Komünist Parti Manifestosu

Karl Marx ve Friedrich Engels (1848)
Önsözler
1872 Almanca Baskıya
1888 İngilizce Baskıya
1890 Almanca Baskıya
Dipnotlar
1872 Almanca Baskıya Önsöz
O dönemin koşullarında elbet ancak gizli olabilen ve uluslararası işçi birliği olan Komünistler
Birliği, 1847 Kasımında Londra’da toplanan kongresinde, metinde imzası bulunanları,
kamuoyuna sunulmak üzere ayrıntılı bir teorik ve pratik parti programı hazırlamakla
görevlendirdi. Şubat Devriminden birkaç hafta önce metni basım için Londra’ya gönderilen
aşağıdaki “Manifesto” böylece ortaya geldi. Önce Almanca yayınlanmış olarak, bu dilde,
Almanya, İngiltere ve Amerika’da en az on iki ayrı baskı yaptı. İngilizce’de ilk kez Miss
Helen Macfarlane’in çevirisiyle 1850’de Londra’da “Red Republican”da yayınlandı ve 1871’de
en az üç ayrı çeviri de Amerika’da yayınlandı. Fransızca yayın, önce Paris’te 1848’de Haziran
Ayaklanmasından az önce yapıldı, yakında da New York’ta “Le Socialiste”te yayınlandı. Yeni
bir çevirisi hazırlanmakta. Polonya dilinde yayın, ilk Almanca yayından az sonra Londra’da
gerçekleşti. Rusça’sı, altmışlı yıllarda Cenevre’de yayınlandı. Yine ortaya çıkışının hemen
ardından Danimarka diline çevrildi.
Son yirmi beş yıl içinde koşullar ne kadar değişmiş de olsa bu “Manifesto”da geliştirilmiş
genel esaslar, bir bütün olarak bugün de hâlâ tam doğruluğunu korumaktadır. Ayrıntıda şu ya
da bu düzeltmeler yapılabilir. Bu esasların pratikte kullanılışı, “Manifesto”nun kendisinde de
açıklandığı gibi, her yerde ve her zaman mevcut tarihsel durumlara bağlı olacak ve dolayısıyla
II. Bölümün sonunda önerilen devrimci önlemlere kesinlikle özel bir ağırlık verilmeyecektir.
O pasaj bugün birçok yanıyla başka türlü kaleme alınırdı. Gerek büyük sanayinin son yirmi
beş yıl içinde süren büyük gelişimi ve işçi sınıfının buna koşut ilerleyen parti örgütlenmesi
karşısında, gerekse önce Şubat Devrimi ve daha da fazlasıyla proletaryanın iki ay boyunca
siyasal iktidarı elinde tuttuğu Paris Komünü karşısında, bugün bu program yer yer eskimiştir.
Özellikle Paris Komünü, “işçi sınıfının hazır devlet aygıtını öylece ele geçirip onu kendi
amaçları için işletemeyeceğini” kanıtlamış bulunuyor. (Bu hususun daha ileri boyutta
işlendiği “Fransa’da İç savaş, Uluslararası İşçi Birliği Genel Konseyi’nin İletisi”, Almanca
baskı, S.19’a bakınız.) Ayrıca, sosyalist yazının eleştirisi de ancak 1847’ye kadarını
kapsadığından bugün için elbette eksiklidir; aynı şekilde komünistlerin çeşitli muhalefet
partilerine karşı konumuna ilişkin söylenenler (Bölüm IV), bugün bile esasta doğru olmakla
birlikte, ayrıntıda günümüz için yine de eskimiştir, çünkü siyasal durum tümüyle değişmiş ve
tarihsel gelişim orada sözü edilen partilerin çoğunu dünyadan silmiştir. Buna karşın “Manifesto”, üstünde değişiklik yapmaya artık kendimizde hak görmediğimiz bir
tarihsel belgedir. Daha sonraki bir basım belki 1847’den günümüze köprü kuran bir girişle
birlikte yayınlanır; önümüzdeki basım ise buna zaman bırakmayacak kadar ani oldu.
Londra, 24 Haziran 1872
Karl Marx – Friedrich Engels
1888 İngilizce Baskıya Önsöz
Manifesto 1848 öncesinin siyasal koşullarında kaçınılmaz olarak gizli örgütlenmiş,
başlangıçta sadece Alman sonraları ise uluslararası bir işçi birliği olan Komünistler Birliği’nin
platformu olarak yayınlandı. Marx ve Engels, Birliğin Kasım 1847’de Londra’da gerçekleşen
kongresinde teorik ve pratik açıdan eksiksiz bir parti programının yayınlanmasını sağlamak
için görevlendirildiler. Almanca kaleme alınan metin, 24 şubat’taki Fransız Devriminden
birkaç hafta önce, Ocak 1848’de basılmak için Londra’ya yollandı. Bir Fransızca çevirisi 1848
Haziran Ayaklanması’ndan hemen önce Paris’te yayınlandı. Miss Helen Macfarlane tarafından
gerçekleştirilen ilk İngilizce çevirisi 1850 yılında, George Julian Harney’in “Red
Republican”ında Londra’da okuyucuyla buluştu. Manifesto’nun bunun dışında Danimarka ve
Polonya dillerinde baskıları da yapıldı.
Proletarya ile burjuvazi arasındaki ilk büyük meydan muharebesi olan 1848 Paris Haziran
Ayaklanması’nın bastırılması Avrupa işçi sınıfının toplumsal ve siyasal mücadelesini geçici
bir süre geri plana itti. O zamandan sonra egemenlik için verilen savaş Şubat Devrimi
öncesinde olduğu gibi mülk sahibi sınıfların farklı kesimleri arasında gerçekleşti; işçi sınıfı,
radikal burjuvazinin en sol kanadı konumuyla ve siyasal hareket serbestliği için mücadeleyle
sınırlandı. Kendi başına proleter hareketler, sürdükleri ve yaşam işareti verdikleri yerlerde
acımasızca ezildiler. Böylelikle Prusya polisi Komünistler Birliği’nin o zamanlar Köln’de
bulunan Merkez Komitesinin izini buldu. Üyeleri tutuklandı ve on sekiz ay süren tutukluluk
sonunda Ekim 1852’de mahkemeye çıkarıldılar. Bu meşhur “Köln Komünistler Davası” 4
Ekim’den 12 Kasım’a kadar sürdü; tutukluların yedisi üç yıldan altı yıla kadar kale hapsine
çarptırıldılar. Hükümden hemen sonra Birlik, kalan üyeleri tarafından resmen feshedildi.
Manifesto’ya gelince: hafızalardan silinmeye mahkûmmuş gibi görünüyordu.
Avrupa işçi sınıfı egemen sınıfa karşı yeni bir saldırı için yeterli kuvveti topladığında,
Uluslararası İşçi Birliği oluştu. Ancak açıkça Avrupa’nın ve Amerika’nın savaşma isteğiyle
dolu tüm proletaryasını yek vücut hale getirmeyi amaçlayan bu birlik, Manifesto’da dile
getirilen ilkeleri hemen ilan edemedi. Enternasyonal’in programı, gerek İngiliz sendikalar,
gerekse Proudhon’un Fransız, Belçikalı, İtalyan, İspanyol yandaşları ve Almanya’daki
Lassalle’ciler[ 1 ] tarafından kabul edilebilecek kadar geniş olmalıydı. Bu Programı tüm
tarafları hoşnut edecek bir biçimde kaleme almış olan Marx, işçi sınıfının, eylem
birlikteliğinin ve ortak tartışmaların zorunlu sonucu olan entelektüel gelişimine tam bir güven
duyuyordu. Sermayeye karşı verilen mücadeledeki olaylar ve değişkenlikler, zaferlerden daha
fazla olan yenilgiler, insanların pek bağlandıkları çeşit çeşit şarlatanlıkların yetersizliği
hakkında bilinçlenmelerini sağlayıp, onların işçi sınıfının kurtuluşunun gerçek koşullarını
tamamen kavramalarının yolunu açacaktır. Ve Marx haklıydı. Enternasyonal 1874 yılında
dağıldığında, işçileri, 1864 yılında kuruluşunda bulduğundan çok farklı bir durumda
bırakmıştı. Fransa’da Proudhon’culuk, Almanya’da Lassalle’cılık ölmek üzereydi ve tutucu
İngiliz sendikaları da, çoğunluğu Enternasyonal’le olan bağlarını çoktan koparmış olmalarına
karşın, geçtiğimiz yıl Swansea’da başkanlarının onlar adına “Kıta sosyalizmi bizim için korkutuculuğunu yitirdi” açıklamasını yapabildiği noktaya doğru yaklaşıyorlardı. Gerçekten
de Manifesto’nun ilkeleri bütün ülkelerin işçileri arasında hatırı sayılır ilerlemeler kaydetmişti.
Böylelikle Manifesto tekrar ön plana çıktı. Almanca metin 1850’den beri İsviçre, İngiltere ve
Amerika’da defalarca yeniden basılmıştı. 1872 yılında ve bu sefer çevirinin “Woodhull &
Claflin’s Weekly”de yayınlandığı New York’ta İngilizce’ye çevrildi. Bu İngilizce metni temel
alan Fransızca çeviri New York’da “Le Socialiste” tarafından yapıldı. O zamandan beri
Amerika’da, bir tanesi İngiltere’de de tekrar basılmış, ana metni az çok tahrif etmiş, en
azından iki İngilizce çeviri yayınlandı. Bakunin’in yaptığı ilk Rusça çeviri 1863 yılı
sıralarında Herzen’in Cenevre’deki “Kolokol” adlı basımevi tarafından çıkarıldı, yiğit Vera
Zasuliç tarafından yapılan ikincisiyse yine Cenevre’de 1882’de basıldı. Danimarka dilinde
yeni baskısı 1885’te Kopenhag’da “Socialdemokratisk Bibliotek” tarafından çıkarıldı,
Fransızca yeni çevirisi ise Paris’te 1886’da “Le Socialiste”de çıktı. Bu sonuncusunun ardından
İspanyolca bir çeviri hazırlandı ve 1886’da Madrid’de yayınlandı. Almanca baskıların kesin
sayısı bilinmiyor, en azından on iki olduğu söylenebilir. Bana anlatıldığı kadarıyla, birkaç ay
önce İstanbul’da Ermenice olarak çıkması gereken çeviri, yayıncının, üstünde Marx isminin
bulunduğu bir kitabı basmaya cesaret edememesinden, çevirenin de kitabı kendi eseriymiş
gibi göstermeyi reddetmesi yüzünden gün ışığına çıkamamış. Diğer dillerde de çevirilerin
yapıldığını duydum ama hiçbirini görmedim. Böylece “Manifesto”nun tarihi, büyük ölçüde
işçi hareketinin tarihini yansıtıyor; Manifesto günümüzde şüphesiz tüm sosyalist külliyatın en
yaygın, en uluslararası eseri, Sibirya’dan Kaliforniya’ya kadar işçi sınıfının tanıdığı ortak bir
program haline gelmiştir.
Yine de kaleme aldığımız sırada onu sosyalist bir manifesto olarak adlandıramazdık. 1847
yılında sosyalist denince akla bir yandan çeşitli ütopik sistemlerin taraftarları, İngiltere’de
Owen’cılarla Fransa’da Fourier’cilerin oluşturduğu çoktan ölmeye yüz tutmuş mezhepler,
diğer yandan bütün yamacılıklarıyla, sermaye ve kâr için hiçbir tehlike yaratmaksızın her
türlü toplumsal kötülüğü ortadan kaldıracaklarına söz veren muhtelif şarlatanlar —her iki
durumda da işçi hareketinin dışında duran ve daha çok okumuş sınıflardan destek arayanlar
anlaşılıyordu. O zamanlar işçi sınıfının salt politik bir devrimin yetersizliğine ikna olmuş ve
toplumun baştan aşağıya değişmesinin yanında olan kısmı kendini komünist olarak
adlandırıyordu. Kaba, yontulmamış, tamamen içgüdüsel bir komünizmdi bu; ama işin özünü
yakalamıştı ve işçi sınıfı içinde, Fransa’da Cabet’nin, Almanya’da Weitling’in ütopik
komünizmini yaratacak denli güçlüydü. Yani 1847 yılında sosyalizm bir orta sınıf
hareketiyken komünizm işçi sınıfının bir hareketiydi. En azından Kıta üstünde sosyalizm
“saygın” bir görüştü; komünizm bunun tam tersiydi. Biz de başından beri “işçi sınıfının
kurtuluşu kendi eseri olacaktır” düşüncesinde olduğumuzdan, bu iki isimden hangisini seçmek
zorunda olduğumuz hakkında hiçbir kuşkuya yer yoktu. Dahası o zamandan beri ondan
vazgeçmek hiç aklımıza gelmedi.
“Manifesto” ikimizin ortak eseri olsa da onun çekirdeğini oluşturan ana düşüncenin Marx’a ait
olduğunu belirtmekle yükümlüyüm. Bu düşünceye göre: her tarihsel çağda, egemen iktisadi
üretim ve değişim tarzı ve onu zorunlu olarak izleyen toplumsal katmanlaşma, üstünde o
çağın politik ve düşünsel tarihinin yükseldiği ve sadece buradan çıkarak insanlığın tüm
tarihinin (toprağın ve arazinin ortak mülkiyetine dayalı ilkel gens düzenin yıkılmasından
sonra) sınıf mücadeleleri tarihi olduğunun açıklanabildiği temeli oluşturur. Sömüren ve
sömürülen, ezen ve ezilen sınıflar arasındaki savaşların tarihinin gelişmesi günümüzde,
sömürülen ve ezilen sınıfın —proletaryanın— toplumun tümünü, sömürüden ve baskıdan,
sınıf farklılıklarından ve savaşlarından kurtarmaksızın sömüren ve ezen sınıfın —
burjuvazinin— boyunduruğundan kurtulamayacağı aşamaya gelip dayanmıştır. Kanımca, Darwin’in teorisinin doğa bilimlerinde yol açtığı ilerlemelerin aynısına tarih
biliminde yol açmak için yeterli olan bu düşünceye, ikimiz de 1845’ten yıllar önce yavaş
yavaş yaklaşıyorduk. Bu yönde ne kadar yol aldığımı en iyi “İngiltere’de İşçi Sınıfının
Durumu” adlı eserim gösterir. Ama 1845 baharında Brüksel’de onunla tekrar görüştüğümde o
bu düşünceye kesin biçimini vermişti ve neredeyse yukarda toparladığım açıklıkta önüme
serdi.
1872 tarihli Almanca baskıya yazdığımız Önsözden şunları alıntılayacağım:
“Son yirmi beş yıl içinde koşullar ne kadar değişmiş de olsa bu ‘Manifesto’da geliştirilmiş
genel esaslar, bir bütün olarak bugün de hâlâ tam doğruluğunu korumaktadır. Ayrıntıda şu ya
da bu düzeltmeler yapılabilir. Bu esasların pratikte kullanılışı, ‘Manifesto’nun kendisinde de
açıklandığı gibi, her yerde ve her zaman mevcut tarihsel durumlara bağlı olacak ve dolayısıyla
II. Bölümün sonunda önerilen devrimci önlemlere kesinlikle özel bir ağırlık verilmeyecektir.
O pasaj bugün birçok yanıyla başka türlü kaleme alınırdı. Gerek büyük sanayinin son yirmi
beş yıl içinde süren büyük gelişimi ve işçi sınıfının buna koşut ilerleyen parti örgütlenmesi
karşısında, gerekse önce Şubat Devrimi ve daha da fazlasıyla proletaryanın iki ay boyunca
siyasal iktidarı elinde tuttuğu Paris Komünü karşısında, bugün bu program yer yer eskimiştir.
Özellikle Paris Komünü, ‘işçi sınıfının hazır devlet aygıtını öylece ele geçirip onu kendi
amaçları için işletemeyeceğini’ kanıtlamış bulunuyor. (Bu hususun daha ileri boyutta işlendiği
‘Fransa’da iç savaş, Uluslararası İşçi Birliği Genel Konseyi’nin İletisi’, Almanca baskı, S.1 9’a
bakınız.) Ayrıca, sosyalist yazının eleştirisi de ancak 1847’ye kadarını kapsadığından bugün
için elbette eksiklidir; aynı şekilde komünistlerin çeşitli muhalefet partilerine karşı konumuna
ilişkin söylenenler (Bölüm IV), bugün bile esasta doğru olmakla birlikte, ayrıntıda günümüz
için yine de eskimiştir, çünkü siyasal durum tümüyle değişmiş ve tarihsel gelişim orada sözü
edilen partilerin çoğunu dünyadan silmiştir.”
Buna karşın “Manifesto”, üstünde değişiklik yapmaya artık kendimizde hak görmediğimiz bir
tarihsel belgedir.”
Sunulan çeviri Marx’ın ‘Kapital’inin büyük bir bölümünü çevirmiş olan Mr. Samuel Moore’un
kaleminden çıkmıştır. Çeviriyi beraberce gözden geçirdik ve ben de tarihi göndermeleri
açıklayan birkaç dipnot ekledim.
Londra, 30 Ocak 1888
Friedrich Engels
1890 Almanca Baskıya Önsöz
Daha öncekilerin yazılışından bu yana “Manifesto”nun bir yeni basımını daha yapmak gerekti
ve ona ilişkin burada belirtilmesi gereken pek çok şey oldu.
Vera Zasuliç’in yaptığı ikinci Rusça çeviri 1882’de Cenevre’de yayınlandı; ona önsözü Marx
ve ben kaleme aldık. Ama yazık ki Almanca orijinal metni kayboldu, yani bu çalışmaya hiçbir
şey katmayacak biçimde Rusça’dan tekrar çevirmem gerekiyor. Orada şöyle demişiz:
“‘Komünist Parti Manifestosu’nun ilk Rusça yayını, Bakunin’in çevirisiyle altmışlı yılların
başında ‘Kolokol’ basımevinde gerçekleşti. O zamanlar Batı için bu metnin Rusça yayınlanışı
ancak edebi bir ilginçlik anlamı taşıyordu. Bugün artık böyle bir yaklaşım mümkün değildir.
‘Manifesto’nun ilk yayınlandığı dönemde (Ocak 1848) proletarya hareketinin ne kadar sınırlıbir bölgeye yayılmış olduğu, en iyi bir şekilde ‘Komünistlerin Çeşitli Muhalefet Partilerine
Karşı Konumu’ bölümü göstermektedir. Her şeyden önce Rusya ve Amerika yoktur orada. O
dönem, Rusya’nın henüz Avrupa gericiliğinin son büyük rezervini oluşturduğu ve Amerika’ya
göçlerin, Avrupa proletaryasının fazla gelen güçlerini emdiği bir dönemdi. Her iki ülke
Avrupa’ya hammadde sağlıyor ve aynı zamanda Avrupa’nın sanayi ürünlerine de pazar işlevi
görüyordu. Yani her ikisi de Avrupa’daki toplumsal düzenin şöyle ya da böyle payandası
konumundaydı. Bütün bunlar günümüzde öyle değişti ki! Tam da Avrupa’dan göçler, Kuzey
Amerika’da, yarattığı rekabet sonucu Avrupa’daki küçük ya da büyük toprak mülkiyetini
temelden sarsan büyük tarım işletmelerine olanak sağladı. Bu göçler aynı zamanda Birleşik
Devletler’e, sanayi için zengin yan kaynaklarını sömürme olanağı verdi, hem de öyle bir
enerjiyle ve öyle bir yüksek ölçüde ki, Amerika’nın sanayide Batı Avrupa tekelini kısa sürede
sona erdirmesi kaçınılmazdır. Ve bu her iki durum, Amerika’nın kendisine de devrimci yönde
etki yapmaktadır. Kendi hesabına çalışan çiftçilerin küçük ve orta toprak mülkiyeti, yani
Amerika’daki tüm siyasal düzenin temeli, giderek artan oranda dev çiftliklerin rekabeti altında
ezilmekte, öte yandan aynı anda sanayi bölgelerinde de sermayenin olağanüstü birikimiyle ilk
kez kalabalık bir proletarya oluşmaktadır.
Rusya’ya gelince, 1848/49 Devrimi döneminde yalnız Avrupa soyluları değil, Avrupa
burjuvaları da o sıralar daha ancak gücünün farkına varmakta olan proletaryaya karşı tek
kurtuluşu Rusya’nın müdahalesinde buldular. Çar’ı Avrupa gericiliğinin başı ilan ettiler. Oysa
bugün Çar, devrimin savaş tutsağı olarak Gaçina’da bulunuyor ve Rusya, Avrupa’nın devrimci
hareketinin başında yer alıyor.
“‘Komünist Manifesto’nun görevi, günümüz burjuva mülkiyetinin yakındaki kaçınılmaz
çöküşünü ilan etmekti. Oysa Rusya’da, bir yandan kapitalist düzen ateşli bir hızla gelişip
burjuva toprak mülkiyeti henüz oluşurken, öbür yanda toprağın yarıdan fazlası köylülerin
ortak mülkiyetindedir.
Burada sorun şu: Rus köylü cemaatleri, yani toprağın ortak mülkiyetinin zaten çok yıpratılmış
olan bu ilkel biçimi, toprak mülkiyetinin üst bir komünist biçimine doğrudan geçebilir mi,
yoksa önce Batıdaki tarihsel gelişimle aynı çözüşme sürecinden geçmesi mi gerekir?
Bugün için mümkün görünen tek yanıt şu: Eğer Rus Devrimi, Batıdaki işçi devrimi için de
ikisinin birbirini bütünleyeceği bir işaret olursa, o zaman bugünkü cemaat mülkiyeti komünist
bir gelişmenin çıkış noktası olabilir.
Londra, 21 Ocak 1882.”
Polonya dilinde yeni bir çeviri aynı günlerde Cenevre’de yayınlandı: “Manifest
Komunistyczny”.
Ayrıca 1885’te Kopenhag’da yeni bir Danimarka çevirisi çıktı. Yazık ki tam bir çeviri değil;
çevirmene zor gelmiş görünen bazı önemli yerler atlanmış ve metnin orasında burasında çok
daha rahatsız edici yüzeysellik izleri görülüyor, öyle ki çevirmen biraz daha özen gösterip
doğru dürüst bir şey çıkarabilirmiş, dedirtiyor.
1886’da Paris’te “Le Socialiste”, yeni bir Fransızca çeviri yayınladı; şimdiye kadarkilerin en
iyisi. Ardından aynı yıl Madrid “El Socialista”dan bir İspanyolca çeviri ve broşür yayınlandı:
“Manifesto dei Partido Comunista” por Carlos Marx y F. Engels, Madrid, Adminstración de
“El Socialista”, Hernán Cortés 8.
İlginç olarak ayrıca 1887’de Ermenice bir çeviri metninin bir İstanbullu yayıncıya
sunulduğunu belirteyim; ama adamcağız üstünde Marx imzası bulunan bir şeyi basmaya
cesaret edemediği için çevirmene kendi imzasını atmasını rica etmiş, o da kabul etmemiş.
İngiltere’de az ya da çok hatalı Amerikanca çevirilerin orada burada çokça yayınlanmasının
ardından nihayet 1888’de aslına uygun bir çeviri yayınlandı. Çevirmeni benim arkadaşım
Samuel Moore’dur ve çeviriyi basım öncesi ikimiz birlikte bir kez daha gözden geçirdik. Adı:
“Manifesto of the Communist Party”, by Karl Marx and Frederick Engels. Authorized English
Translation, edited and annotated by Frederick Engels, 1888, London, William Reeves, 185
Fleet St. E.C. O yayındaki bazı notları bu yayına da aldım.
“Manifesto”nun kendine özgü bir yaşam öyküsü oldu. Ortaya çıktığında o zamanlar bilimsel
sosyalizmin henüz az sayıda olan öncülerince heyecanla selamlandı (ilk önsözde adı geçen
çevirilerin kanıtladığı gibi), sonra Paris işçilerinin Haziran 1848 yenilgisiyle başlayan
gericilik tarafından kısa sürede geriye itildi ve nihayet 1852 Kasımı’nda Köln komünistlerinin
mahkûmiyetiyle “yasal açıdan” hüküm giydi. Başlangıç tarihini Şubat Devriminden alan işçi
hareketinin sahneden çekilmesiyle “Manifesto” da geri plana gitti.
Avrupa işçi sınıfı egemen sınıflara karşı yeni bir çıkış için tekrar yeterince güçlendiğinde,
Uluslararası İşçi Birliği oluştu. Amacı, Avrupa’nın ve Amerika’nın tüm mücadeleci işçilerini
tek bir büyük ordu bünyesinde kaynaştırmaktı. Dolayısıyla “Manifesto”da konan esaslardan
hareket edemezdi. İngiliz sendikalarına, Fransa, Belçika, İtalya ve İspanya Proudhon’cularına
ve Alman Lasalle’cilerine[ 2 ] kapıyı kapalı tutmayan bir programı olmalıydı. İşte bu program
—Enternasyonal tüzüklerinin dayandığı temeller— Marx tarafından, Bakunin’in ve
anarşistlerin bile kabul ettikleri bir ustalıkla kaleme alındı. “Manifesto”da konan esasların
nihai zaferi için Marx yalnız ve yalnız işçi sınıfının, birleşik eylemden ve tartışmadan zorunlu
olarak ortaya çıkması gereken entelektüel gelişimine güveniyordu. Sermayeye karşı
mücadelenin yarattığı olaylar ve değişkenlikler olsun, başarılardan çok yaşanan yenilgiler
olsun, bu mücadeleyi verenleri, bugüne kadarki gibi tüm dünyanın derdine merhem bulmaya
yeterli olmadıklarını açıkça fark etmekten ve işçilerin kurtuluşunun gerçek koşullarını
temellice görmek için zihinlerini daha açık tutmaktan alıkoyamazdı. Marx haklıydı. 1874’te
Enternasyonal’in çözülüşündeki işçi sınıfı, 1864’te onun kuruluşundaki işçi sınıfından
tamamen farklıydı. Gerek Fransa, İspanya, İtalya gibi ülkelerdeki Proudhon’culuk, gerekse
Almanya’daki spesifik Lasalle’cilik, tükenmekteydi ve hatta o zamanın katı genci İngiliz
sendikaları bile yavaş yavaş 1887’de Swansea’deki kongre başkanlarının onlar adına şunu
söyleyebildiği noktaya doğru gitmekteydiler: “Kıta sosyalizmi bizim için ürkütücülüğünü
yitirmiştir.” Evet kıta sosyalizmi, ama daha 1887’de yalnızca bir teoriden ibaretti o,
“Manifesto”da ortaya konmuş bir teori. Ve işte böylece “Manifesto”, belli oranda modern işçi
hareketinin 1848’den bu yana tarihçesini yansıtmaktadır. Günümüzde ise kuşkusuz tüm
sosyalist yazının en yaygın ve en uluslararası bir ürünüdür, Sibirya’dan Kaliforniya’ya tüm
ülkelerin milyonlarca işçisinin ortak programıdır.
Ama ortaya çıktığında ona sosyalist manifesto diyemezdik elbet. 1847’de sosyalist denince iki
tür kişi anlaşılıyordu. Bir yanda, daha o zaman giderek tükenmekte olan tarikatlara daralmış
çeşitli ütopik sistemlerin, özellikle de İngiltere’de Owen’cılığın, Fransa’da Fourier’ciliğin
peşinde olanlar. Öbür yandaysa, sermayeye ve kara hiç dokunmaksızın toplumsal bozuklukları her derde deva çeşitli merhemlerle her çeşit yamalık yöntemleriyle gidereceğini
sanan sayısız sosyal lafazanlar. Her iki yandakiler de: İşçi sınıfının dışında duran ve daha çok
“kültürlü” sınıfların desteğini arayanlar. Buna karşılık, işçilerin, salt siyasal değişimlerin
yetersizliğinden emin olan ve toplumun temelde yeniden biçimlenmesini gerekli gören öteki
kesimi, o zamanlar kendilerine komünist diyorlardı. Biraz ham işlenmiş, salt içgüdüsel, bazen
biraz kaba bir komünizmdi bu; ama yine de iki ütopik komünizm sistemini, Fransa’da
Cabet’nin “İkaryacı” komünizmi ile Almanya’da Weitling’in ütopik komünizmini ortaya
çıkaracak kadar da güçlüydü. 1847’de sosyalizm, bir burjuva hareketi, komünizmse işçi
hareketiydi. Sosyalizm, en azından tüm kıtada, kibar işiydi, komünizmse tam tersi. Ve biz
daha o zaman “işçilerin kurtuluşu, işçi sınıfının kendi işi olmalı” görüşünü taşıdığımız için, bu
iki deyimden hangisini seçeceğimiz konusunda bir an bile tereddüt etmedik. O zamandan beri
de bundan geri dönmek asla aklımızdan geçmedi.
“Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!” Bu sözü, bundan 42 yıl önce, proletaryanın kendi
talepleriyle ortaya çıktığı Paris Devrimi’nin öncesinde, tüm dünyaya haykırdığımızda çok az
yanıt gelmişti. Ama 28 Eylül 1864’te Batı Avrupa ülkelerinin çoğunluğunun proleterleri zafer
dolu anılarıyla, Uluslararası İşçi Birliği’nde birleştiler. Enternasyonal ancak dokuz yıl yaşadı
gerçi. Ama onun kurduğu tüm ülkelerin işçilerinin ebedi birliğinin hala hayatta olduğuna ve
her zamankinden daha güçle hayatta olduğuna, bugünkü günden daha iyi bir kanıt yoktur.
Çünkü şu satırları yazdığım bugün, Avrupa ve Amerika proletaryası, ilk kez harekete geçen
kavga güçlerinin geçidini yapmakta, “tek” bir ordu olarak, “tek” bir bayrak altında ve en yakın
“tek” bir hedefe yönelik: Daha 1866’da Enternasyonal’in Cenevre Konferansı’nda ve yine
1889’da Paris İşçi Kongresi’nde ilan edilen, yasalaşması talep edilen, sekiz saatlik işgünü
hedefine. Ve bugünün seyri, kapitalistlerin ve tüm ülkelerin toprak ağalarının gözlerine, tüm
ülkelerin proleterlerinin gerçekten birleştiğini gösterecektir.
Ah keşke Marx da yanımda olsa, bunu kendi gözleriyle görseydi!
Londra, 1 Mayıs 1890
F. Engels
Dipnotlar
[ 1 ] [Engels’in Dipnotu:]
Lassalle bize karşı kendini Marx’ın öğrencisi olarak gösteriyor ve böylelikle ‘Manifesto’nun
zemini üstünde duruyordu, bununla beraber 1862-1864 yılları arasında yaptığı kitlesel
ajitasyonlarda üretim kooperatiflerinin devlet kredisiyle teşvik edilmesi dışında bir şey
söylemiyordu.
[ 2 ] [Engels’in Dipnotu:]
Lasalle kendini bize hep Marx’ın “öğrencisi” olarak tanıtmış ve böyle olunca da elbet
“Manifesto” zemininde yer almıştı. Ama onun devlet kredisiyle üretici kooperatifleri talebinin
ötesine geçmeksizin tüm işçi sınıfını, devlet yardımcısı ile kendi kendine yardımcı diye ikiye
bölen izleyicileri başkadır.
Karl Marx ve Friedrich Engels (1848) Komünist Parti Manifestosu
Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor – Komünizm hayaleti. Avrupa’nın tüm eski güçleri bu
hayalete karşı kutsal bir sürgün avı için ittifak halindeler, Papa ile Çar, Metternich ile Guizot,
Fransız radikalleri ile Alman polisleri.
İktidardaki rakiplerince çığlık çığlığa komünist diye saldırılmayan hiçbir muhalefet partisi var
mı? Daha ilerici muhaliflere olduğu gibi, gerici rakiplerine de damgalayıcı bir komünizm
suçlamasıyla karşılık vermeyen hiçbir muhalefet partisi var mı?
Bu gerçeklikten iki şey çıkıyor.
Komünizm, artık tüm Avrupa güçlerince bir güç olarak kabul edilmiştir.
Komünistlerin, bakış tarzlarını, amaçlarını ve eğilimlerini tüm dünya önünde açıkça ortaya
koymaları ve Komünizm hayaleti masalının karşısına bir parti manifestosuyla bizzat
çıkmalarının tam zamanıdır.
Bu amaçla en değişik milliyetlerden Komünistler Londra’da toplandılar ve İngilizce,
Fransızca, Almanca, İtalyanca, Flamanca ve Danimarka dilinde yayınlanmak üzere aşağıdaki
manifestoyu oluşturdular.
I – Burjuvalar ve Proleterler
[ 1 ]
Bugüne kadarki tüm toplum
[ 2 ]
tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir.
Özgür ile köle, patrisyen ile pleb, senyör ile serf, lonca ustası ile çırak, kısacası, ezen ile
ezilen, birbiriyle sürekli bir karşıtlık içinde bulunmuş, birbirine karşı gizli ya da açık
kesintisiz bir mücadele sürdürmüş, bu mücadele ya tüm toplum yapısının devrimci bir
dönüşümüyle, ya da mücadele eden sınıfların hep birlikte çöküşüyle sonuçlanmıştır.
Tarihin daha önceki dönemlerinde, hemen her yerde toplumun değişik katmanlara tam bir
ayrılmışlığını, toplumsal konumların çeşitli basamaklara ayrılmasını görüyoruz. Eski
Roma’da, patrisyenler, şövalyeler, plebler, köleler; ortaçağda, feodal beyler, vasaller, lonca
ustası, çıraklar, serfler; üstelik hemen her bir sınıf da kendi içinde özel bir basamaklılık
gösteriyor.
Feodal toplumun çökmesiyle oluşan modern burjuva toplumu, sınıf karşıtlığını ortadan
kaldırmış değil. Yalnızca, eskilerin yerine yeni sınıflar, yeni ezme koşulları, yeni mücadele
biçimleri getirmiştir.
Ne var ki burjuvazinin dönemi olan çağımızın başlıca özelliği, sınıf karşıtlıklarını
basitleştirmiş olmasıdır. Giderek toplumun tümü birbirine düşman iki safa, birbirine doğrudan
karşıt iki büyük sınıfa ayrılıyor: Burjuvazi ile proletarya.
Ortaçağın serflerinden ilk kentlerin imtiyazlı köylüleri, imtiyazlı köylülükten de burjuvazinin
ilk unsurları oluştu. Amerika’nın keşfi, Afrika’nın gemiyle dolanılması, yükselen burjuvaziye yeni bir alan yarattı.
Doğu Hint ve Çin pazarı, Amerika’nın sömürgeleştirilmesi, sömürgelerle alışveriş, mübadele
araçlarında ve genel olarak metadaki artış, ticarete, gemiciliğe, sanayiye görülmemiş bir
yükselme getirdi ve böylece de yıkılmakta olan feodal toplumun içindeki devrimci öğeye hızlı
bir gelişme sağladı.
Sanayide o zamana kadarki feodal veya lonca yapılı işletme tarzı, yeni pazarlarla büyüyen
talebi karşılamaz oldu. O yapıların yerini manüfaktür aldı. Sanayi orta kesimi, lonca ustalarını
bir kenara itti; işin değişik korporasyonlar arasında bölünmesi, işin her bir atölyenin kendi
içindeki bölünmesi önünde yitip gitti.
Ama pazarlar sürekli büyüyor, talep sürekli yükseliyordu. Manüfaktür de yetmez oldu. İşte bu
noktada buhar ve makineleşme, sanayi üretimine devrim getirdi. Manüfaktürün yerini modern
büyük sanayi alırken, sanayi orta kesiminin yerini de endüstri milyonerleri, tüm sanayi
ordularının patronları, modern burjuvazi aldı.
Büyük sanayi, Amerika’nın keşfinin hazırladığı dünya pazarını oluşturdu. Dünya pazarı ise,
ticarete, gemiciliğe, kara ulaşımına ölçüsüz bir gelişme sağladı. Bu da yine sanayiyi geliştirici
etki yaptı ve sanayinin, ticaretin, gemiciliğin, demiryollarının genişlemesi ölçüsünde
burjuvazi de gelişti, sermayesini artırdı, ortaçağdan kalma tüm sınıfları geriye itti.
Demek ki modern burjuvazinin kendisinin de nasıl uzun bir gelişme sürecinin, üretim ve
değişim tarzlarındaki bir dizi dönüşümlerin ürünü olduğu görülüyor işte.
Burjuvazinin bu gelişim basamaklarının her birini, ona uyan bir politik ilerleme izliyordu.
Feodal beylerin egemenliğinde baskı altındaki bir kesim, komün[ 3 ] içinde silahlı ve kendi
kendini yöneten birlik, şurada bağımsız kent cumhuriyeti, orada monarşiye karşı vergi
yükümlüsü üçüncü kesim, sonra manüfaktür döneminde mutlak veya meşruti monarşilerde
soylulara karşı denge gücü, bütünüyle büyük monarşilerin temeli olarak burjuvazi,
mücadelesinin sonucunda nihayet büyük sanayinin ve dünya pazarının oluşturulmasıyla
modern temsili devlette siyasal iktidarı tek başına ele geçirdi. Modern devlet gücü, tüm
burjuva sınıfının ortak işlerini yürüten bir komiteden ibarettir.
Burjuvazi, tarihte son derece devrimci bir rol oynamıştır.
İktidara geldiği her yerde burjuvazi, tüm feodal, babaerkil, kırsal ilişkileri darmadağın
etmiştir. İnsanları doğal efendilerine düğümleyen cicili bicili feodal kordonları acımasızca
koparıp atmış ve insan ile insan arasında kupkuru çıkar dışında, duygusuz “nakit ödeme”
dışında, hiçbir bağ bırakmamıştır. Dindar esrikliğin kutsal ürpertilerini de, şövalyece yüksek
heyecanları da, dar kafalı burjuva duygusallığını da bencil hesapçılığın buz gibi suyunda
boğmuştur. Kişisel saygınlığı değişim değerine indirgemiş, sayısız belgeli ve kazanılmış
özgürlüklerin tümünün yerine tek bir özgürlüğü, vicdansız ticaret özgürlüğünü koymuştur.
Kısacası burjuvazi, dinsel ve siyasal gözbağlarıyla üstü örtülü sömürünün yerine, apaçık,
utanmaz, dolaysız, çıplak sömürüyü geçirmiştir.
Bugüne dek üstün değer verilen ve sofuca bir ürküntüyle bakılan ne kadar eylem varsa
burjuvazi bunların hepsinin üstündeki kutsallık örtüsünü çekip atmıştır. Doktoru da,
hukukçuyu da, rahibi de, şairi de, iktisatçıyı da, kendi ücretli emekçisi haline getirmiştir. Burjuvazi, aile ilişkilerinin yürek titreten duygu dolu peçesini yırtmış ve onu düz para
ilişkisine indirgemiştir.
Burjuvazi, ortaçağda gericiliğin öylesine hayranlığını uyandıran kaba kuvvet gösterisinin
maskesini indirip, ona nasıl hantalca bir ayı postunun yakıştığını açığa çıkarmıştır. İnsan
eyleminin neleri başarabileceğini ilk kanıtlayan burjuvazi olmuştur. Mısır’ın piramitlerinden,
Roma’nın su kanallarından ve gotik katedrallerden çok başka harikalar yaratmış, Kavimler
Göçünden ve Haçlı Seferlerinden çok başka seferler gerçekleştirmiştir.
Üretim araçlarında, dolayısıyla üretim ilişkilerinde ve dolayısıyla tüm toplumsal ilişkilerde
sürekli devrim yapmaksızın burjuvazi var olamaz. Buna karşılık, eski üretim tarzının
değişmeksizin korunması da tüm eski sanayi sınıflarının ilk varoluş koşuluydu. Üretimde
sürekli dönüşüm, tüm toplumsal kesimlerin aralıksız sarsıntıya uğratılması, sonsuz
güvensizlik ve hareket, burjuva döneminin tüm ötekilerden ayırt edici niteliğidir. Tüm
yerleşmiş ilişkiler, doğurdukları eski değer yargıları ve görüşlerle birlikte çözülüp dağılmakta,
yeni oluşanlarsa daha kemikleşemeden eskimektedir. Kalıcı ve duran ne varsa buharlaşıyor,
kutsal diye ne varsa kutsallıktan düşüyor ve insanlar nihayet yaşam tavırlarına, karşılıklı
ilişkilerine, ayılmış gözlerle bakmak zorunda kalıyorlar.
Sürekli genişleyen sürüm ihtiyacını karşılamak için burjuvazi, yeryuvarlağının bütününe el
atmakta. Her yerde yerleşmesi, her yerde yapılaşması, her yerde bağlantılar kurması
gerekiyor.
Burjuvazi, dünya pazarını sömürmek yoluyla tüm ülkelerin üretim ve tüketimini
kozmopolitleştirdi. Gericilerin çok üzülecekleri biçimde ulusal zemini sanayinin ayağının
altından çekiverdi. En eski ulusal sanayiler yok edildi ve hâlâ her gün yok ediliyor. Her uygar
ulusun bir yaşamsal sorun olarak ithal etmesi gereken ve artık yerli hammaddeyi değil en
uzak bölgelerin hammaddelerini işleyip, mamulünün de yalnız kendi ülkesinde değil dünyanın
her yerinde birden tüketildiği yeni sanayiler, o eski ulusal sanayileri bir kenara itiyor. Yerli
imalatla karşılanan eski ihtiyaçların yerini de, en uzak ülke ve iklimlerin ürünleriyle ancak
giderilebilecek ihtiyaçlar alıyor. Eski yerel ve ulusal kapalılık ve kendine yeterlik yerine de,
ulusların her yönde hareketliliği ve her yönde birbirine bağımlılığı geçmekte. Üstelik yalnız
maddi üretimde değil manevi üretimde de bu böyle. Ayrı ayrı ulusların manevi ürünleri ortak
mülk oluyor. Ulusal tek yanlılık ve sınırlılık artık mümkün değil, pek çok ulusal ve yerel
edebiyattan bir dünya edebiyatı oluşmakta.
Tüm üretim araçlarını hızla geliştirerek ve ulaşımı, iletişimi sonsuz kolaylaştırarak burjuvazi,
en barbar ulusları da uygarlığa çekiyor. Ürettiği mallara koyduğu ucuz fiyatlar, tüm Çin
Seddini temelden yıkacak, barbarların en inatçı yabancı düşmanlıklarını teslime zorlayacak
ağır toplardır. Burjuvazi, tüm ulusları, eğer yerle bir olmak istemiyorlarsa burjuva üretim
tarzına uymaya zorluyor; uygarlık diye kendi uygarlığını ithal etmeye, yani burjuva olmaya
zorluyor onları. Tek kelimeyle, kendi istediği gibi bir dünya yaratıyor kendine.
Burjuvazi, kırı kent egemenliği altına soktu. Koskoca kentler yarattı, kentli nüfusu kırsal
nüfusa göre büyük oranda artırdı ve böylece nüfusun önemli bir bölümünü kırsal yaşamın
bönlüğünden kopardı. Köyü kente bağımlı kıldığı gibi, barbar ve yarı barbar ülkeleri uygar
ülkelere ve köylü halkları burjuva halklara, Doğuyu da Batıya bağımlı hale getirdi.
Üretim araçlarının, mülkiyetin ve nüfusun parçalılığını adım adım ortadan kaldırıyor
burjuvazi. Nüfusu bir çimento bağlamında bütünleyip, üretim araçlarını merkezleştiriyor ve mülkiyeti az kişinin ellerinde yoğunlaştırıyor. Bunun zorunlu sonucu ise siyasal
merkezleşmeydi. Çıkarları, yasaları, hükümetleri ve gümrükleri farklı, bağımsız, hemen
yalnızca ittifakları olan eyaletler, tek ulus, tek hükümet, tek yasa, tek ulusal sınıf çıkarı, tek
gümrük sınırı içine sıkıştırıldı.
Burjuvazi, yüz yılı ancak bulan sınıf egemenliği süresinde, daha önceki kuşakların
toplamından daha kitlesel ve daha muazzam üretim güçleri oluşturdu. Doğa güçlerinin
dizginlenmesi, makineleşme, sanayide ve tarımda kimyanın kullanılması, buharlı gemi
işleyişi, demiryolları, elektrikli telgraflar, dünyanın her bölümünde toprağın işlenebilir hale
getirilmesi, ırmakların ulaşım için düzenlenmesi, yerinden koparılan bütün insan toplulukları
—daha önceki hangi yüzyıl, toplumsal emeğin bağrında böylesine üretim güçlerinin yattığını
sezmiştir!
Dernek ki gördük işte: Burjuvazinin o temele dayanarak kendini ortaya çıkardığı üretim ve
değişim araçları, feodal toplumda oluşmuştu. Ancak bu üretim ve değişim araçlarının belli bir
gelişim aşamasında, feodal toplumun üretim ve mübadelesini dayadığı ilişkiler, tarımın ve
imalatın feodal örgütlenişi, tek kelimeyle feodal mülkiyet ilişkileri, artık o gelişmiş üretici
güçlere uymaz oldu. Bu ilişkiler, üretime destek olacağına onu frenliyordu. Giderek bir o
kadar çok kelepçelere dönüştü bu mülkiyet ilişkileri. Kelepçelerin parçalanması gerekiyordu,
parçalandı.
Onun yerini serbest rekabet ile ona uygun toplumsal ve siyasal düzen, burjuvazinin siyasal ve
ekonomik egemenliği aldı.
Şimdi gözlerimizin önünde benzer bir hareket cereyan ediyor. Burjuva üretim ve değişim
koşulları, burjuva mülkiyet ilişkileri, öylesine büyük üretim ve değişim araçlarını oluşturma
büyüsünü başarmış o burjuva toplumu, yer altından kendi çağırdığı güçlere artık hükmedemez
olan cinci hocalara dönmüş durumda. On yıllardan beri sanayi ve ticaretin tarihi, modern
üretici güçlerin, modern üretim ilişkilerine karşı, burjuvazinin ve burjuva egemenliğinin
yaşam koşullarını oluşturan bu mülkiyet ilişkilerine karşı başkaldırısının tarihidir yalnızca.
Periyodik yinelenmeleriyle tüm burjuva toplumunun varlığını sürekli artarak tehdit eden ve
sorgulayan ticaret krizlerini anmak yeter. Ticaret krizlerinde, yalnız üretilen ürünlerin değil,
oluşturulmuş üretici güçlerin de büyük kesimi düzenlice yok oluyor. Krizlerde öyle bir
toplumsal bulaşıcı hastalık ortaya çıkıyor ki, bu hastalık tüm daha önceki dönemler için saçma
görünürdü —aşırı üretim denen salgın hastalık. Toplum bir anda kendini barbarlık durumuna
düşürülmüş buluyor; bir kıtlık, genel bir yok etme savaşı, tüm yaşamsal maddeleri toplumun
elinden almış görünüyor; sanayi, ticaret yok edilmiş görünüyor, niçin? O toplum aşırı
uygarlığa, aşırı geçim aracına, aşırı sanayiye, aşırı ticarete sahip diye. Elinin altındaki üretici
güçler, burjuva mülkiyet ilişkilerini desteklemeye hizmet etmiyor artık; tam tersine bu güçler,
o ilişkilere büyük gelmeye başlamıştır, engellenirler; engellerden kurtuldukları zaman ise tüm
burjuva toplum düzenini bozuyorlar, burjuva mülkiyetin varlığını tehlikeye sokuyorlar.
Burjuva ilişkiler, kendi ürettiği zenginliği kucaklamaya yetmeyecek kadar daralmış.
Burjuvazi, krizleri ne yolla aşıyor? Bir yandan üretici güçlerin büyük bölümünü zorla yok
etme, öbür yandan yeni pazarlar fethetme ve mevcut pazarları daha dibine kadar sömürme
yollarıyla. Yani? Daha çok yönlü ve daha büyük krizleri hazırlama ve krizleri önleyici araçları
daha da azaltma yoluyla.
Burjuvazinin feodalizmi yere sermede kullandığı silahlar şimdi burjuvazinin kendisine
yönelmiş durumda. Böylece burjuvazi, kendi ölümünü getirecek silahları yapmakla kalmayıp, o silahları
kullanacak insanları da yaratmıştır —modern işçileri, proleterleri!
Burjuvazi, yani sermaye ne oranda gelişirse, ancak iş buldukları sürece yaşayan ve ancak
emekleriyle sermayeyi artırdıkları sürece iş bulan proletarya da, yani modern işçi sınıfı da o
oranda gelişiyor. Kendilerini parça başı satışa sunmak zorunda olan bu işçiler, herhangi bir
başka ticari eşya gibi bir metadırlar, dolayısıyla rekabetteki tüm değişmelere, tüm pazar
dalgalanmalarına terk edilmişlerdir.
Proleterlerin yaptığı iş, makineleşmenin genişlemesi ve işbölümü sonucu, işçiler için her çeşit
özerk karakterini ve dolayısıyla her çeşit çekiciliğini yitirmiştir. Proleter, kendisinden
yalnızca en basit, en tek düze, en kolay öğrenilebilen bir el hareketi istenen, makinenin bir
eklentisinden ibarettir. Dolayısıyla işçinin maliyeti, hemen yalnızca hayatını ve soyunu
sürdürmesi için zorunlu geçim araçları kadardır. Oysa bir metanın fiyatı, dolayısıyla emeğin
fiyatı[ 4 ] da, o metanın üretim maliyetine eşittir. Bu yüzden işin sevilmezliği arttığı oranda
işçinin ücreti de düşer. Bunun da ötesinde, makineleşme ve iş bölümü arttığı oranda, ister
çalışma saatlerinin artması, ister aynı çalışma süresi içinde istenen işin artması, makinelerin
işleyiş hızının yükselmesi nedeniyle olsun, işin miktarı da artar.
Modern sanayi, babaerkil ustanın küçük atölyesini sanayi kapitalistinin büyük fabrikasına
dönüştürmüştür. Fabrika içine tıkılmış işçi kitleleri askerce organize edilirler. Sıradan sanayi
erleri olarak tam bir astsubaylar ve subaylar hiyerarşisinin denetimi altında tutulurlar. İşçiler,
yalnız burjuvazinin ve burjuva devletinin köleleri olmakla kalmaz, her gün ve her saat,
makinenin, postabaşının ve öncelikle de şahsen fabrikatör burjuvanın kendisinin kölesi
durumuna düşerler. Amacının kazanç olduğunu ne kadar açık ilan ederse bu despotluk, bir o
kadar daha aşağılık, tiksindirici ve öfke verici olur.
Kol emeği daha az ustalık ve daha az güç kuvvet ister duruma geçtikçe, yani modern sanayi
geliştikçe, kadın emeği de erkek emeğini o kadar geriye itmektedir. İşçi sınıfı için cinsiyet ve
yaş farklarının toplumsal bir geçenliği yoktur artık. Yaşa ve cinsiyete göre maliyeti değişen iş
araçları vardır, o kadar.
İşçinin fabrikatör tarafından sömürülmesi, ücretini nakden aldığı anda bitince, bu kez de
burjuvazinin öteki kesimleri, ev sahibi, bakkal, rehinci vb. yüklenir tepesine.
Bugüne kadarki küçük orta kesimler, küçük sanayiciler, küçük tüccar ve rantiyeler, zanaatçı
ve köylüler, tüm bu sınıflar, kısmen küçük sermayeleri büyük sanayiye yetmediğinden büyük
kapitalistlerle rekabet edemedikleri için, kısmen de ustalıkları yeni üretim tarzları karşısında
değer yitirdiği için, proletaryanın içinde bulurlar kendilerini. Böylece proletaryaya, toplumun
her sınıfından katılım olur.
Proletarya çeşitli gelişini basamaklarından geçer. Burjuvaziye karşı mücadelesi, var oluşuyla
başlamıştır.
Kendilerini doğrudan sömüren burjuva kişiye karşı başlangıçta tek tek işçiler, sonra bir
fabrikanın işçileri, sonra da bir bölgenin bir işkolundaki tüm işçiler mücadeleye girer.
Saldırıları yalnızca burjuva üretim ilişkilerine karşı değildir, üretim araçlarına da saldırı
yöneltirler; rekabet halindeki yabancı malları yok ederler, makineleri tahrip ederler,
fabrikaları yakarlar, işçinin ortaçağdaki konumunu yeniden elde etmesi için uğraşırlar. Bu aşamada işçiler, tüm ülkeye dağılmış ve rekabet yüzünden parçalanmış bir kitle
durumundadır. İşçilerin kitlesel birlikteliği henüz kendi birleşmelerinin bir sonucu değil,
kendi siyasal amaçları uğruna tüm proletaryayı harekete geçirmek zorunda kalan ve zaman
zaman bunu hâlâ başarabilen burjuvazinin birleşmesinin bir sonucudur. Dolayısıyla bu
aşamada proleterlerin mücadelesi, düşmanlarına karşı değil, düşmanlarının düşmanlarına,
mutlakçı monarşinin kalıntılarına, toprak sahiplerine, sanayici olmayan burjuvalara, küçük
burjuvalara karşıdır. Böylece tüm tarihsel hareket burjuvazinin ellerinde yoğunlaşmıştır; bu
yolla elde edilen her zafer, burjuvazinin zaferidir.
Ne var ki sanayinin gelişmesiyle proletarya yalnızca çoğalmakla kalmaz; giderek daha büyük
kitleler halinde yoğunlaşır, gücü artar ve gücünü daha fazla duyumsamaya başlar.
Makineleşme giderek iş ayrımlarını törpüledikçe ve ücretler hemen her yerde aynı düşük
düzeye indikçe proletaryanın kendi içindeki çıkarlar ve yaşam durumları da giderek daha bir
eşitlenir. Burjuvaların kendi aralarındaki rekabet ve bundan doğan ticaret krizleri, işçi
ücretlerinde sürekli daha fazla dalgalanmaya neden olur; makineleşmenin artan bir hızla
gelişmesi ve sürekli daha iyileşmesi, işçilerin bütün yaşamsal konumlarını güvensizleştirir;
tek tek işçilerle tek tek burjuvalar arasındaki çatışmalar giderek daha çok iki sınıf arasındaki
çatışma niteliğine varır. İşçiler, burjuvalara karşı koalisyonlar [İngilizcesinde: Birlikler
(sendikalar) —çev.] oluşturmaya başlarlar; ücret mücadelesini birlikte verirler. Ara ara
yükselen isyanları beslemek için kendi içlerinde sürekli birlikler oluştururlar. Yer yer
mücadele ayaklanma boyutuna varır.
Zaman zaman işçilerin kazandığı olur, ama bu zafer geçicidir. İşçilerin mücadelesinin esas
sonucu, o anki başarı değil, sürekli genişleyen birleşmeleridir. Bu birleşmeye, büyük
sanayinin ürettiği ve değişik yerlerdeki işçilerin birbirleriyle bağlantısını sağlayan gelişen
ulaşım ve iletişim araçları da yardımcı olur. Zaten aynı nitelikteki pek çok yerel mücadelenin
ulus ölçeğinde bir mücadele, bir sınıf mücadelesi olarak yoğunlaşması için yalnızca
birleşmeye ihtiyacı vardı. Ama her sınıf mücadelesi siyasal bir mücadeledir. Ve ortaçağ
kentlilerinin o zaman ancak komşu yerleşimleri birbirine bağlayabilen yol koşullarında
yüzyıllarını alacak bu birleşmeyi, modern proleterler, demiryolları sayesinde birkaç yılda
başarabiliyorlar.
Proleterlerin bir sınıf olarak ve böylece bir siyasal parti olarak örgütlenmeleri, işçilerin kendi
aralarındaki rekabet yüzünden her an yeniden parçalanıyor. Ama her seferinde yine oluşuyor,
daha güçlü, daha sıkı ve daha büyük çapta. Burjuvazinin kendi içindeki çatlakları kullanarak
onu, işçilerin tek tek çıkarlarını yasa düzeyinde tanımaya zorlayabiliyor. Örneğin İngiltere’de
on saatlik iş günü yasası gibi.
Eski toplumdaki çatışmalar esasen proletaryanın gelişme sürecine birçok yönden katkı
sağlamıştır. Burjuvazi sürekli bir mücadele içindedir: başta aristokrasiye karşı; daha sonra,
çıkarları sanayinin ilerlemesiyle çelişen burjuva kesimlerine karşı; her zaman dış ülkeler
burjuvazilerine karşı. Tüm bu mücadelelerinde burjuvazi, proletaryaya başvurmak gereğini
duyar, onu yardıma çağırır ve böylece proletaryayı politikanın içine çeker. Demek ki, kendi
eğitiminin öğelerini, yani kendisine karşı kullanılacak silahları proletaryanın eline bizzat
kendisi verir.
Bunun dışında, gördüğümüz gibi, sanayinin ilerlemesiyle egemen sınıfın pek çok kesimleri
bütünüyle proletaryanın içine fırlatılırlar, ya da en azından yaşam koşulları bu tehdit
altındadır. Bunlar da proletaryaya pek çok eğitim öğesi sunar. Nihayet sınıf mücadelesi belirleyici sona yaklaşınca, egemen sınıfın kendi içindeki çözülme
süreci, tümüyle eski toplumun çözülme süreci öylesine şiddetli ve keskin bir niteliğe varır ki,
egemen sınıfın küçük bir bölümü ondan koparak geleceği elinde taşıyan devrimci sınıfın
safına geçer. Nasıl geçmişte bu yüzden soyluların bir bölümü burjuvazinin saflarına geçmişse,
şimdi de burjuvazinin bir bölümü, özellikle de tarihsel hareketin bütününü kuramsal olarak
kavrama yolunda çalışmış bir kısım burjuva ideologu, proletarya saflarına geçmektedir.
Günümüzde burjuvazinin karşısında yer alan tüm sınıflar içinde yalnızca proletarya gerçekten
devrimci sınıftır Öteki sınıflar göçüp gitmekte ve büyük sanayinin gelişimiyle çökmektedirler,
proletarya ise büyük sanayinin en kendine özgü ürünüdür.
Orta kesimler, küçük sanayici, küçük tüccar, zanaatçı, köylü, hepsi orta kesim olarak varlığını
çöküşe karşı güvenceye almak için mücadele eder burjuvaziyle. Demek ki bunlar devrimci
değil tutucudurlar. Dahası, gericidirler, tarihin çarkını geriye doğru döndürmeye uğraşıyorlar.
Eğer devrimci iseler, proletaryaya geçiş önlerinde durduğu içindir bu ve o zaman şimdiki
çıkarlarını değil gelecekteki çıkarlarını savunurlar, proletaryanın bakış konumuna geçmek
üzere kendi konumlarını terk ederler.
Lümpen proletaryaya gelince, eski toplumun bu en alt katmanlarındaki pasif çürümüşlük, bir
proleter devrim sayesinde yer yer hareketin içine savrulsa da, yaşam tarzının bütünü gereği
gerici çabalara satılmaya daha istekli olacaktır.
Eski toplumun varlık koşulları, proletaryanın varlık koşulları içinde zaten yok edilmiş
durumda. Proleter mülksüzdür; karısı ve çocuklarıyla ilişkisinde artık burjuva aile ilişkileriyle
ortak hiçbir yan yoktur; İngiltere’de nasılsa Fransa’da da aynı olan, Amerika’da nasılsa
Almanya’da da aynı olan modern sanayi işçiliği, sermayenin boynuna geçirdiği bu modern
boyunduruk, proleterin üstünden her çeşit ulusal karakteri sıyırıp atmıştır. Yasalar da, ahlak
da, din de, proleter için ardında bir o kadar burjuva çıkarları gizlenmiş burjuva önyargılarıdır.
Egemenliği ele geçiren tüm daha önceki sınıflar, kazanmış oldukları yaşam konumunu, bütün
toplumu bu kazanımın buyruğu altına sokarak güvenceye almaya bakmışlardır. Proleterler ise
üretici güçleri ancak, o zamana kadarki kendi mülk edinme tarzlarını ve böylece o zamana
kadarki tüm mülk edinme tarzlarını ortadan kaldırarak ele geçirebilirler. Proleterlerin
güvenceye alacak hiçbir şeyleri yoktur, o ana kadarki özel güvencelerin ve özel sigortaların
hepsini tahrip etme zorunlulukları vardır.
Şimdiye kadarki tüm hareketler, azınlıktakilerin hareketiydi veya azınlıktakilerin çıkarına
hareketlerdi. Proleter hareket ise, son derece büyük bir çoğunluğun, son derece büyük bir
çoğunluk çıkarı adına giriştiği özerk harekettir. Şimdiki toplumun en alt katmanı olan
proletarya, resmi toplumu oluşturan katmanların tüm üstyapısını bütünüyle havaya
uçurmadıkça doğrulamaz, ayağa kalkamaz.
İçerik açısından değilse de biçim açısından proletaryanın burjuvaziye karşı mücadelesi ilk
aşamada ulusaldır. Her ülkenin proletaryası elbette önce kendi burjuvazisiyle hesaplaşmak
durumundadır.
Proletaryanın gelişmesinin genel evrelerini çizerek mevcut toplumun içindeki az ya da çok
gizli iç savaşı, açık bir devrimin patlak verdiği ve burjuvazinin zorla devrilerek proletaryanın
kendi egemenliğini kurduğu noktaya kadar izledik. Gördük ki şimdiye kadar toplumların hepsi ezen ve ezilen sınıfların karşıtlığına
dayanmaktaydı. Ama bir sınıfı ezebilmek için ona en azından kölece varlığını sürdürebileceği
koşulları sağlamak gerekir. Serf, serflik döneminde komün üyeliğine yükselmeye çalışmıştır,
nasıl feodal mutlakıyet boyunduruğu altında küçük burjuva da burjuvalığa çıkmışsa. Buna
karşılık modern işçi, endüstrinin ilerlemesiyle kalkınacağına, kendi sınıfının koşullarının da
daha altına düşmektedir sürekli. İşçi sefilleşiyor ve sefalet, toplumdan ve zenginlikten daha
hızla gelişiyor. Böylece apaçık ortaya çıkıyor ki, burjuvazi daha uzun süre toplumun egemen
sınıfı olarak kalma ve kendi varoluş koşullarını topluma düzenleyici yasa olarak dayatma
yetisinde değil. Burjuvazi egemenliğini sürdürme yetisinde değil, çünkü kölesine köle olarak
bile var olma güvencesi veremiyor, çünkü köleyi, o kendisini besleyeceğine kendisi onu
beslemek zorunda olduğu bir duruma düşürüyor elinde olmaksızın. Toplum artık burjuvazinin
sultasında yaşayamaz, yani, burjuvazinin varlığı toplum tarafından taşınabilir gibi değil.
Burjuva sınıfının esas varlık ve egemenlik koşulu, servetin özel ellerde birikmesidir,
sermayenin oluşması ve artmasıdır; sermayenin koşulu ise ücretli emektir. Ücretli emek
yalnızca işçilerin kendi aralarındaki rekabete dayalı. Taşıyıcısı ister istemez ve engelsizce
burjuvazi olan sanayinin ilerlemesi, işçilerin rekabet yoluyla yalıtılması yerine onları bir araya
getirerek devrimci birleşimlerini sağlamakta. Demek ki büyük sanayinin gelişmesiyle
burjuvazinin üretim yaptığı ve ürünü sahiplendiği kendi temeli ayağının altından çekilmekte.
Burjuvazi her şeyden önce kendi mezar kazıcılarını üretiyor. Onun yıkılması da proletaryanın
zaferi de aynı oranda kaçınılmaz.

II – Proleterler ve Komünistler
Komünistlerin proleterlerle ilişkisinin aslı nedir?
Öteki işçi partileri karşısında komünistler özel bir parti değildir.
Komünistlerin, tüm proletaryanın çıkarlarından ayrı bir çıkarları yoktur.
Proletarya hareketini biçimlemek üzere özel ilkeler koymazlar.
Komünistlerin öteki proletarya partilerinden tek ayrıldıkları nokta, bir yandan proleterlerin
çeşitli ulusal mücadeleleri içinde, tüm proletaryanın ulusallıktan bağımsız ortak çıkarlarını
öne getirerek geçerli kılmaları, öbür yandan da burjuvazi ile proletarya arasında yürüyen
mücadelede her zaman hareketin bütününün çıkarlarını temsil ediyor olmalarıdır.
Demek ki komünistler pratikte, bütün ülkelerin işçi partilerinin en kararlı, hep ileriye götüren
kesimleridir; kuramsal olarak komünistler, proletaryanın öteki kitleleri önünde, proleter
hareketin koşullarını, gidişini ve genel sonuçlarını gören bir öncüllüğe sahiptir.
Tüm öteki proletarya partileri gibi komünistlerin de ilk amacı: proletaryanın sınıf düzeyinde
oluşması, burjuva egemenliğinin yıkılması ve proletaryanın siyasal iktidarı ele geçirmesi.
Komünistlerin kuramsal ifadeleri asla şu ya da bu dünya düzelticisinin icat ettiği ya da
keşfettiği fikirlere, ilkelere dayanmaz. Onların söyledikleri yalnızca, mevcut bir sınıf mücadelesinin, gözler önünde cereyan eden bir
tarihsel hareketin somut ifadeleridir. Şimdiye kadarki mülkiyet ilişkilerinin ortadan
kaldırılması hiç de komünizmin ayırt edici bir özelliği değildir.
Tüm mülkiyet ilişkileri sürekli bir tarihsel dönüşüme, sürekli bir tarihsel değiştirmeye tabi
olmuşlardır.
Örneğin Fransız Devrimi, burjuva mülkiyet hatırına feodal mülkiyeti ortadan kaldırmıştır.
Komünizme özgü olan, bütünüyle mülkiyetin kaldırılması değil, burjuva mülkiyetinin
kaldırılmasıdır.
Ama modern burjuva özel mülkiyeti, ürünlerin, sınıf karşıtlıklarına dayalı, birinin ötekini
sömürmesine dayalı biçimde üretilmesinin ve sahiplenilmesinin en son ve en tam ifadesidir.
Bu anlamda komünistler, kuramlarını: özel mülkiyetin kaldırılması, diye tek bir sözle
özetleyebilirler. Biz komünistler, kişisel olarak kazanılmış, kişinin kendi çalışmasıyla elde
edilmiş mülkiyeti ortadan kaldırmak istemekle suçlandık; her çeşit bireysel özgürlüğü,
bireysel edimi ve bireysel özerkliği meydana getiren şeymiş mülkiyet.
Kişisel çalışmayla elde edilmiş, hakkıyla kazanılmış, kişisel kazançla edinilmiş mülkiyet!
Burjuva mülkiyetinden önce var olan, küçük burjuva, küçük köylü mülkiyetinden mi söz
ediyorsunuz? Onu bizim kaldırmamıza gerek yok ki, sanayinin gelişmesi ortadan kaldırdı onu,
gün geçtikçe daha da kaldırmakta.
Yoksa modern burjuva özel mülkiyetinden mi söz ediyorsunuz?
Peki ücretli emek, proleterin emeği mülk sağlıyor mu kendisine? Asla. Onun emeği sermaye
yaratıyor, yani ücretli emeği sömüren mülkiyeti sağlıyor, yalnızca yeniden sömürmek üzere
yeni ücretli emek üretmesi halinde artabilen mülkiyeti. Bugünkü biçimiyle mülkiyet, sermaye
ile ücretli emek arasındaki karşıtlıkta deviniyor. Bu karşıtlığın her iki yanını bir gözden
geçirelim.
Kapitalist olmak, üretimde salt kişisel değil, toplumsal bir konum almak demek. Sermaye,
ortaklaşa bir üründür ve ancak pek çok üyenin ortak edimiyle, evet son tahlilde ancak
toplumun tüm üyelerinin ortak edimiyle harekete geçirilebilir.
Demek ki sermaye, kişisel değil toplumsal bir güç.
O halde sermaye, toplumun üyelerinin tümüne ait olan bir ortak mülkiyete dönüştürülürse,
kişisel mülkiyet toplumsal mülkiyete dönüştürülmüş olmaz. Yalnızca mülkiyetin toplumsal
karakteri değiştirilmiş olur. Sınıfsal karakterini yitirir.
Gelelim ücretli emeğe:
Ücretli emeğin ortalama fiyatı, asgari ücrettir, yani işçinin işçi olarak hayatta kalması için
zorunlu olan geçim araçları toplamı. Öyleyse ücretli işçinin edimiyle sahip olduğu şey ancak
onun çıplak hayatını yeniden üretmesine yeter. Emek ürünlerinin, ancak doğrudan hayatı
yeniden üretmek üzere böylesi kişisel mülkiyetini, yani başkasının emeği üstünde egemenlik
kurduracak net gelir bırakmayan kişisel mülkiyeti asla kaldırmak istiyor değiliz. Bizim istediğimiz yalnızca, işçinin sırf sermayeyi artırmak için yaşadığı, sırf egemen sınıfın
çıkarının gerektirdiği kadar yaşadığı mülkiyetin bu rezil karakterini ortadan kaldırmak.
Burjuva toplumunda canlı emek, yalnızca birikmiş emeği artırmanın bir aracıdır. Komünist
toplumda ise birikmiş emeği, yalnızca işçilerin yaşam sürecini genişletmek, zenginleştirmek,
geliştirmek için bir araçtır.
Demek ki burjuva toplumda geçmiş bugüne hükmediyor, komünist toplumdaysa bugün,
geçmişe hükmediyor. Burjuva toplumda çalışan birey özerk değilken, kişisel değilken,
sermaye özerk ve kişiseldir.
İşte bu koşulların ortadan kaldırılmasına burjuvazi, kişiselliğin ve özgürlüğün ortadan
kaldırılması diyor! Haklı da. Yalnız, burjuva kişiselliğinin, burjuva özerkliğinin, burjuva
özgürlüğünün kaldırılması söz konusu tabii.
Şimdiki burjuva üretim ilişkileri içinde özgürlük deyince, özgür ticaret, özgür alış satış
anlaşılmakta.
Ama bezirgânlık düştü mü, özgür bezirgânlık da düşer. Bizim burjuvazinin başka özgürlük
çığırtkanlıkları gibi özgür bezirgânlık deyişleri de ancak bağımlı bezirgânlığa, ortaçağın
köleleştirilmiş yurttaşına karşı bir anlam ifade eder, yoksa komünizmin, bezirgânlığı ve
burjuva üretim ilişkilerini ortadan kaldırması karşısında, burjuvazinin kendisini ortadan
kaldırması karşısında, anlamı kalmaz.
Özel mülkiyeti ortadan kaldırmak istiyoruz diye dehşete düşüyorsunuz. Oysa sizin mevcut
toplumunuzda nüfusun onda dokuzunun özel mülkiyeti ortadan kaldırılmış durumda; özel
mülkiyetiniz ancak onda dokuzun buna sahip olmaması sayesinde ayakta duruyor. Demek ki
bizi suçlamanızın nedeni, toplumun ezici çoğunluğunun mülksüz olmasını zorunlu koşul
koyan bir mülkiyeti ortadan kaldırmak istememiz.
Tek kelimeyle bizi, sizin mülkiyetinizi ortadan kaldırmak istemekle suçluyorsunuz. Doğrusu,
istediğimiz de bu.
Emek, sermayeye, paraya, toprak rantına, kısacası tekelleştirilebilir bir toplumsal güce
dönüştürülemediği andan itibaren, yani kişisel mülkiyet burjuva mülkiyetine geçirilemediği
andan itibaren, bireyin ortadan kaldırıldığını ilan ediyorsunuz.
Birey deyince burjuvadan başka birini, burjuva mülk sahibinden başka birini düşünmediğinizi
itiraf ediyorsunuz demek ki. İşte o birey kalmamalı doğrusu.
Komünizm, kimsenin toplumsal ürünleri mülk edinme gücünü elinden almıyor, yalnızca o
mülkiyet yoluyla başkasının emeğini boyunduruğa sokma gücünü alıyor.
Özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasıyla tüm faaliyetin duracağı, genel bir tembelliğin ortalığı
kaplayacağı ileri sürüldü.
Buna göre burjuva toplumu çoktan atalet yüzünden çökmüş olmalıydı; çünkü o toplumda
kimler çalışıyorsa, mülk edinemiyor, kimler mülk sahibiyse, çalışmıyor. Tüm bu kaygı,
sermaye olmadığı anda ücretli emek de olmaz, totolojisine varır. Komünizmde maddi ürünlerin mülkiyet ve üretim tarzına karşı ileri sürülen tüm suçlamalar,
manevi ürünlerin mülkiyet ve üretimine de genişletildi. Burjuva için nasıl sınıf mülkiyetinin
son bulması üretimin kendisinin son bulması demekse, sınıf kültürünün son bulması da
bütünüyle kültürün son bulması demek oluyor.
Kaybına bu kadar üzüldüğü kültür, ezici bir çoğunluk için makine haline gelme kültürü olmuş
bile.
Ama burjuva mülkiyetinin ortadan kaldırılmasını kendi burjuvaca özgürlük, kültür, hukuk
tasarımlarınızla ölçerek tartışmayın bizimle. Sizin fikirleriniz bile burjuva üretim ve mülkiyet
ilişkilerinin birer ürünü, nasıl hukukunuz, kendi sınıfınızın yasa düzeyine yükseltilmiş
iradesinden ibaretse; bir irade ki içeriği kendi sınıfınızın maddi yaşam koşullarıyla
belirlenmiş.
Kendi üretim ve mülkiyet ilişkilerinizi, üretimin geçirdiği tarihsel ilişkilerden koparıp genel
geçer doğa ve akıl yasaları haline dönüştürdüğünüz ilginç tasarım, göçüp gitmiş tüm egemen
sınıfların da tasarımıydı. Antik dönem mülkiyeti için kavrayabildiğinizi, feodal mülkiyet için
kavrayabildiğinizi, burjuva mülkiyeti için kavrayamaz oldunuz.
Ailenin ortadan kaldırılması! En radikaller bile komünistlerin bu utanç verici niyetlerine ateş
püskürüyorlar.
Günümüzdeki aile, burjuva ailesi, neye dayanıyor? Sermayeye, özel kazanca. Tam gelişmiş
olarak yalnızca burjuvazi için var; ama proleterin ailesizliğe zorlanması ve kamusallaşmış
fuhuş bütünlüyor onu.
Bu bütünleyicileri olmadı mı burjuva ailesi de olmaz kuşkusuz ve sermaye olmadı mı her ikisi
de olmaz.
Ana babanın çocukları sömürmesini ortadan kaldırmak istiyoruz diye mi suçluyorsunuz bizi?
Bu büyük suçumuzu itiraf ediyoruz.
Ama ev içi eğitimin yerine toplumsal eğitimi getirerek en sıcak ilişkileri yok ettiğimizi
söylüyorsunuz.
Peki eğitiminizi bu toplumsal koşullar içinde yapmanızla olsun, toplumun doğrudan ya da
dolaylı müdahalesiyle olsun, okul kanalıyla olsun, vb. sizin eğitiminiz de toplumca
belirlenmiyor mu? Toplumun eğitimi etkilemesi komünistlerin buluşu değil ki; komünistler
yalnızca bu etkinin karakterini değiştiriyorlar, eğitimi egemen sınıfın etkisinden koparıyorlar.
Aile ve eğitim üstüne, ana baba ile çocuklar arasındaki kutsal ilişkiler üstüne burjuva
söylemleri, büyük sanayi yüzünden proleterlerin tüm aile bağları parçalandıkça ve çocuklar
adi ticaret metaına ve çalışma araçlarına dönüştükçe bir o kadar iğrençleşiyor.
Ama siz komünistler kadınların ortaklaşalığını getirmek istiyorsunuz, diye tüm burjuvazi koro
halinde yüzümüze haykırmakta.
Burjuva, kendi karısını salt bir üretim aracı olarak görüyor. Dolayısıyla, üretim araçları
ortaklaşa kullanılmalıdır, sözünü duyar duymaz, bu ortaklaşalık kaderinin aynı şekilde
kadınları da kapsamasından başka bir şey düşünemiyor. Tam tersine kadınların bu salt üretim aracı olarak kullanılma durumunu ortadan kaldırmaktır
söz konusu olan, burjuva bunu kavrayamıyor işte.
Kaldı ki bizim burjuvaların, komünistlerde güya var olduğunu iddia ettikleri resmi kadın
ortaklaşalığından böylesine dehşet duymaları son derece gülünç. Kadın ortaklaşalığını
komünistlerin getirmesine hiç gerek yok ki; hemen her zaman vardı o.
Bizim burjuvalar, resmi fuhuş bir yana, çalıştırdıkları proleterlerin karılarına, kızlarına sahip
olmakla da yetinmeyip, asıl kendi karılarını karşılıklı ayartmaktan zevk alırlar.
Burjuva ailesi aslında kadınların ortaklaşalığıdır. Komünistler de olsa olsa kadın
ortaklaşalığının sahtece gizlisine karşılık resmi ve açık yüreklisini getirmek istedikleri
iddiasıyla suçlanmış oluyorlar. Kaldı ki, günümüz üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılmasıyla
ondan kaynaklanan kadın ortaklaşalığının da, yani resmi veya gayri resmi fuhuşun da yok
olacağı kendiliğinden anlaşılmaktadır.
Komünistlere ayrıca vatanı, milliyeti ortadan kaldırmak isteme suçu yüklendi.
İşçilerin vatanı yoktur. Zaten onların olmayan bir şeyin, alınması da mümkün değil.
Proletarya, önce siyasal iktidarı ele geçirmek, kendini ulusal sınıf düzeyine getirmek, kendini
ulus yapmak durumunda olduğu için, kendisi de ulusaldır hâlâ, ama asla burjuva anlamda
değil.
Halkların ulus olarak ayrışmaları ve karşıtlıkları, daha burjuvazinin, ticaret özgürlüğünün,
dünya pazarının, sanayi üretimindeki tek biçimliliğin ve ona uyan yaşam koşullarının
gelişmesiyle zaten giderek yok olmakta.
Proletaryanın egemenliği bunu daha da yok edecektir. Birleşik eylem, hiç değilse uygar
ülkeler arasında olmak üzere, proletaryanın kurtuluşu için en önde gelen koşullardandır.
Bir bireyin bir başka bireyi sömürmesi ortadan kalktığı ölçüde, bir ulusun da ötekini
sömürmesi ortadan kalkacaktır.
Ulusun kendi içindeki sınıfların karşıtlığıyla birlikte ulusların birbirlerine karşı düşmanca
tutumları da düşer.
Komünizme, dinsel, felsefi ve genel olarak ideolojik bakış açılarından yöneltilen suçlamalar,
daha fazla açıklanmaya değmez.
İnsanların maddi varoluş koşullarının, toplumsal ilişkilerinin, toplumsal varlıklarının,
onlardaki tasarımları, görüşleri ve kavramları, kısacası insanların bilincini de değiştirdiğini
anlamak için daha derin bir bakışa ihtiyaç var mı?
Fikirlerin tarihi, manevi üretimin, maddi üretimle birlikte değiştiğinden başka neyi kanıtlar?
Bir çağın egemen fikirleri yalnızca egemen sınıfın fikirleri olmuştur.
Tüm bir toplumda devrim yaratan fikirlerden söz edilir; bunu söylemekle yalnızca, eski
toplumun bağrında, yeninin öğelerinin oluştuğu belirtilmiş oluyor, öyle ki, eski toplumsal
ilişkilerin çözülmesi, eski fikirlerin çözülmesini de birlikte getirir. Eski dünyanın yıkılmakta olduğu kavrandığında, Hıristiyan dini de eski dinlere baskın çıktı.
18. yüzyılda aydınlanma düşünceleri Hıristiyan düşüncesini alt ettiğinde, feodal toplum, o
dönemde devrimci olan burjuvaziye karşı ölüm kalım savaşı veriyordu. Vicdan ve din
özgürlüğü, bilgi alanlarında serbest rekabetin egemenliğini dile getirmekteydi yalnızca.
“Ama”, denecektir, “dinsel, ahlaksal, felsefi, politik, hukuksal vb. düşünceler, tarihsel gelişim
içinde elbet değişim geçirmiş olmakla birlikte, din, ahlak, felsefe, politika, hukuk, bu
değişimde hep kalmıştır.
Dahası, her toplumsal durum için ortak olan, özgürlük, adalet vb. ebedi hakikatler vardır.
Oysa komünizm, ebedi hakikatleri ortadan kaldırıyor, dini, ahlakı, yeniden biçimlemek yerine
düpedüz kaldırıyor, yani bugüne kadarki tarihsel gelişimlere ters düşüyor.”
Bu suçlamanın özü nedir? Tüm bugüne kadarki toplum, değişik evrelerde değişik biçimler
gösteren sınıf karşıtlıkları içinde devinmiştir.
Ama hangi biçimi almış olursa olsun, toplumun bir kesiminin öteki kesim tarafından
sömürülmesi, geçen yüzyılların tümünde ortak olan bir gerçekliktir. O halde tüm çeşitliliklere
ve farklılıklara karşın o yüzyılların hepsindeki toplumsal bilincin, ancak sınıf karşıtlıkları
toptan yok olunca tam olarak çözülebilecek belli ortak biçimler içinde devinmesine hiç
şaşmamalı.
Komünist devrim, geçmişten gelen mülkiyet ilişkilerinin en kökten koparılışıdır; onun gelişim
sürecinde geçmişten gelen fikirlerle de en kökten bir kopuş olmasına hiç şaşmamalı.
Neyse, burjuvazinin komünizme karşı yönelttiği suçlamaları bırakalım bir yana.
Yukarıda gördük ki, işçi devriminde ilk atılacak adım, proletaryanın egemen sınıf konumuna
yükselmesidir, demokrasinin mücadeleyle kazanılmasıdır.
Proletarya, kendi siyasal egemenliğini, tüm sermayenin adım adım burjuvazinin elinden
koparılmasına, tüm üretim araçlarının devlet elinde, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş
proletarya elinde yoğunlaştırılmasına ve üretici güçleri büyüklüğünün olabildiğince hızla
artırılmasına kullanacaktır.
Bu ise ilk aşamada kuşkusuz ancak mülkiyet hakkına ve burjuva üretim ilişkilerine despotça
el atmak yoluyla olur, yani ekonomik açıdan yetersiz ve geçici de görünse hareketin süreci
içinde kendini aşan ve bütün bir üretim tarzının dönüştürülmesinin aracı olan bu vazgeçilmez
önlemler yoluyla olur.
Bu önlemler kuşkusuz her ülkeye göre değişik olacaktır.
Ama en gelişkin ülkeler için şu aşağıdakiler, epey ortak olarak kullanım alanına girebilecektir:
1. Toprak mülkiyetinin kamulaştırılması ve toprak rantının devlet giderlerine kullanılması.
2. Yüksek bir artış oranlı vergi.
3. Miras hakkının kaldırılması. 4. Tüm karşı gelenlerin ve ülkeden kaçanların mülklerine el konulması.
5. Devlet sermayeli ve tek tekel olarak Ulusal Banka yoluyla kredilerin devlet elinde
merkezleştirilmesi./p>
6. Taşımacılığın devlet elinde merkezleştirilmesi.
7. Ulusal fabrikaların ve üretim araçlarının artırılması, arazinin ortak bir plan uyarınca işlenir
hale getirilip ıslahı.
8. Herkes için eşit çalışma zorunluluğu, özellikle tarım için sanayi ordularının kurulması.
9. Tarım ve sanayi işletmelerinin birleştirilmesi, kent ile kır arasındaki farkın süreç içinde
giderilmesinde etkin olmak.
10. Tüm çocuklar için kamusal ve parasız eğitim. Çocukların bugünkü biçimde fabrikalarda
çalıştırılmasına son verilmesi. Eğitimin maddi üretimle bütünleştirilmesi, vb;
Gelişme süreci içinde sınıf ayrımları ortadan kaybolunca ve üretimin tümü örgütlü bireylerin
ellerinde yoğunlaşınca, kamusal zor kullanımının politik niteliği kalmaz. Politik zor
kullanımı, asıl anlamıyla bir sınıfın ötekilere baskı uygulamak üzere örgütlediği zor
kullanımıdır. Proletarya, burjuvaziyle mücadelesi gereği sınıf olarak birleşip, devrim yoluyla
egemen sınıf olduğunda ve egemen sınıf olarak zorla eski üretim ilişkilerini ortadan
kaldırdığında, böylece o üretim ilişkileriyle birlikte sınıf karşıtlığının varlık koşullarını da,
bütünüyle sınıfları da ve dolayısıyla sınıf olarak kendi egemenliğini de ortadan kaldırmış olur.
Sınıflarıyla ve sınıf çelişkileriyle birlikte eski burjuva toplumunun yerine, her bireyin özgür
gelişiminin herkes için topluca özgür gelişim koşulu olduğu bir birlik gelir.

III – Sosyalist ve Komünist Yazın
1. Gerici Sosyalizm
a) Feodal Sosyalizm
Tarihsel konumu gereği Fransız ve İngiliz aristokrasisi, modern burjuva toplumuna karşı
yergiler yazmak durumundaydı. 1830’daki Fransız Temmuz Devriminde olsun, İngiliz reform
hareketinde olsun, aristokrasi, nefret ettiği o türediye bir kez daha yenik düşmüştü. Ciddi bir
siyasal mücadelenin sözü edilemezdi artık. Elinde yalnızca kalem kavgası kalmıştı. Ama
yazın alanında da restorasyon[ 5 ] döneminin eski söylemleri olanaksızlaşmıştı. Sempati
uyandırmak için aristokrasi, görünüşte kendi çıkarlarını gözden uzak tutmak ve burjuvaziye
karşı iddianamesini yalnızca sömürülen işçi sınıfı çıkarma düzenlemek zorundaydı. Böylece,
yeni efendisine taşlamalar düzebilmenin ve kulağına az ya da çok felaket tellallığı
fısıldayabilmenin özrünü hazırlıyordu.
Feodal sosyalizm bu tarzda çıktı ortaya, yarı şikayetname, yarı taşlama, yarı geçmiş yankısı,
yarı gelecek uyarısı, bu arada acı ve zekice yaralayıcı yargı yoluyla burjuvaziyi kalbinden vurarak ama modern tarihin gidişini kavramadaki tam yetersizliğiyle de gülünç bir etki
bırakarak.
Halkı arkalarından sürüklemek için ellerinde proleter dilenci torbası sallıyorlardı bayrak gibi.
Ama halk onları her izleyişinde, kıçlarındaki eski feodal armaları görüp hiç saygılı olmayan
ağız dolusu gülüşlerle tüyüyordu.
Bu seyirliği en güzel oynayanlar, Fransız Lejitimistlerinin bir kesimiyle Genç İngiltereciler
oldu.
Feodaller kendi sömürü tarzlarının burjuvaca sömürüden farklı biçimlenmiş olduğunu
gösterirken, yalnızca tümden farklı ve artık zamanı geçmiş koşullar altında sömürdüklerini
unutuyorlar, o kadar. Kendi egemenliklerinde proletaryanın var olmadığını kanıtlarken
feodaller, kendi toplum düzenlerinin zorunlu veledinin esasen modern burjuvazi olduğunu
unutuyorlar yalnızca.
Kaldı ki burjuvaziye yönelttikleri esas suçlama tam da, burjuva rejiminde eski toplum
düzenini tümüyle havaya uçuracak bir sınıfın gelişiyor olmasına dayandığı için, eleştirilerinin
genci niteliğini zaten çok az gizliyorlar.
Burjuvaziyi, bir proletarya yarattığından çok, devrimci bir proletarya yarattığı için
suçluyorlar.
Bu yüzden siyasal pratikte işçi sınıfına karşı alınan şiddet önlemlerinin hepsine katılıyorlar ve
günlük yaşamlarında, tüm şişirilmiş söylemlerinin aksine, altın elmaları toplamanın keyfini
çıkarıp, sadakati, aşkı, şerefi, bezirgan
pazarlığında, yünle, şekerpancarıyla ve alkollü içkiyle takas ediyorlar.[ 6 ]
Nasıl papaz hep feodal beyle el ele yürümüşse, papazca sosyalizm de feodal sosyalizmle öyle
el eledir.
Hıristiyan dervişliğine sosyalist bir hava vermekten daha kolay bir şey yok. Öyle ya,
Hıristiyanlık, özel mülkiyete, evliliğe, devlete de karşı çıkmamış mıydı? Onların yerine
yardımseverlik ve dilenme, manastır bekareti ve nefsini öldürme, çadır hayatı ve kilise, diye
vaazlar vermemiş miydi? Hıristiyan sosyalizmi, aristokratın öfkesine papazın serptiği vaftiz
suyudur yalnızca.
b) Küçük Burjuva Sosyalizmi
Feodal aristokrasi, modern burjuva toplumunda yaşam koşulları zayıflayıp tükenen ve
burjuvazi tarafından çökertilen tek sınıf değildir. Ortaçağın kentlileşen imtiyazlı köylüleri ile
küçük köylülük, modem burjuvazinin öncüleriydi. Sanayi ve ticareti daha az gelişmiş
ülkelerde bu sınıf, yükselen burjuvazi yanında bitkisel yaşamını henüz sürdürmektedir.
Modern uygarlığın geliştiği ülkelerdeyse, proletarya ile burjuvazi arasında yalpalayan yeni bir
küçük burjuvazi oluştu. Burjuva toplumunun bir bütünleyicisi olarak kendini sürekli
yineleyen ama rekabet sonucu bireyleri hep proletaryanın içine savrulmakta olan bu küçük
burjuvazi, üstelik büyük sanayi geliştikçe modern toplumun özerk bir kesimi olma konumunu tümden yitireceği ve ticarette olsun, imalatta olsun, tarımda olsun, yerini postabaşılara ve
hizmetkarlara bırakacağı anın yaklaştığını görmektedir.
Köylü sınıfın toplam nüfus içinde yandan fazla olduğu Fransa gibi ülkelerde burjuvaziye karşı
proletaryadan yana olan yazarların, burjuva rejime yönelttikleri eleştiride küçük burjuvazi ve
köylülük ölçütünü kullanmaları ve işçilerden yana tavır alırken küçük burjuva bakış açısından
hareket etmeleri doğaldı. Böylece küçük burjuva sosyalizmi oluştu. Bu yazında başı çeken,
yalnız Fransa için değil İngiltere için de, Sismondi’dir.
Bu sosyalizm, modern üretim ilişkileri içindeki çelişkileri son derece keskin bir isabetle
çözümlemiştir. İktisatçıların yaltaklanan şirinleştirmelerini açığa dökmüştür. Gerek
makineleşmenin ve işbölümünün yıkıcı etkilerini, gerekse sermayenin ve toprak mülkiyetinin
yoğunlaşmasını, aşırı üretimi, krizleri, küçük burjuvazi ile köylülüğün kaçınılmaz çöküşünü,
proletaryanın sefaletini, üretimdeki anarşiyi, servetin bölüşümündeki açıkça sırıtan
oransızlıkları, ulusların kendi aralarındaki endüstriyel yok etme savaşını, eski göreneklerin,
eski aile ilişkilerinin, eski milliyetlerin çözülüşünü, inkar edilemez biçimde kanıtlamıştır.
Ne var ki olumlu içeriğine karşın bu sosyalizm, ya eski üretim ve değişim araçlarıyla birlikte
eski üretim ilişkilerini ve eski toplumu geri getirmek, ya da modern üretim ve değişim
araçlarını, kırıp parçaladığı, parçalamak zorunda olduğu eski mülkiyet ilişkileri içine zorla
yeniden tıkıştırmak isteğindedir. Her iki durumda da hem genci hem ütopiktir.
İmalatta lonca düzeni ile kırda babaerkil tarım işletmesi; küçük burjuva sosyalizminin son
sözleri budur işte.
Gelişim süreci içinde bu yön, korkak bir yaygaraya saptı.
c)Alman Sosyalizmi
ya da “Hakiki” Sosyalizm
Fransa’da, egemen bir burjuvazinin baskısı altında oluşan ve bu egemenliğe karşı mücadelenin
yazınsal ifadesi olan sosyalist ve komünist yazın, tam da burjuvazinin feodal mutlakçılığa
karşı mücadeleye geçtiği sırada Almanya’ya sokuldu.
Alman filozofları, yarı filozofları ve sivri zekaları bu yazını hırsla özümsediler ama bu arada,
Fransa’dan o yazıların girmesiyle Fransız yaşam koşullarının da aynı anda Almanya’ya girmiş
olmadığını unutuverdiler. Almanya koşullarında bu Fransız yazını doğrudan pratik anlamını
tümüyle yitirip salt yazınsal bir görünüm aldı. İnsan varlığının gerçekleştirilmesi üstüne boş
bir spekülasyon olarak çıktı ortaya ister istemez. Böylece 18. yüzyıl Alman filozoflarına göre
ilk Fransız Devriminin talepleri yalnızca genelde “pratik zeka”nın talepleri olarak anlam
kazanıyor ve devrimci Fransız burjuvazisinin irade beyanları da, salt iradenin, olması gereken
iradenin, hakiki insan iradesinin yasaları demek oluyordu.
Alman yazarlarının tek çabaları, yeni Fransız fikirlerini kendi eski felsefi vicdanlarına
uydurmak, ya da daha ziyade kendi felsefi bakış açılarından Fransız fikirlerini sahiplenmekti.
Bu sahiplenme aynen bir yabancı dile nasıl sahip çıkılırsa o yolla oldu: Çeviri yoluyla.
Bilindiği gibi keşişler, eski çok tanrılı dönem klâsiklerinin elyazmaları üstüne kendi zevksiz
Katolik aziz hikâyelerini yazmışlardı. Alman yazarları ise dünyevi Fransız yazınına tersini uyguladılar. Kendi felsefi saçmalıklarını Fransız aslının arkasına yazdılar. Örneğin para
ilişkilerine yönelik Fransız eleştirisinin arkasına “İnsan Özünden Feragat” diye yazdılar,
burjuva devlete yönelik Fransız eleştirisinin arkasına da, “Soyut Genelin Egemenliğini
Ortadan Kaldırma” diye yazdılar, vb.
Fransız gelişimlerinin altına böyle felsefi söylemler sokuşturmayı, “Eylemin Felsefesi”,
“Hakiki Sosyalizm”, “Alman Sosyalizm Bilimi”, “Sosyalizmin Felsefi Temeli” gibi
deyimlerle vaftiz ettiler.
Fransız sosyalist-komünist yazını böyle usturupluca iğdiş edildi. Ve bir sınıfın öbür sınıfa
karşı mücadelesini dile getirmek Alman elinde bitirildiği için o Alman, “Fransız tek
yanlılığını” aşmış olma bilincini taşıyordu; hakiki ihtiyaçlar yerine hakikat ihtiyacını,
proletaryanın çıkarları yerine insan varlığının çıkarlarını, hiçbir sınıftan olmayan, gerçekte
bile olmayan, yalnızca felsefe fantezisinin puslu semalarında bulunan genel insanın çıkarlarını
savunuyordu bu bilinç.
Kimseden yardım almaksızın başardığı bu okul ödevlerini öylesine tantanayla ciddiye alıp
öylesine çığırtkanlıkla göklere çıkaran bu Alman sosyalizmi, böylece giderek bilgiç
masumiyetini yitirdi.
Alman burjuvazisinin, özellikle de Prusya burjuvazisinin feodal ve mutlakçı krallığa karşı
mücadelesi, tek kelimeyle liberal hareket, daha büyük ciddiyet kazandı.
Böylece “hakiki” sosyalizmin eline, çok istediği bir fırsat, siyasal hareketin karşısına sosyalist
taleplerini koyma fırsatı verilmiş oluyordu, yani liberalizme karşı, temsili devlete karşı,
burjuva rekabetine, burjuva basın özgürlüğüne, hukukuna, burjuvaca özgürlüğe ve eşitliğe
karşı bilinen lanetleri savurma ve halk kitlesine de bu burjuva hareketinden hiçbir kazancının
olmayacağı, tersine her şeyini yitireceği uyarısını yapma fırsatı. Alman sosyalizmi, ruhsuzca
yankıladığı Fransız eleştirisinin, modern burjuva toplumuna ve ona uyan yaşam koşullarına,
ona göre biçimlenen siyasal kurumlaşmaya dayandığını tam zamanında unuttu; Almanya’da
daha ancak bu ön koşullar için mücadele söz konusuydu.
Alman sosyalizmi, burjuvazinin tehdit edici yükselişine karşı istenen bir korkuluk olarak,
mutlakçı Alman hükümetlerine ve papazlarıyla, okul hocalarıyla, toprak ağalarıyla,
bürokrasisiyle onların bağlaşıklarına hizmet etti.
Aynı hükümetlerin Alman işçi ayaklanmalarına karşı kullandıkları acı tüfek kurşunlarının ve
kırbaç darbelerinin tatlı bir bütünleyicisi oldu.
“Hakiki” sosyalizm, Alman burjuvazisine karşı hükümetlerin elinde böylesine bir silah
olurken, bir o kadar da genci bir çıkan, bağnaz Alman küçük burjuvazisinin çıkarını doğrudan
temsil ediyordu. Almanya’da, 16. yüzyıldan kalan ve o zamandan beri çeşitli biçimlerde hep
ortaya çıkan küçük burjuvazi, mevcut durumların esas toplumsal temelini oluşturdu.
Onun varlığının korunması, Almanya’da mevcut durumların korunması demektir. Küçük
burjuvazi, burjuvazinin siyasal ve ekonomik egemenliğinde, bin yandan sermayenin
merkezleşmesi sonucu, öbür yandan da devrimci bir proletaryanın ortaya çıkışı sonucu kesin
mahvolmaktan korkan. “Hakiki” sosyalizm onun için her iki kuşu birden vuracak taş olanak
göründü. Salgın hastalık gibi yayıldı. Alman sosyalistlerinin, kendi iskelete dönmüş “ebedi hakikatler”ine giydirdikleri bu,
spekülatif tezgahta dokunmuş, sivri zekalı söylem çiçekleriyle süslenmiş, aşk baygını huzur
çiyleriyle yıkanmış bereketli kisve, mallarının o kesimdeki sürümünü artırdı yalnızca.
Kendi açısından Alman sosyalizmi, bu bağnaz küçük burjuvazinin tumturaklı sözcüsü olma
konumunu giderek iyice benimsedi.
Alman ulusunu, örnek ulus olarak, Alman küçük burjuvazisini de örnek insan olarak büyük
lâflarla ilan etti. Onun her aşağılığına, tam tersini ifade eden, gizli, yüksek, sosyalist anlamlar
yükledi. Nihayet komünizmin “kaba yıkıcılığı”na doğrudan karşı çıkarak ve tüm sınıf
mücadelelerinin üstünde bir tarafsız yücelik taslayarak, çizgisinin son kertesine geldi.
Almanya’da, sosyalist veya komünist diye ortalıkta dolaşan ne kadar yazın varsa, çok az
istisnasıyla hep bu kirli, bu cansız yazın alanına girer.[ 7 ]
2. Tutucu Sosyalizm
ya da Burjuva Sosyalizmi
Burjuva toplumunun kalıcılığını sağlamak için bir kesim burjuvazi sosyal sıkıntıları ortadan
kaldırmaya yardımcı olmak ister.
Bu çerçevede: ekonomistler, filantroplar, insancıllar, çalışan sınıfların durumunu
düzeltmeciler, yardımseverler, hayvan korumacıları, ılımlılık örgütçüleri, vardır. En
çeşitlisinden köşe bucak reformcuları yani. Hatta bu burjuva sosyalizminin bütün bir sistem
olarak işlenenleri olmuştur.
Örnek olarak Proudhon’un “Philosophie de la Misäre”ini [Sefaletin Felsefesi —çev.] ele
alalım.
Sosyalist burjuvalar, modern toplumun koşullarını isterler, ama o koşulların kendisinden
kaynaklanan mücadeleler ve tehlikeler olmaksızın. Mevcut toplumu, onu devrimci dönüşüme
uğratacak ve çözecek unsurlar kesilip çıkarılmış olanak isterler. Burjuvazi olsun ama
proletarya olmasın. Kendi egemen olduğu dünyayı elbette ki en iyi dünya olarak görür
burjuvazi. Burjuva sosyalizmi bu iç ferahlatıcı tasarımını yanı ya da tam bir sistem
oluşturmaya kadar vardırır. Kendisinin sistemlerini gerçekleştirmesini ve bu yeni Kudüs’e
dahil olmasını proletaryadan talep ederken, aslında ona yalnızca, bugünkü toplumun içinde
kal ama bu topluma ilişkin nefretlik düşüncelerinden arın, demiş oluyor.
[Bu] sosyalizmin daha az sistematik ve biraz daha pratik bir ikinci biçimiyse, bu yaşam
koşullarında şu ya da bu siyasal dönüşümün değil de yalnızca bir tek değişimin, yani yalnızca
ekonomik koşullarda bir değişimin yararlı olabileceğini kanıtlayarak işçi sınıfının her
devrimci hareketini sakatlamaya uğraşmıştır. Ama bu sosyalizmin, maddi varoluş koşullarını
değiştirmek derken düşündüğü, asla ancak devrimci yolla olabilecek burjuva üretim
ilişkilerinin ortadan kaldırılması değildir, onun düşündüğü, bu üretim ilişkileri zemininde
uygulanacak, yani sermaye ile ücretli çalışma arasındaki ilişkide hiçbir şeyi değiştirmeyen,
olsa olsa burjuvazinin egemenliğinin bedellerini azaltıp devlet bütçesini basitleştirecek
yönetsel düzeltmelerdir.
Burjuva sosyalizmi kendine uyan ifadeyi, salt konuşan figür durumuna gelmekte bulur ancak. Serbest ticaret! Çalışan sınıfın çıkarına. Korumacı gümrük! Çalışan sınıfın çıkan için. Hücreli
hapishaneler! Çalışan sınıfın çıkarına. Burjuva sosyalizminin ciddi niyetli olduğu son sözdür
bu.
Burjuvazinin sosyalizmi, zaten burjuvaların —çalışan sınıfın çıkarına— burjuva olduklarını
savunmaktan ibarettir.
3. Eleştirel-Ütopyacı Sosyalizm
ve Komünizm
Burada, tüm modern devrimlerde proletaryanın taleplerini dile getirmiş olan yazından söz
etmiyoruz. (Babeuf’ün yazıları vb.)
Genel bir başkaldırı çağında, feodal toplumun yıkılma döneminde, proletaryanın doğrudan
kendi sınıf çıkarını kabul ettirmeye yönelik ilk çabaları, hem proletaryanın kendi
gelişmemişliğinden dolayı, hem de kurtuluşu için ancak burjuva dönemin ürünü olabilecek
maddi koşulların eksikliğinden dolayı, kaçınılmaz biçimde yenilgiye uğradı. Proletaryanın bu
ilk hareketlerini izleyen devrimci yazın, içerik olarak ister istemez gericidir. Genel bir derviş
kanaatkârlığı ve kaba bir eşitçilik önerir.
Esas sosyalist ve komünist sistemler, St-Simon’un, Fourier’nin, Owen’ın vb. sistemleri,
proletarya ile burjuvazi arasındaki mücadelenin yukarıda belirttiğimiz gelişmemiş ilk
döneminde ortaya çıktılar. (Bkz: Burjuvalar ve Proleterler.)
Bu sistemleri bulanlar gerçi sınıf karşıtlığını egemen toplumun kendisindeki çözücü
unsurların etkinliği olarak görüyorlar. Ama proletarya cephesinde hiçbir tarihsel özerk
girişkenlik, ona özgü hiçbir siyasal hareket görmüyorlar.
Sınıf karşıtlığının gelişimi, sanayinin gelişimiyle başa baş yürüdüğü için, onların önünde
proletaryanın kurtuluşunun maddi koşulları da bulunmuyor ve öncelikle bu koşulları
yaratmanın toplumsal yasaları, toplumsal bilimi peşinde gidiyorlar.
Toplumsal faaliyetin yerini onların bulucu kişisel faaliyetlerinin alması gerekiyor, kurtuluşun
tarihsel koşullarının yerini fantezinin alması, proletaryanın sınıf olarak adım adım gelişen
örgütlenmesinin yerini kendi bulup çıkardıkları toplumsal örgütlenmenin alması gerekiyor.
Onlara göre geleceğin dünya tarihi, propagandaya ve kendi toplum tasarımlarının uygulamada
hayata geçirilmesine indirgeniyor.
Tasarımlarında esasen en çok acı çeken sınıf olarak emekçi sınıfın çıkarlarını temsil
ettiklerinin bilincindeler gerçi. Ama proletarya onların gözünde yalnızca en çok acı çeken
sınıf olma özelliğiyle var.
Gerek sınıf mücadelesinin gelişmemiş biçimi, gerekse kendi yaşam konumları, sınıf
karşıtlığının çok üstünde olduklarını sanmaya götürmüştür onları. Toplumun tüm üyelerinin,
en iyi durumda olanların da, yaşam koşullarını iyileştirmek isterler. Bu yüzden hiç ayrım
gözetmeksizin sürekli toplumun tümüne, hatta özellikle de egemen sınıfa çağrı yaparlar.
Çünkü sistemleri bir anlaşılsa, o sistemin en iyi toplum için en iyi tasarım olduğu kesin kabul
edilecektir onlara göre. Böyle baktıkları için de en başta devrimci eylemler olmak üzere tüm siyasal eylemleri
kınarlar, hedeflerine barışçı yollardan ulaşmak isterler ve kuşkusuz başarısızlığa uğrayan
küçük deneylerle, örnek göstermenin gücüne dayanarak, yeni toplumsal mukaddes kitaba yol
açmaya çalışırlar.
Geleceğin toplumunun fantastik tasviri, proletaryanın henüz hiç gelişmemiş olduğu,
dolayısıyla toplumu genel olarak dönüştürmek adına ilk anlamlı çıkışı için kendi tavrını da
fantastik olarak kavradığı bir zamanda ortaya çıkmıştır.
Ama sosyal[ist] ve komünist yazılar, eleştirel öğeler de taşımaktadır. Mevcut toplumun bütün
temellerine saldırırlar. Bu nedenle işçilerin aydınlanması için son derece değerli malzeme
bırakmışlardır. Geleceğin toplumuna ilişkin olumlu savları, örneğin kentle kır arasındaki
karşıtlığın, ailenin, kişisel mülk edinmenin, ücretli çalışmanın kaldırılması, toplumsal uyumun
öngörülmesi, devletin salt üretimin yönetimine dönüştürülmesi —bütün bu savlar, henüz yeni
yeni gelişmeye başlayan ve onların da ancak biçimlenmemiş ilk belirsizlik evresinde
tanıdıkları sınıf karşıtlığının ortadan kalkışını dile getirmektedir yalnızca. Dolayısıyla bu
savlar henüz salt ütopik bir anlam taşırlar.
Eleştirel-ütopik sosyalizm ve komünizmin önemi, tarihsel gelişimle ters orantılıdır. Sınıf
mücadelesi ne oranda gelişmiş ve biçimlenmişse ona ilişkin bu fantastik bakış ve ona yönelik
bu fantastik mücadele, kuramsal haklılığını, pratik değerini aynı oranda yitirir. Bu nedenle bu
sistemlerin kurucuları yine de pek çok yönden devrimci oldukları halde, onların öğrencileri
hep genci uçları oluştururlar. Proletaryanın tarihsel ilerlemesi karşısında inatla ustalarının eski
görüşlerine sarılırlar. Bu yüzden sonuçta sınıf mücadelesini törpülemeye ve karşıtlıkları
uzlaştırmaya uğraşırlar. Hala toplumsal ütopyalarını deney yoluyla gerçekleştirme, ayrık
phalanstere’ler oluşturma, home-colony’ler kurma, küçük bir İkarya[ 8 ] —yeni Kudüs’ün on
iki sayfalı forma baskısı— meydana getirme düşleri kurarlar ve bütün bu İspanyol şatolarının
yapımı için de burjuva yüreklerdeki ve cüzdanlardaki insanseverliğe başvurmak zorunda
kalırlar. Giderek yukarıda anlattığımız genci veya tutucu sosyalistler kategorisine düşerler, tek
farkla ki, çok daha sistematik bilgiçlik vardır bunlarda ve kendi sosyal bilimlerinin yaratacağı
mucizeye körü körüne inanmışlardır.
Bu yüzden, işçilerin olsa olsa yeni mukaddes kitaba cahilce inançsızlıktan kaynaklanabilen
her çeşit siyasal hareketine kahırla karşı çıkarlar.
İngiltere’de Owen’cilar Çartistlere karşı, Fransa’da Fourier’ciler Reformculara karşı böyle
tepki gösteriyorlar.

IV – Komünistlerin Çeşitli Muhalefet Partilerine Karşı Konumu
II. Bölüm’e bakınca, komünistlerin halen kurulu bulunan işçi partilerine, yani İngiltere’de
Çartistlere, Kuzey Amerika’da tarım reformcularına karşı tutumları kendiliğinden anlaşılır.
Komünistler, işçi sınıfının en yakın amaçları ve çıkarları için mücadele ederler ama bugünün
hareketi içinde hareketin geleceğini de temsil ederler. Fransa’da komünistler, tutucu ve
köktenci burjuvaziye karşı sosyalist-demokratik partiyle[ 9 ] ittifak kuruyorlar, ama devrimci kalıntılardan gelen lafazanlıklara ve göz boyamalara karşı eleştirel tavırlarını da saklı
tutuyorlar.
İsviçre’de radikalleri destekliyorlar, ama bu partinin, bir bölüğü Fransa’daki anlamıyla
demokratik-sosyalist, bir bölüğü ise radikal burjuva olan birbiriyle çelişik unsurlardan
meydana geldiğini gözden kaçırmaksızın.
Polonya’da komünistler, ulusal kurtuluşu tarım reformu şartına bağlayan partiyi destekliyor,
1846 Krakov Ayaklanmasını hayata geçiren de bu partiydi.
Almanya’da burjuvazi devrimci çıkış yaptığında komünist partisi, mutlakçı monarşiye, feodal
toprak mülkiyetine ve küçük burjuvalığa karşı burjuvaziyle birlikte mücadele etti. Ama
Alman işçilerinin, burjuvazinin egemenliğiyle birlikte gelmesi gereken toplumsal ve siyasal
koşulları bir o kadar burjuvaziye karşı yöneltebilmeleri, yani Almanya’da genci sınıfların
yıkılmasının hemen ardından burjuvazinin kendisine karşı mücadeleyi başlatabilmeleri için,
komünist partisi, burjuvazi ile proletarya arasındaki düşmanca karşıtlığa ilişkin olabildiğince
berrak bir bilinci işçilerde oluşturmayı da bir an olsun ihmal etmedi.
Almanya bir burjuva devriminin eşiğine geldiği için ve bu dönüşüm esasen Avrupa
uygarlığının daha gelişkin koşullarına denk geldiği ve 17. yüzyıl İngiltere’sinden, 18. yüzyıl
Fransa’sından çok daha gelişmiş bir proletarya ile tamamlanacağı için, yani Alman burjuva
devrimi bir proleter devrimin ancak doğrudan bir “ön oyunu” olabileceği için, komünistler,
esas dikkatlerini Almanya’ya yöneltiyorlar.
Tek kelimeyle komünistler, mevcut toplumsal ve siyasal durumlara karşı her yerde ve her
çeşit devrimci hareketi destekliyorlar.
Tüm bu hareketler içinde, hangi gelişkinlik aşamasında olursa olsun mülkiyet sorununu
hareketin temel sorunu olarak öne çıkarıyorlar.
Nihayet ancak komünistler her ülkenin demokratik partilerinin her yerde birleşip anlaşması
için çalışıyorlar.
Komünistler, görüş ve niyetlerini gizlemeyi reddederler. Amaçlarına ancak bugüne kadarki
tüm toplumsal düzenin zorla yıkılmasıyla ulaşabileceklerini açıkça bildirirler. Varsın egemen
sınıflar bir komünist devrim ürküntüsüyle tir tir titresinler. Proleterlerin, zincirlerinden başka
kaybedecek şeyleri yok. Bir dünya var kazanacakları.
Bütün ülkelerin proleterleri, birleşin!
Yazılış: Aralık 1847’den Ocak 1848’e kadar.
Dipnotlar
[ 1 ] [1888 İngilizce baskıya Engels’in notu.]
Burjuvazi, deyince, toplumsal üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran ve ücretli
emeği sömüren modern kapitalistler sınıfını anlıyoruz. Proletarya, deyince ise, kendi mülkiyetinde üretim aracı bulunmadığından, yaşayabilmek için işgücünü satmak zorunda olan
modern ücretli işçiler sınıfını anlıyoruz.
[ 2 ]
Daha kesin deyişle, elde bulunan yazılı tarih. Tüm yazılı tarihten önce gelen toplumsal ön
tarih, 1847’de hemen hiç bilinmiyordu. O zamandan bu yana, Haxthausen, Rusya’da toprağın
ortak mülkiyetini ortaya çıkardı, Maurer, tüm Alman kabilelerinin tarihsel başlangıç olarak bu
temelde bulunduğunu kanıtladı ve giderek Hindistan’dan İrlanda’ya toplumun ilk biçiminin
ortak toprak mülkiyetine sahip köy toplulukları olduğu bulundu. Nihayet Morgan’ın, gens’in
hakiki doğasına ve kabiledeki konumuna ilişkin taçlandırıcı buluşuyla, bu ilkel komünal
toplumun tipik yapısı ortaya kondu. Başlangıçtaki bu topluluk yapısının çözülmesiyle
toplumun özel sınıflara ve sonunda karşıt sınıflara ayrılması başlıyor. [1888 İngilizce ve 1890
Almanca baskıya Engels’in notu.]
Bu çözülme sürecini “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni”nde izlemeye çalıştım;
ikinci baskı, Stuttgart 1886. [1888 İngilizce baskıya Engels’in notu.]
[ 3 ] [1888 İngilizce ve 1890 Almanca baskıya Engels’in notu.]
Hatta “üçüncü kesim” olarak feodal beylerinden ve ustalarından kendi özerk yerel yönetim ve
siyasal haklarını koparma gücüne erişmeden önce de Fransa’da ortaya çıkan kentler “komün”
diyorlardı kendilerine. Genel deyişle burada burjuvazinin ekonomik gelişimi için tipik ülke
olarak İngiltere’yi, burjuvazinin siyasal gelişimi için de Fransa’yı ele aldık. [1888 İngilizce
baskıya Engels’in notu.]
İtalyan ve Fransız kent burjuvaları, ilk özerk yönetim haklarını feodal beylerinden zorla
aldıktan veya satın aldıktan sonra kendi kent topluluk-larını böyle adlandırdılar. [1890
Almanca baskıya Engels’in notu.]
[ 4 ]
Marx, sonradan, işçinin emeğini değil, emek gücünü sattığını ortaya koydu. -çev.
[ 5 ] [1888 İngilizce baskıya Engels’in notu.]
Kastedilen, 1660-1689 İngiliz restorasyon dönemi değil, 1814-1830 Fransız restorasyon
dönemidir.
[ 6 ] [1888 İngilizce baskıya Engels’in notu.]
Bu, özellikle toprak soyluluğunun ve toprak ağalığının, mülklerinin büyük kısmını kendi
hesaplarına kâhyalarına işlettikleri ve bunun yanında ayrıca büyük pancar şekeri ve patates
alkolü üreticisi oldukları Almanya’ya ilişkindir. İngiliz aristokratları henüz o kadar
düşmemişlerdir; ama az ya da çok kuşkulu anonim şirket kurucularına adlarını devretmek
yoluyla rantların düşüşüne karşı rekabete nasıl girilebileceğini onlar da biliyor.
[ 7 ] [1890 Almanca baskıya Engels’in notu.]
1848 devrim dalgası tüm bu bayağı akımı ortalıktan süpürdü ve onlarda sosyalistlik yapma
hevesi bırakmadı. Bu akımın esas temsilcisi ve tipi Bay Karl Grün’dür. [ 8 ]
Phalanstere, Charles Fourier’nin tasarladığı sosyalist kolonilerin adıydı; Cabet, kendi
ütopyasını ve sonra Amerika’daki komünist kolonisini İkarya diye adlandırıyordu. [1888
İngilizce baskıya Engels’in notu.]
Kendi komünist model toplumlarını Owen, home-colony’ler olarak adlandırıyor (ülke içi
koloniler). Phalanstare, Fourier’nin tasarladığı toplumsal saraylardı. İkarya, komünist
düzenlerini Cabet’in tasvir ettiği ütopik fantezi ülkesiydi. [1890 Almanca baskısına Engels’in
notu.]
[ 9 ]
O zamanlar parlamentoda Ledru-Rollin’in, yazında Louis Blanc’ın ve basında “Réforme” adlı
günlük gazetenin temsil ettiği parti. “Sosyal demokrasi” adı, onu bulanlar için, demokratik bir
partide veya cumhuriyetçi bir partide az ya da çok sosyalist renkte bir seksiyon anlamına
gelmekteydi. [1888 İngilizce baskıya Engels’in notu.]
O zamanlar Fransa’da kendine sosyalist-demokratik diyen parti, Ledru–Rollin’in siyasal,
Louis Blanc’ın da yazınsal olarak temsil ettiği partiydi; yani bugünkü Alman Sosyal
demokrasisinden dağlar kadar farklıydı. [1890 Almanca baskıya Engels’in notu.]

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: