu görür – sokaklar bomboş, ıssızdır, tek bir canlı kalmamıştır. Aslında sadece görünüşte böyledir; tüm dünya enfekte olmuş (başta zombileri andıran – ama ölü olmadıkları için zombi diyemeyeceğimiz), müthiş bir öfkeyle virüsü yaymaya çalışan insanlarla dolmuştur. İyi bir post-apokaliptik öykü için ne gerekiyorsa var 28 Days Later’da: hızla yayılan hastalık/felaket, insanın tüylerini ürperten korkutuculukta düşmanlar, hiçbir işe yaramayan kazma ordu ve sağ kalan bir avuç insan. Müthiş görselliği ve Cillian Murphy faktörünü de unutmamak lazım.

Minority Report  (Steven Spielberg, 2002)
Philip K. Dick’in The Minority Report isimli hikayesinden beyazperdeye uyarlanan film, 2054 yılında, suçluların daha suçu işlemeden önce yakalandığı bir dünyada geçiyor. KendilerinePre-Cog denilen, psişik güçleri olan üç kahin gelecekte işlenecek suçları ayrıntısıyla görür, ilerlemiş teknoloji sayesinde onların gördüğünü zaman, yer gibi detaylara kadar polisler de görür ve Pre-Crime isimli özel polis birimi, henüz masum olan bu gelecekteki-suçluları yakalayıp hapsederek, söz konusu suçların işlenmesine engel olur. Washington’da bu birimin aktif olmasından sonra geçen altı yılda suç oranları yüzde 90’lara kadar düşüş göstermiş, aynı yöntem tüm ülkede uygulanmaya koyulması tartışılmaktadır. Bu birimin başındaki dedektif John Anderton bu sistemin kusursuzluğuna sonuna kadar inanmaktadır, ta ki Pre-Cog’lar Anderton’ın kendisinin bir cinayet işleyeceğini öngörene kadar. Kendi birimi cinayet suçlamasıyla peşine düşmüşken kahramanımız, şimdiye dek hiç yanılmamış olan kahinlerin ve sistemin bu sefer yanıldığını kanıtlamak için yollara düşer.

The Island  (Michael Bay, 2005)
Genetik biliminin insan klonlamayı başardığı bir gelecekte geçiyor film. Çok zengin insanlar, çok gizli bir projeye katılarak çok büyük paralar karşılığı kendi klonlarını yaptırıyorlar. Olur da bir kaza geçirirlerse ya da bir hastalığa yakalanırlarsa birer sigorta olarak duruyor orada o klonlar, vücutlarından takviye yapılmak üzere bir tüpün içinde olmayan bilinçleri zaten kapalı biçimde bekleyerek. Ya da onlar öyle zannediyor. Aslında klonlama işini yapan şirket, yer altında kurulmuş sahte bir dünyada, klonlara sahte anılar verip sahte bir yaşam sunuyor. Havadaki ölümcül bir virüsten dolayı yeryüzüne çıkmamaları gerektiğini, dünyada temiz, hastalıksız sadece tek bir yerin, bir Ada’nın kaldığını zanneden klonlar, hevesle her hafta yapılacak çekilişlerde adlarının Ada’ya gidecek şanslı azınlığın arasından çıkmasını bekliyor. Oysa o isimler, “yeryüzünde yaşayan insan kardeşiniz sizin bir organınıza ihtiyaç duydu, vücudunuzu kesip biçtikten sonra sizi öldüreceğiz,”den başka bir anlama gelmiyor. (Sanırım filmin bir noktasına kadar spoiler vermiş oldum bu kadar ayrıntılı anlatarak, ama filmin konusu olarak her yerde dolaşıyor bu bilgi, pek yeni bir film de değil.) Aslında başları umut verici, ama bir bilim kurgu filmi olarak başlayıp, ikinci yarısında pür aksiyon filmine dönüşüyor.

The Island, bu yazıdaki filmler arasında belki de en az sevdiğim, sonuncu sırayı layık gördüğüm film açıkçası. Listeyi hazırlarken 24 filme kolayca karar verdim de, 25.yi bir türlü bulamadım, çocukken izleyip doğru düzgün hatırlamadığım THX 1138  ve Logan’s Run , orta şekerliden hallice bulduğum The Road  ve pek çok kişinin övdüğü ama kendimi zorladığım halde şu kadarcık beğenmeyi başaramadığım Equilibrium  şıklarını bir bir elemiş ve en sonunda ille de yuvarlak bir rakama gerek olmadığına karar verip 24 filmin de göze gayet güzel geldiğine kendimi inandırmaya çalışıyordum ki, The Island aklıma geldi. Diğer distopik filmler kadar güçlü değil belki – potansiyelini kullanamamış, elindeki konu ve malzemeden çok daha iyi bir şey çıkarabilecekken senarist ve yönetmenin elinde harcanıp çerez sinemaya dönüşmüş, pek bir derinliği olmayan ama eğer tür ilginizi çekiyorsa kesinlikle izlemeye değecek bir film, en azından izlerken iyi vakit geçireceğiniz kesin. Zaten konusu, ilk yarısı ve Ewan McGregor başta olmak üzere Scarlet Johnasson, Sean Bean ve Steve Buscemi’li oyuncu kadrosu, onu keyifle izlenir yapmaya fazlasıyla yetiyor.

Serenity  (Joss Whedon, 2005)
500 yıl gelecekte geçen filmde, insanlar yeni bir yıldız sistemindeki gezegenlere dağılmış, hepsi de tüm gücün Alliance’ta toplandığı totaliter bir rejimle yönetiliyor. Alliance saman altından insanları telepatik güçleri olan ölüm makinalarına çevirecek psikolojik deneyler yürütüyor ve bu deneklerden biri, 17 yaşındaki River Tam (benim gibi bilim kurgu geek’lerinin pek bir bayıldığı, benim de nedenini anlamadığım bir şekilde aşka çok benzer duygularla sevip bağrıma bastığım, oynadığı süper diziler bir bir iptal edildiğinde acılara boğulduğum, Terminator: The Sarah Connor Chronicles, The 4400, Firefly ve Dollhouse gibi dizilerden aşina olabileceğiniz Summer Glau). Doktor abisi Simon tarafından kurtarılmasına dair bir flashback’le başlıyor film, Firefly’ın ilk bölümünden de önce geçen olayla. Abi-kardeş, Malcolm Reynolds’ın (Nathan Fillion) kaptanlık yaptığı yasadışı kargo gemisi Serenity’e sığınıyor. Serenity’nin mürettebatı da hepsi birbirinden renkli karakterlerden oluşuyor (o karakterlerin çoğunu da, Whedon dizilerini sevenlerin aşina olduğu isimler canlandırıyor: Gina Torres, Alan Tudyk, Adam Baldwin). Mürettebatımızın uğraşacağı çok şey var: River’ın peşindeki isimsiz ama tüyler ürpertici bir suiksatçı, içinde daha önce insanların yaşadığı ama Alliance’ın hasır altı ettiği bir gezegen, River üzerinde yapılmış deneylerin günümüze korkunç yansımaları ve bir de yakaladıkları insanlara tecavüz edip onları canlı canlı yiyen dehşet verici yaratıklar olan Reaver’lar.

Serenity, yarım sezondan sonra Fox’ın hiçbirine bir anlam veremediğim sayısız iptalinden birine kurban gitmiş Joss Whedon dizisi olan uzay western’i Firefly’ın filmi. Bir anlamda devam filmi, olayları bağlayan, diziyi toparlayıp o boynu bükük yarım sezonun boşa gitmemesini sağlayan film. Ama aynı zamanda diziden bağımsız olarak da alınabilecek bir film -Serenity’i izlemek ve ondan keyif alabilmek için Firefly’ı bilmeniz gerekmiyor. Bilseniz tabii ki daha iyi olur, ama diziyle uzaktan yakından alakası olmayan insanların da anlayıp sevebileceği bir film çekmiş Whedon. Serenity tipik bir Whedon ürünü olarak nefis diyaloglarla bezeli, çok komik, aynı zamanda karanlık ve diğer bilim kurgu filmlerinin yanında bayağı bir özgün duran, çok etkileyici bir film.

V for Vendetta  (James McTeigue, 2005)
Nükleer savaş sonrası totaliter İngiltere’de geçen film, “V” olarak bilinen ve Guy Fawkes maskesini yüzünden asla çıkarmayan bir adamın (Hugo Weaving), fena halde Thatcher yönetimini anımsatan, vatandaşlarının üzerinde zulüm, baskı ve korkutma yoluyla kontrol kuran bir devlete karşı açtığı tek kişilik savaş üzerine. Başlarda modern süper kahramanlara benzer V, gölgelerin altından maskesiyle belirir ve Evey isimli genç bir kızın (Natalie Portman) hayatını kurtarır. Ama süper kahraman benzerliği bu noktada sona erer, çünkü aynı gece parlamento binası patlar ve V, gururla patlamanın sorumluluğunu üstüne alır. Bu patlama sonuncu da olmayacaktır, daha büyük bir planı vardır. Geçmişte, V’nin henüz bir adı ve yüzü varken, devlet onu hapsetmiş, işkence etmiş, üzerinde deneyler yapmıştır, ve aslında ona eskiden bunları yapanları tek tek öldürürken V’nin tek istediği, faşist yönetimi devirmek ve halkı, kendi kendini yönetmek için ikna edebilmektir. Evey V’nin geçmişini öğrenirken yavaş yavaş kendi ideallerini de keşfetmeye başlar ve V. faşist yönetimi devirmek, halka özgürlük ve adalet getirmek için uğraşırken, ona beklenmedik bir yandaş olur.

Wachowski Biraderlerin senaryolaştırıp beyazperdeye uyarladıkları çizgi roman serisinin yazarı olan Alan Moore filmin son halini o kadar beğenmemiş, öyle bir nefret edilesi bulmuş ki, isminin filmin künyesinden kaldırılmasını, kendisiyle hiçbir ilişiği kalmamasını istemiş – filmin IMDb’deki sayfasında yazarlar arasında adı görünmüyor mesela. Yazarın kendi eserinin ne halde geldiğiyle ilgili görüşlerini sorgulamak bana düşmez tabii ki ama, ne kötü uyarlamalar görmüş birisi olarak, V for Vendetta’nın hiç mi hiç fena olmayan bir uyarlama olduğunu düşünüyorum, hikayeden temel olarak ayrıldığı çok fazla yer olsa da, farklı ama şahane bir film çıkmış ortaya. (Şimdi Wikipedia’ya baktım da, yanlış biliyormuşum, V for Vendetta’dan önceki birkaç çizgiromanının uyarlamasından nefret etmiş Moore, V for Vendetta’nın ve Watchmen’in filmleriniyse izlememiş bile, reddediyormuş izlemeyi. İlginç, yani öykülerinin Hollywood filmlerine dönüşmesi ve değişmesiyle ilgili sorunları olması sonuna kadar anlaşılır bir şey tabii ki ama, o zaman baştan niçin satıyor haklarını acaba?)

Öykünün bana kalırsa en önemli özelliği, kahramanının, hükümet tarafından terörist olarak damgalanan bir devrimci olması. Zorba hükümetle savaşan, idealleri uğruna binaları bombalayıp insanları öldürmekten çekinmeyen “iyi adam”lara pek rastlanmıyor genelde filmlerde. Moore’un filmin uyarlandığı çizgiromanda sorguladığı da bu zaten; halkı bilinçlendirmek adına yapılan terör, kahramanlık olarak kabul edilebilir mi?

Children of Men  (Alfonso Cuarón, 2006)
P.D. James’in aynı adlı romanından uyarlanan filmin romandan ayrıldığı çok fazla yer var, sonuç olarak ortaya çıkan uyarlama da kitaptan çok farklı bir şey olmuş, ama kitap da, film de ayrı ayrı çok başarılı. Film 2027 yılında İngiltere’de geçiyor, on dokuz yıl önce bilinmeyen bir nedenle yeryüzündeki tüm erkeklerin sperm sayıları birdenbire sıfıra düşmüş, yani son on sekiz yıldır hiçbir doğumun gerçekleşmediği, hayatta olan en genç insanın 18 yaşında olduğu bir dünya bu. İnsanoğlu neslinin kuruması tehlikesiyle karşı karşıya -hem de nükleer felaketlerle, zombilerle ya da buzulların erimesiyle değil, kısırlıkla geliyor bu tehlike. Gelecek yoksunluğu ve umutsuzluk, insanların üzerinde politika da dahil olmak üzere yaşamın tüm alanlarına karşı genel bir ilgisizlik, aldırmama durumu doğurmuş, bu da artık seçim bile yapılmaması ve bir despotun kendi kendini İngiltere’nin muhafızı olarak atayıp sıkı yönetim ilan etmesiyle sonuçlanmış. 18 yıl içinde doğacak ilk (ve tek) çocuğa hamile kalmış olan bir mültecinin varlığıyla, bu muhafızın halkı hizada tutma becerisi tehlikeye girecek – ama önce hamile kadının korunması ve bebeğini sağ salim doğurabilmesi lazım, bunun için de mülteci nüfusun hakları için savaşan gizli bir örgütün başındaki Julian (Julianne Moore), eski sevgilisi Theo Faron’dan (Clive Owen) yardım istiyor. Children of Men etkileyici sinematografisi, şahane oyunculukları ve tabii ki güçlü hikayesiyle olağanüstü güzel bir film.

Wall-E  (Andrew Stanton, 2008)
Uzak gelecekte insanlar, her yanı çöple dolmuş ve artık yaşanmaz bir hale gelmiş olan dünyayı bırakıp gitmişlerdir, olur da bir gün bir yaşam belirtisine rastlanırsa geri gelebilsinler diye dünyayı temizlemek de, kendini eğlendirmek için frizbi ve çakmak gibi nesneler toplayan Wall-E isimli bir çöp toplama robotuna kalmıştır. Wall-E 700 yıl boyunca tek başına çöpleri temizledikten sonra bir gün, yaşam belirtisi arama göreviyle EVE isminde modern ve kendisine göre çok daha tehlikeli bir robotun yeryüzüne gönderildiğini görür ve bu robota aşık olur.

Filmin ilk 45 dakikası boyunca hiçbir diyalog yok, buna rağmen robotların nefis karakterizasyonları ve enfes animasyonlar Pixar’a bir kez daha (her animasyonlarında olduğu gibi) şapka çıkarmamızı sağlıyor. Evet Pixar seyircinin “ah ne tatlııı” diye tepki vereceği ya da gözyaşlarına boğulacağı aşırı duygusallık numaralarını biraz fazlaca kullanıyor, ama benim üzerimde her seferinde işe yarıyor bu. Wall-E de Pixar’ın insanı bolca düşündüren, hislendiren ve coşkulandıran, yani bolca bir şeyler hissettiren filmlerinden biri… Üstelik post-apokaliptik bir dünyada geçiyor, üstelik görsel olarak nefes kesici. Daha ne olsun?

District 9  (Neill Blomkamp, 2009)
District 9, en inanılır “uzaylı filmi” senaryolarından birine sahip: Amerika’da değil, Johannesburg, Güney Afrika’da ve günümüzde geçiyor. Bozulduğu için dünyaya zorunlu iniş yapmak zorunda kalan dev bir uzay gemisi Johannesburg semalarında havada asılı kalıyor, içindeki yolcular da (insan boyutunda, böceğimsi extra-terrestrial’lar) aşağıda, gecekondu mahallelerini andıran askeri bölgeye yerleştiriliyor. İnsanların görünümlerinden tiksindiği bu davetsiz misafirler, District 9 denilen bir çöplükte yaşamaya mahkum ediliyor; burada sefalet içinde yaşıyor, çöp yığınlarının arasında yiyecek arıyor (kedi maması, çiğ et ve lastik seviyorlar en çok) ve bir gün, bir şekilde evlerine dönebilmenin hayalini kuruyorlar.

20 yıl geçiyor, bu arada suç almış başını gidiyor, insanlar ve karidese benzedikleri için ‘prawn’ adı takılan uzaylılar arasındaki şiddet gitgide artıyor ve prawn toplumunun idaresini üstüne alan çok uluslu şirketin bulduğu çözüm, pislikleri halının altına süpürmek, yani 1.8 milyon uzaylıyı şehrin dışına bir yerlere atmak oluyor. Bu işi yapmakla yükümlü tahliye memurlarından biri olan filmimizin kahramanı Wikus, barakalardan birinde bulduğu metal bir kutuyu açınca kendisine garip şeyler olmaya başlıyor. Kara bir sıvı kusuyor, tırnakları düşüyor ve bir ‘prawn’a dönüşümü başlamış oluyor.

District 9’daki uzaylılar alışageldiğimiz işgalci/yağmacı uzaylı tiplemesine hiç benzemiyor, bu tarz filmlerin genel teması olan “Bize ne yapacaklar?” yerine, farklı tür bir varsayımsal muamma sunuyor bu film: “Biz onlara ne yapardık?” Yüzyıllardır birbirimize yaptıklarımızdan türemiş olan yanıt, son derece çirkin. Film, sosyal olarak baskın grubun üyelerinden birinin süregelen adaletsizliğin –günümüz Güney Afrika’sına da aşina bir şekilde- farkına varış sürecini anlatıyor. Bu bilgi için ödediği bedel, sistemin tüyler ürpertici hali göz önüne alındığında olması gerektiği gibi, çok acı oluyor. Ama filmin dünyamıza bakış açısı iç karartıcı olsa da, umutsuz sayılmaz. Bazen insan olabilmenin tek yolunun yabancılaşmak (uzaylılaşmak?) olduğunu ima ediyor.

Sinemada distopya ilginizi çekiyorsa, edebiyatta distopya da çekebilir:
Distopik Romanlar I (1891 – 1950)
Distopik Romanlar II (1951 – 1970)
Distopik Romanlar III (1971 – 1985)
Distopik Romanlar IV (1986 – 2010) 

YAZAN: ÇAVLAN  http://kedilervekitaplar.blogspot.com/2011/09/en-iyi-25-distopik-ve-post-apokaliptik.html
Reklamlar

2 responses to this post.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: