Kadın ve Savaş

Gülbahar Köker

Kadınlar, savaş, ırkçılık ve yoksulluktan fazlasıyla etkileniyor. Fakat kadınlar gerçekleştirdikleri tüm eylemlerinde barıştan yana olduklarını ifade etmekteler. Kadınlar tarafından başlatılan ve yönetilen eylemlerin özel bir enerjisi ve gücü vardır. Bu güç, erkekleri dışlamaktan gelmez; aksine bu eylemlerin çoğu katılımcı erkekleri sıcak karşılar. Bu güç ve enerji, aksine, insanın yaşam değerlerini ve bakımlarını savunmak için kadınların bir araya gelişlerinde ortaya çıkan, neşe ve ileri görüşlülük potansiyelinden kaynaklanır.

Ataerki, nihai ifadesini savaşta bulur. Savaş, sert olanların sertliklerini ispat edebilecekleri ve kazananların kaybedenlere karşı zafer kazanabilecekleri alandır. Askerler; kadınsı ya da ödlek olarak adlandırılma korkusuyla, ölümle yüzleşme ya da uğraşma gönülsüzlüklerini bastırdıklarında, ölmeye ya da öldürmeye zorlanabilirler. Savaş merhamet üzerine her türlü argümanı ortadan kaldırır ve tüm yapıları şiddete boğar. Savaş, yönetenlerin hayatın her alanında denetimlerini kabul ettirmelerine izin veren engellemelerin meşrulaştırılmasıdır.. Dolayısıyla Güç kullanımı, ceza ve şiddet, ataerkinin çatışmalara ve toplumsal sorunlara cevabıdır.

Ve modern savaşların hiçbir zaman sivil halkı korumadığını hatırlatmamız gerekiyor. Tecavüz her zaman bir savaş silahı olmuştur ve kadın bedenleri, fatihlerin ödülü olarak kullanılmıştır. Savaşta, yönetenlerin politikalarına dair söz hakkı bulunmayan kadınlar ve çocuklar -ve erkekler de- ölümle, sakatlanmayla, yaralanmayla, evlerini, geçimlerini ve sevdiklerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar.

Batı’da kadınlara uygulanan baskı asla bir sorun olarak ortaya konmazken Ortadoğu veya üçüncü ülke kadınların baskı altında olduğu illeri sürülür. Evet illeri sürüldüğü gibi bu ülkelerde kadın baskı altındadır. Fakat batı, özgürlüğün bayraktarı olarak selamlansa da, Batı kültürünün içerdiği ırkçılık, ekonomik baskı ya da kendine özgü şiddetin varlığı görmezlikten gelinemez. Çünkü kadınlar Batı’da sokaklarda güvenlikle yürüyemediği gibi çocukları için ekmek parası, hastalıkları için tedavi ve yaşlılıklarında da bakım ve desteğin teminatını alamıyor. Dünya çapında, kadınlara ve çocuklara karşı uygulanmakta olan gündelik şiddet, dayak, cinsel hakaret, yoksulluk ve fırsat yoksunluğu gibi şiddet biçimleri; kadın bedeni üzerindeki küresel ticaret görmezden geliniyor. Ve Batı’nın üstünden kar elde ettiği muazzam küresel eşitsizlikler de görmezden geliniyor. Tarih de öyle; büyük ‘gelişme’ ve ‘aydınlanmaya’ izin veren serveti meydana getiren şeyin, Doğu ve Güney’in Batı tarafından sömürülmesi olduğu gerçeği kabul edilmiyor.

Dünya çapındaki Müslüman ya da gayri-Müslim toplumlarda kadınlara baskı uygulandığı gerçektir. Ancak kadınlar, yüzlerce yıldır uygulanan sömürü politikalarını sürdürenlerin, kaynaklara kendileri için el koyanların ve aynı zamanda kadın varlığının derin bir parçası olan kültüre ve mirasa karşı önyargıları kışkırtanların tanklarıyla ve bombalarıyla özgürleştirilemez.

Örneğin Irak savaşının emniyetle, güvenlikle ya da özgürleşmeyle ilgisi yok. Savaşın gerçek amaçlarından biri, Irak’ın zengin petrol rezervleri üzerinde kontrol elde etmek, bir diğeri de Ortadoğu üzerinde ABD hegemonyası kurmaktır. Irkçılık imparatorluk ideolojisinden başka bir şey değildir. Nihai ifadesini savaşta bulan ataerkil savaşların kadın üzerinde ne tür etkilere yol açtığını biraz daha açacak olursak:

Kadın Sivillerin Ölümü

20. yüzyıl boyunca yaşanan savaşlarda öldürülenlerin büyük bir oranı sivillerden oluşuyordu. Silahlı çatışmada bombalar ve silahlar sivil kadınları sivil erkeklerle eşit sayıda öldürür ve yaralar. 1990’larda savaşın doğrudan ya da dolaylı etkileriyle ölenlerden her 10 kişisinden 9’u sivildi. 20. yüzyılda sivillerin, kadınların ve çocukların ölüm oranındaki dikkate değer artışın nedeni, savaş teknolojisindeki ve taktiklerindeki değişime yoruldu. Ağır ateş gücüyle birleştirilmiş havadan yapılan yüksek teknolojiye sahip savaş, alanlarda yapılan ordu çarpışmasının yerini aldı. Ve askeri strateji; elektrik santralleri, su dağıtım tertibatları, hastaneler, endüstri santralleri ve iletişim sistemleri gibi sivil alt yapı tesislerini yok etmek için tam-isabetli bombardıman denen yola başvurdu, ABD’nin 1991’de Irak’ta yaptığı buydu. Ayrıca ülkeler arası çatışmaların belirlenmiş bir savaş alanı yok, ve silahlı savaşçılar öldürmek, tecavüz etmek, terörize etmek ve sınır dışı etmek için sivilleri hedef alıyor.

II. Dünya Savaşı’ndan beri dünya, ülkeler arası çatışmaların artmasına ve tüm insanlığın yok edilmesine yönelik bir amaca tanık oluyor. Nazilerin Yahudilere karşı yaptığı ‘son çözüm’, daha yeni iç çatışmalarda tekrarlandı; Pol Pot rejimi sırasında Kamboçyalılara karşı, Yugoslavya’da Müslümanlara, Ruanda’da Tutsilere karşı ve Irak’ta Kürtlere karşı. Erkekler, kadınlar, çocuklar eşit oranda katliamın kurbanlarıydı. Kadınlar etnik kimlikleri yüzünden öldürülmelerinin yanında cinsel anlamda da sömürüldü, işkence gördü. Orta Afrika’nın bir ülkesi olan Ruanda’da, 1994’te 3 aylık bir süre içerisinde yaklaşık 1 milyon insan etnik bir çatışmada öldürüldü, tarihte görülen en hızlı katliam. Sayılan ölülerin %40-45’i kadındı; ve 500,000’e yakın kadın ve genç kıza tecavüz edildi ve cinsel işkencede bulunuldu. Savaştan sonra tecavüzden kurtulanların çoğu toplum tarafından dışlandı, suçlandı ve onlardan uzak duruldu; aslında sosyal açıdan ölüme terk edildiler.

Dünyada durum böyle iken; Kürdistan’da 30 yılı aşkın bir süredir devam eden savaşta yaşamını kaybedenlerin ötesinde Kürt kadınlarının maruz kaldığı tecavüz ve bu saldırılar sonucunda yaşadığı psikolojik sorunların boyutu yetirince araştırılmadığı için kesin bilgilere ulaşmak imkansız. Fakat Kürdistan’da yaşanan kadın intiharları ve artan fuhuş savaşın kadın üzerinde yarattığı tahribatı az çok açıklamaya yetiyor.

Tecavüz, Cinsel İşkence ve Cinsel Sömürü

Savaşın kadınlara kadınlıklarından dolayı verdiği acı, hiç kuşkusuz yaşadıkları tecavüz sonucu geçirdikleri travmadır. Askeri genelevler, tecavüz kampları ve gitgide büyüyen fuhuş sektörü, erkek saldırganlığına dayanan, ona izin veren savaş kültürüyle ve savaşın ardından özellikle kadın ve çocukları perişan eden sosyal ve ekonomik yıkımlarla besleniyor. Ama eski Yugoslavya’da Müslüman kadınların ve Ruanda’da Tutsi kadınların çatışma sırasında tecavüz edilerek katledildiğini gösteren son soruşturmalara kadar savaşta tecavüz ve cinsel sömürü sistematik olarak belgelere dökülmedi ve savaş suçu ve işkencesi olarak adlandırılmıyordu. Aynı zamanda tarih, savaşın ve işgal ordusunun kıdemli subaylarının, askerlerinin yerli kadınlara yaptığı cinsel sömürüyü tasdik ettiğini ve meşrulaştırdığını gösterir. Savaşın her iki tarafındaki hükümetler, askeri genelevleri, askerleri için ‘dinlenme ve eğlence’ sağladığı savunması adı altında kabul ediyor, onlara yer sağlıyor ve müsamaha gösteriyor. Düzenli yürüyen bir genelev sisteminin erkek cinsel saldırganlığını önleyeceği, orduda cinsel yolla yayılan hastalıkları azaltacağı ve askerlere savaş için moral desteği vereceği gibi özel(!) bir sonuç çıkarıyorlar.

Şubat 2002’de Mülteciler için Uluslararası Yüksek Komisyon’u (UNHCR) ve Çocukları Koruma Derneği (Save The Children), Gine, Liberya, ve Sierra Leon’daki Batı Afrikalı mülteci çocukların cinsel tacize uğradıkları iddialarıyla ilgili araştırmalarını içeren bir rapor yayınladı. 1500 kadın, erkek, ve çocuk mülteciyle yaptıkları röportaj, 13-18 yaş arası kızların erkek ilkyardım görevlileri tarafından cinsel tacize uğradığını ortaya çıkardı. Taciz edenlerin çoğu ulusal ve uluslararası sivil toplum örgütleri tarafından (NGO’lar), BM ve BM barış gücü tarafından ve toplum liderleri tarafından çalıştırılanlardı. Gine’den bir kadın, mal ve yardım dağıttığı için güçlü bir pozisyona sahip ilkyardım çalışanlarının bu durumu kötüye kullandıklarını, yemek karşılığı seks yapmanın aşırı yaygın olmasıyla ilgili ‘seks başına bir kilo’ dediklerini söyledi. Görüşülen başka bir adam, ‘sivil toplum örgütü çalışanlarına sunacağı’, kız kardeşi, karısı ya da kızı olmayanların, yağ, çadır, ilaç, borç, eğitim, zanaat öğretimi ve hisse senedi alma hakkı olmayacağını söyledi. İlkyardım çalışanlarının ve barış gücünün görece zenginliği ve gücü ile mültecilerin yoksulluğu ve muhtaçlığı arasındaki farkla beslenen genç kızların maruz kaldığı cinsel taciz, en çok da iyi kurulmuş, büyük kamplarda yaygındı.

Kürdistan’da ise durum oldukça çarpıcı. Ulusal Kurtuluş mücadelesine destek vermek veya yakınlarının destek verilmesinden dolayı gözaltına alının bir çok Kürt kadını tecavüze maruz kaldığını dünya kamuoyuna da duyurdu. Yine Kürdistan’da görev yapan asker ve polislerin oluşturdukları özel bir ağ ile Kürt kadınlarının fuhuşa çekildiği görüldü. Önce tecavüze uğrayan Kürt kızları bu tehdit altında ajanlığa ve halkına karşıt faaliyet yürütmeye de zorlanmakta. Tüm bunlar basına, suç duyurularına ve Avrupa İnsan Hakları mahkemesine ulaşmasına rağmen çok ciddi bir tedbir alınmadı. Aksine her olayın üstü bir biçimde kapatılmaya çalışıldı. Savaşın bir biçimi olarak da Kürdistan’da Kürt kadınına yönelik gerçekleştirilen tecavüz ve fuhuş ağı olmaktadır. Kürt kadını için geçen savaş süreci içinde en büyük acı dağlarda mücadele etmek olmadı aksine sivil kadınlarımızın uğradığı tecavüz ve çekildiği fuhuş ağı oldu.

Ölüm ve Yaralanma

Kadınlar ve çocuklar, kara mayınlarının tarım alanlarına, su kaynaklarının ve pazarların olduğu yollara yerleştirilmesi sonucu en çok zarar görenlerdir. Dünyadaki 90 ülkenin sınırlarında gizli bir şekilde yatan tehlike mayınlardır. ‘Ağır çekimde kitle imha silahları’ olarak adlandırılan kara mayınlarıyla her yıl 15000’den 20000’e kadar insan ölüyor ya da yaralanıyor ve rapor edilen kurbanların %70’inden fazlası sivil. Sovyet ordusunun Afganistan’la yaptığı savaş sırasında Pakistan-Afganistan sınırına attığı binlerce kara mayını Bajaur’da ve Pakistan’da yayıldı. Hayvanlara yem götürüp getirirken, tarım arazilerinden geçerken, gündelik işlerini yaparken yaralanan kadınlar ve genç kızlar, mayın kurbanlarının %35’ini oluşturuyor. Ayrıca bu tutucu aşiretlerden oluşan toplumda, camilerde ve okullarda erkeklere ve delikanlılara mayınlarla ilgili bilinçlendirme dersleri yapılırken, onların da evdeki eşlerine ve çocuklarına öğretecekleri varsayılıyordu.

Afrika’nın bir çok bölgesinde, yiyecek üretiminin %80’ini sağlayan kadın çiftçilerin oranı Asya’da ve Afrika’da erkek çiftçilerden daha fazla. Yaralandıklarında çiftçilik yapamıyorlar, ve ailelerini besleyemiyorlar. Kocaları onları terk ediyor, ya sokakta dilenmeye ya da cinsel tacize uğramaya bırakıyorlar.

Savaş sonrası toparlanma döneminde, odun toplamak, su bulmak, hayvanlarla ve çiftçilikle ilgilenmek gibi barış zamanının geçim faaliyetlerine geri döndükleri için, kadınlar ve çocuklar kara mayınlarından yaralananların ve ölenlerin büyük çoğunluğunu oluşturuyor.

Diğer ülkelerde özce ölü ve yaralı böyle iken, Kürdistan’da savaş sivillere yönelik yürütülüyor. Irak’ta Saddam rejimi döneminde kimyasal silah kullanılması bunun en açık bilenen örneğiyken Kürtlerin tarihinde savaşın sivil halka yönelik yapıldığı bir gerçek. Kuzey Kürdistan’da gerçekleşen 27 irili ufaklı direnişte, yine en son gelişen direniş olan Kürdistan Ulusal Kurtuluş mücadelesi döneminde Türk ordu Kuvvetlerinin ağırlıkta savaştığı kesim sivil kesim oldu. Özellikle son otuz yıl içinde Kürt gerillalarına yönelik yaşadığı başarısızlığını sivil halka yönelerek, köyler yakılarak giderilmeye başlandı. Kürt kadınları tecavüze uğradı, evleri ile birlikte diri diri yakıldı. Bebekleri canlı canlı karınlarından alındı. Kürt kadını tarihi boyunca sürekli bir savaş ortamında tutuldu ve bunun soncu olarak şiddete maruz kaldı.

Göç ve Mültecilik

Dünyadaki mültecilerin ve ülkesinden sürülenlerin %80’ini kadınlar ve çocuklar oluşturuyor. Yirminci yüzyılın sonlarında savaşın dengesi ve doğası, benzeri görülmemiş sayıda insanın çatışmadan kaçmasıyla sonuçlandı. Örneğin, 1990’larda insanların savaş yüzünden ülkelerinden sürülmelerinin halkın sağlığı üzerinde birçok durumda çatışmanın kendisinden çok daha ciddi etkileri olması. Cinsiyete dayanan verilerin yokluğuna rağmen, mülteci kamplarındaki kadınların ve kız çocuklarının erkeklerden daha fazla tecavüz, cinsel sömürü ve de kara mayınlarından dolayı kötürüm kalma riski altında olması gibi, kirletilmiş su kaynaklarına ve insani atıklara da daha fazla maruz kaldığı biliniyor. Kadınlar ve kız çocukları, yiyecek, yakıt, hayvanların yemi ve suyun sağlanması gibi temel ev içi ihtiyaçlarının sağlanmasından ve atıkların uzaklaştırılmasından sorumlular, ve erkekler çatışmalar yüzünden yaşanan kıtlığın sonucu bunları yağmalıyorlar. Batı Afrika mülteci kamplarında BM barış gücü ve yardım görevlileri tarafından kadınların ve kız çocuklarının cinsel olarak sömürüldüğünün, ve Bosna’nın çatışma sonrası korunaklı bölgede kadınların ve kız çocuklarının uluslararası polis tarafından fuhuşa sürüklendiğinin geçenlerde açığa çıkarılması sonucu; gözler yağmacı erkek barış gücüne, yardım görevlilerine ve polise, ve ayrıca da yiyecek, temel yaşam gereksinimleri ve fiziksel güvenlik için onlara bağlı olan mülteci kadın ve kız çocuklarının hassas durumlarına çevrildi.

Ölüm oranlarının kaba verileri, ülkesinden sürülmenin kadın ve kız çocukların sağlığı üzerinde yarattığı etkileri gölgede bırakıyor; çünkü (tıpkı diğer toplumsal ve çevresel etkilerin verileri gibi) bunlar da toplumsal cinsiyetle pek az ilişkilendirilir. Belgelenmiş az sayıda örneklerden birine göre, Bangladeş’deki bir mülteci kampında, bir yaşın altındaki Burmalı kızlar erkeklerin iki katı, beş yaşın üzerindeki kızlar ile kadınlar ise erkeklerin 3.5 katı daha fazla ölüm oranına sahipler. Başka bir örnekte, başında kadınların bulunduğu Ruandalı mülteci ailelerin, başında erkeklerin bulunduğu Doğu Zaireli bir mülteci kampındakilerden daha kötü beslendikleri görülüyor. Cinsiyete dayalı çok az veriye rağmen, birçok durum, mülteci kadınların ve kız çocuklarının erkeklerden daha yüksek ölüm oranına sahip olduğu sonucunu veriyor; çünkü mülteci kamplarındaki sağlık hizmetlerini ve yiyeceği sağlayan sistemler, erkeklere ve erkek çocuklara kadınlar ve kız çocuklarının üstünde ayrıcalıklar sağlıyor. Cinsel eşitlik sağlanmazsa, mülteci kamplarındaki gıda ve sağlık hizmetlerinden yararlanma şansı en az olanlar, hane reisi konumundaki bekar kadınlar, dullar ve kız çocukları olacak. Koruma ve adaletten yoksun olduklarından, aynı zamanda yiyecek ve ilaç için cinsel sömürüye maruz kalabiliyorlar.

20. yüzyılın sonları ve 21. yüzyılın başlarındaki savaşlar, savaşçının kurbanının ölümünü ve sakat kalmasını görmesine meydan vermeyecek uzaklıkta uzaktan kumandalı silahlarla gerçekleştiriliyor. Hatta sivillerin yoluna yerleştirilmiş sadist bir oyuncağa benzeyen kara mayınları, onları havadan eken veya manuel dağıtanlardan uzaktalar ve onları üretenlerin de binlerce mil uzağındalar. Diğer yandan, askeri tecavüz ve cinsel sömürü, savaş alanlarında kadın cesetlerinin dış görünüşlerini erkek görünüşüne çevirdi. Savaşın acılarını çekenlerin içinde militer kültür için ödenen en ağır bedeli kadınlar ödemiştir. Bu kültür, erkekleri, yaşı, cinsiyeti, sivil konumu ayırt etmeksizin tüm insanları öldürmek üzere hazırlar ve savaş sırasında ve savaş sonrası barış gücünde ve işgal üslerinde, askeri temeller etrafında, kadınların ve kız çocuklarının maruz kaldığı erkek cinsel saldırganlığına hoşgörü alanını yaratır.

Kürdistan’da bilinçli bir mültecileştirme politikası uygulandı. 70 yılların ardından Kürdistan açık veya dolaylı olarak boşaltılmaya başlandı. Türkiye metropolleri ve Avrupa’ya göç ettirilen veya göç etmek zorunda bırakılan Kürtler gittikleri yerde de savışın acımasız yüzünü yaşamaya devam ettiler. Türkiye metropollerine göç ettirilen ve ekonomik kaynakları tüketilen Kürt kadınları bir biçimde ekonomik finansını sağlamak zorunda kaldı. Çalıştığı iş yerinde ulusal kimliği nedeniyle küçümsenen horlanan Kürt kadınları öte yandan cinsel sömürüye de maruz kaldılar. Özel olarak devlet tarafından oluşturulan birimler kanalıyla Kürt kadınları düşürülmeye çalışıldı ve Türkiye’de fuhuş sektörü Kürt kadına dayandırılmaya çalışıldı. Yine asimilasyon politikasının bir parçası olarak savaşta ailelerini kaybeden Kürt kızları ve çocukları, yine ekonomik sorunlar nedeniyle göç eden ve çocuklarını okutamayan Kürt çocukları alındıkları yurtlarda bir şiddete maruz kaldı. Yurtlarda çalışan görevlilerce tacize ve tecavüze uğrayan çocuklar psikolojik olarak ciddi yaralar aldılar. Bir çoğu asker ve polis kanalıyla korkutularak susturuldu. Sorunu açamayan Kürt çocukları asimilasyonun yanında bir de ruhsal ve psikolojik olarak büyük bir dejenereyi yaşadılar.

Önemli bir Kürt kitlesi ise Avrupa’da mülteci konuma geldi. Avrupa’da mülteci konuma gelen Kürtlere yönelik Avrupa ülkeleri de özel bir politika uyguladı. Kimlik bunalıma ve kültür çatışması Kürt mültecilerinin Kürdistan’da yaşadıkları savaştan daha büyük yaralar almasına yol açtı. Bundan en büyük nasibi ise Kürt kadınları aldı.

TBMM rakamlarına göre Kürdistan’da son 15 yılda yakılan ve boşaltılan 3655 köyden ve savaş ortamından göç etmek zorunda bırakılan bir milyon Kürdün çoğunluğunu kadınlar ve çocuklar oluşturuyor. (Bu rakam İHD’nin araştırmalarına göre üç milyon civarında.) GÖÇ-DER’in yaptığı araştırma raporuna göre, bu durumda olan kadınların sağlıkları bozuluyor, ekonomik sıkıntı çekiyor, eşleri ve çocuklarıyla ilişkileri zedeleniyor. Yaşamını o güne kadar ana diliyle sürdüren ve Türkçe’yi bilmeyen kadınlar yaşamın her sahasında bu dili kullanmak zorunda kalıyor. Kendi içine kapanıp, sosyal yaşam ve kamusal alana dahil olamıyorlar. Bu nedenle de Kürt kadınlar, erkeklere ve genç kızlara oranla daha fazla kendi köylerine geri dönmek istiyorlar.

Savaş suçu olarak tecavüz

Tecavüzün bir sistemi var ve tecavüzün savaşta silah olarak kullanılmasının tarihçesi MÖ 2. bin yılın başlarına kadar gidiyor. Geçmişte işgalci güçler, fetih serüvenlerinde yenilmiş halkların kadınlarına tecavüz etmeyi ilk kez mutlak teslimiyetin stratejisi olarak kullandılar. Ardından gasp edilen kadınları hizmetçi olarak kullanmak için köleliği keşfettiler. Böylece tarih boyu varolan karanlık bir kesit tamamlanmış oldu.

Mezopotamya, Anadolu, Mısır, Güneydoğu Avrupa ve Hindistan’da tanrıçalar sembolü altında barış içerisinde gelişen uygarlıklar, bu şiddet uygulaması ile yıkıldı. Merkezi toplum örgütlenmesine rağmen, şiddetli devlet gücü işaretleri taşımayan kadın değerlerine yönlendirilmiş eşitlikçi toplumların tabanı ve işlevi şok olaylarla gasp edildi. Bunun öncesinde özgür birlikteliğe dayalı savaşsız binlerce yıl boyunca, o döneme kadar bilinmeyen bilimsel, kültürel ve teknik düzeyi yakalamış yüksek derecede uygarlaşmış kentler oluştu. Bu verimlilik periyodunun meyvelerini daha sonra zorbaca işgal edenler sahiplendi ve yaratılan ilerlemenin kökünü kazıdılar.
Erkek Saldırganlığı Savaşın kadınlara kadınlıklarından dolayı verdiği acı, erkeklerin kadınları küçük düşürmek, onlara saldırmak ve işkence etmek için silah olarak kullanmaları sonucunda geçirdikleri travmadır. Askeri genelevler, tecavüz kampları ve gitgide büyüyen fuhuş sektörü, erkek saldırganlığına dayanan, ona izin veren savaş kültürüyle ve savaşın ardından özellikle kadın ve çocukları perişan eden sosyal ve ekonomik yıkımlarla besleniyor.

Savaş Ganimeti

Ataerkil devrin başlangıcından beri kadınlar savaşın ganimetleri olarak düşünülmüşler, üstü örtük ikincil zarar ifadesinin altında görünmezleştirilmişlerdir. Eski Yugoslavya’da Müslüman kadınların Ruanda’da Tutsi kadınların ve Irak’ta kadınların tutsaklık ve çatışma sırasında tecavüz edilerek katledildiğini gösteren son soruşturmalara kadar savaşta tecavüz ve cinsel sömürü sistematik olarak belgelere dökülmedi, ve savaş suçu ve işkencesi olarak adlandırılmıyordu. Aynı zamanda tarih, savaşın ve işgal ordusunun kıdemli subaylarının, askerlerinin yerli kadınlara yaptığı cinsel sömürüyü tasdik ettiğini ve meşrulaştırdığını gösterir.

Ruanda’da, 1994 soykırımında en az 250.000 kadına tecavüz edildi. 1990’lar boyunca 20.000’den fazla Müslüman kadın Bosna’daki etnik temizlik kampanyasının parçası olarak tecavüze uğradı. Ve BM, Demokratik Kongo Cumhuriyetindeki savaş boyunca binlerce kadın ve kız çocuğunun tecavüze uğradığını belirtmişti. Grup tecavüzleri o kadar yaygın ve vahşiydi ki, doktorlar vajinal tahribi savaşla ilgili suçlar içinde sınıflandırmaya başladılar.

Kadınlar Ötekidir

Çok iyi bilindiği gibi açıkça veya üstü kapalı bir şekilde kadınlar ötekidir. Sonuç olarak bu, kadınları ve kadınlığın tüm yönlerini kontrol altında tutmak ve aşağılamak için güç isteyenlerin gözünde gerekli hale gelir. Pek çok kültürde, kadınların erkeklerinin mülkü olduğu düşünülür. Bu yüzden, bir kadın tecavüze uğradığında bu, erkeğinin erkekliğine fiili bir saldırıdır. Bu fikir yürütmeyi kullanırsak, kadınlar belli bir kültürün, etnik grubun ya da ülkenin erkeklerinin onuruna saldırmak adına savaşın hedefi haline gelir. Bu nedenlerden ötürü, tecavüz ve kadına yönelik cinsel saldırının diğer biçimleri her zaman savaşın veya çatışmanın bir parçasıdır. Kadınlar saldırılabilecek, çalınabilecek ve leke sürülebilecek mülk olarak varsayıldıklarında, düşmanı kadınlaştırmanın ve küçük düşürmenin bir aracı haline gelir. Kadının özgürlük mücadelesinde çözüm erkek egemen sisteminin tekliğe dayalı hiyerarşi sistemine karşı demokratik ekolojik toplumun çoğulculuğunu topluma yerleştirmek gerekir.

Kürdistan’da Son Durum

Bir halkın inkarına dayalı olarak Kürdistan’da başlayan savaş bir çok aşamadan geçti. Ateşkesler yapıldı, barış ve çözüm önerileri dikkate alınmadı ve Kürt halkı bir biçimde sürekli savaş halinde tutulmaya devam edildi. Ulusal kimliğin inkarını yaşayan Kürt kadınları her açından savaşın dolaylı ve direk muhatapları oldular. Koruyucuların, askerlerin, tacize maruz kalırken, gerillaya katılan Kürt kadın savaşçıları da cinsiyetçi aşağılanmalardan kurtulmadılar.

7 yıllık bir ateşkes süreci boyunca da Kürt kadının savaş sürecinde yaşadığı zorlukları pek değiştirmedi. Devlet kirli savaş yöntemlerini sürdürdü. Kürt siyasetçiler Gülbahar Gündüz ve Afife Mintaş kaçırılarak cinsel tacize uğradı. 409 askerin Ş.E’ye tecavüz ettiği bu dönemde ortaya çıktı ve davası sürdü. En son Kürt özgürlük savaşçılarının meşru savunma haklarını kullanacaklarını duyurmalarıyla birlikte Kürdistan’da ordu yeniden karargahlarını çoğaltırken, operasyonlara hız verdi. Yüz, yüzelli operasyon gerçekleştirdi. Yaşamını yitiren gerilla cesetlerine insanlık dışı muamelelerde bulunuldu. Siirt’te sivil Kürt gençleri katledildi. Siirt’te katledilen sivil Kürt kızlarının cenazelerine saldırıldı. Kürt kadın gerillalarının cesetleri teşhir edildi. Tecavüz edildi, taciz edildi. 15 yıldır devam eden savaşta dünya kamuoyu Kürtlerin yaşadığı bu trajediye tanıklık etti.

Bugün Ortadoğu’da savaş tırmanmaya devam ediyor. Militarizm güçleniyor. Dolayısıyla kadınlar için bu şiddet, baskı ve yoksulluk demektir. Bugün uluslararası sözleşmelere rağmen Kürdistan’da 350.000 dönüm arazide 1 milyon mayın temizlenmemiş vaziyette duruyor. Bugün Kürt kadınlar siyaset yapıyor diye, çocuklarını gerillaya gönderdi diye ya da yalnızca Kürt olduğu için tacize ve işkenceye uğramaya devam ediyor.

Türkiye devleti AKP öncülüğünde Amerikan Emperyalizminin bölgeyi işgalinin destekçisi ve bölge politikalarının ortağı konumunda. AKP, bu ortaklığı, Kürt ulusunu imha ve inkar siyasetini hayata geçirmek için yaptığı pazarlıklarla sürdürmekte. Öte yandan AB’ye uyum süreci de Kürt sorunu yok sayılarak yürütülmekte.

Yaşananların durdurulması için Kürt kadınları onurlu bir mücadeleyi sürdürmekteler. Barış ve çözümün hakim olduğu bir bölge ve coğrafya yaratmak için diyalog geliştirmeye ve çözüm platformları yaratmaya çalışmaktalar. Savaş en fazla kadını vuruyor. Kürdistan ve dünyadan verdiğimiz örnekler de bu tespiti doğruluyor. O halde emperyalizme, militarizm, inkar ve imhaya dayanan kirli savaşa karşı mücadele birbirinden ayrılamaz parçalardır. Militarizme, kirli savaş yöntemlerine karşı, Kürt sorununun siyasal ve demokratik çözümü için istikrarlı bir mücadele sürdürmek gerekiyor.

Sonuç olarak…

Cinsiyetçiliği içselleştirerek varlığını sürdüren savaş güçlerine karşı mücadele, kadın kurtuluş mücadelesinin en önemli parçasıdır. Savaşa karşı barışı, şovenizme karşı halkların kardeşliğini savunma temelinde dönemsel eylem ve etkinliklerin yapılması, demokratik kitle örgütleriyle savaş karşıtı çevrelerle ortak hareket edilmesi; militarist güçlerin insanlık dışı taciz, tecavüz, işkence ve gözaltı politikalarına karşı ve kadınlara yönelik şiddet uygulamalarına karşı özellikle Genişletilmiş Ortadoğu Projesi (GOP)’ne karşı Ortadoğu kadınları ve dünya kadınlarıyla birlikte hareket etmek büyük bir önem taşımaktadır. Savaşın durdurulması için verilecek mücadele kadınların ortak mücadele gerekçesidir. Çünkü nerede olursa olsun savaş bir biçimde hepimizin kapısına dayanmaktadır. Özellikle Ortadoğu’nun bugün köklü bir savaşın içine çekiliyor. Bunun faturası ise yine kadın ödeyecek. Tarihten ve bölgesel olarak yaşanılanlardan ders çıkaran bir kadın öngörülüğü ve örgütlülüğü acil bir görevdir. Bu görev yalnız Kürt kadına değil, bütün Ortadoğu ve dünya kadınlarına aittir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: