Charles Baudelaire ve Modernizm

Arş. Gör. Dr. Metin GÜLTEKİN
Dicle Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Sosyoloji Bölümü
mgultekin23@hotmail.com

Özet

Bu çalışmada, bir erken dönem modernist düşünür olarak Baudelaire’ın yaklaşımları analiz edilmeye
çalışılacaktır. Bu noktada onu orijinal kılan, başta modernliği kavramamıza yönelik görüşler sunan ilk düşünürlerin
başında gelmesidir. İkincisi, buna rağmen, onun görüşlerinin kendinden sonraki modernizm okumalarına göre daha
belirgin olarak tasarlanmış olmasıdır. Baudelaire, ideoloji olarak modernizmi, yaşanmakta olan modernizmden
ayırır. Akılcı egemenliğe, bilimselliğe ve ilerlemeye dayalı ideolojik modernizme karşı çıkar. O modernizmi
anlamada araç olarak akademik kaygıları değil, estetizmi kullanır. Modernizmin izlerini güncel hayattaki
sonuçlarıyla takip eder ve bir sanatçı duyarlılığıyla onu resmeder. Böylece modernizmin ilk kuramcılarından
olmasına rağmen, günümüz postmodern yaklaşımlarının önerdiği çözümleme biçimlerine daha yakın durur.

Anahtar Kelimeler: Modernizm, İlerleme, Sanat, Estetik, Kalabalıklar, Şehir.

Abstract

This study examines the views of Baudelaire. Baudelarie is one of the first thinkers helping us understand
modernity in a simple manner compared to the thinkers coming after him. He differentiates ideological modernizm
from the lived modernizm and rejects rational, scientific and progressive tendencies in ideological modernizm. For
Baudelarie aesthetic aspects of understanding is more important than academic ones. Therefore, he examines the
effects of modernizm on everyday life in an artist sensivity. In this way, he has more similarities with
postmodernists than with modernist thinkers.

Key Words: Modernizm, Progression, Art, Aesthetic, Masses, City.

Modernizm kadim kültürlerin ortadan kalktığı; her şeyin değiştiği, ilerlediği ve bir hesaba
bağlandığı bir dönem olarak ortaya çıkmıştır. Bu dönemde geleneksel hayatı yaşama, kültürel
varlıkları muhafaza etme, günceli, sanatı ve estetiği yaşama, bireye odaklı kahramanlıklar
sergileme anlayışları yerini akılcı tutumlara, rekabete kendini ve başkalarını yönetme
endişelerine bırakmıştır. Bu nedenle modernizm hem bilim ve ilerlemenin dönemi olmuştur hem
de egemen aklını mensuplarına dayatmak suretiyle, topluma, doğaya ve gelecek tasarımlarına
akılcı esaslarla yaklaşma mantığını geliştirmiştir. “Şimdiki zaman”ın paradigması olmasına
rağmen şiddetle geleceğe odaklı bir dünya görüşü olmaya mahkûm olmuştur. Modern akılcı
bilim, kesin gerçeklere ulaşma hedefiyle kurulmuş ve vizyonunu ideal bir toplum tasarımıyla
birleştirerek genişletmiş olması nedeniyle, modernist yaklaşımda toplum bir “oluş” biçimi olarak
değil akılcı bir “tasarım” olarak değerlendirilmiştir. Bu tasarımda tarih, devamlı iyiye ve
mükemmelleşmeye doğru evrimsel bir yöneliş olarak yorumlanır. Modernleşme süreci içinde,
tarihin bütün tortuları atılır ve akıl ve bilimin süzgecinde sürekli bir aydınlanmaya doğru gidilir.
Giddens’ın yakıştırmasıyla, evrimci tarih anlayışı, insanlığa ait olaylar karmaşasını bir tablo

düzeni içerisine uydurmaya çalışan “olaylar dizisi” olarak algılar. Bu açıdan evrimci yaklaşımlar,
bir düzenleme/müdahale biçimi olarak “meta anlatılar”ı temsil ederler (Giddens,1998:14-15).
Şimdiye kadar modern toplumun bilimini yapanlar ve moderniteyi sistemleştirenler, bu
nedenle toplumsal değişmelerin bazı yönlerine diğer yönlerini ya da değişmenin ters yönündeki
yönlerini gözden kaçırma pahasına ağırlık vermişlerdir. Bu tutum, bir yandan modern kuralların
ve süreçlerin bireyler dünyasına etkisinin abartılmasına, bir yandan da toplumun gündelik
etkinliklerinin toplumsal yapıya etkisinin ihmal edilmesine yol açmıştır (Wagner,1996:10-16).
Kısaca modern bakış –şimdi ve gelecek, teori ve pratik arasında- bir kaymayla sonuçlanmıştır.
Sonuçta modernite, günümüzde tüm toplumsal gerçeklikleri kavrayamama yönünde büyük bir
eleştiriye muhatap olacak biçimde, süreçleri tek yönlü açıklama sorunuyla karşı karşıya
kalmıştır.
İşte Baudelaire, oldukça erken dönemlerde, modernitenin bu adeta zamanı –kültürü,
günceli, sanatı, estetiği katleden yönüne dikkat çekmiş, modern ilişki biçimlerini ortaya çıkarken
kavramaya çalışmıştır. O zamanın hızla aktığı bir zamanda, adeta akan zamanı durdurma
teşebbüsüne girişmiştir. Ve bu tutumunun sonucu olarak büyük oranda zamanı aşma ve
modernistlerin arzularına inat geleceği yakalama şansına kavuşmuştur. Baudadelaire, tarihe bir
süreklilik olarak bakmak yerine, gerçek bir modernist olarak o an’ı ele alır. O, modernliğe estetik
alanın, yani “modernizmin” kurumsallaşma biçimi olarak bakar; düzenin yani “modernleşmenin”
kurumsallaşma biçimi olarak bakmaz, böyle bakmaktan kurtulur (Artun,2004:30). Bu yüzden
zamanın tutsağı olan tek yanlı modern süreçlerin savurucu etkisine yakalanmaktan kurtulur, çok
daha bütüncül bir biçimde modernliği kavramayı başarır. Bu nedenle, Berman “Batı kültürü
modernlik meselesi ile ciddi bir şekilde ilgilendikçe bizler Baudelaire’in bir kâhin ve öncü olarak
gösterdiği özgünlük ve cesareti daha çok takdir eder olduk” (Berman,1994:167) der ve ilk
modernist olarak Baudelaire’i gösterir.
Baudelaire içinde ilerleme olmayan bir modernizm tasvir eder. Böylece çok daha önce,
ilerlemenin yavaşladığı, kültürelin, güncelin öne çıktığı günümüzdekine benzer tarzda toplumu
ele alır; bütünüyle değişim fikri içinde değil de, değişenle değişmeyen arasıdaki gerilim hattı
üzerinde, süreçleri çift yönlü görünümleri içerisinde değerlendirir ve modernliğin kendisineodağına ulaşabilir. Baudelaire, dikkatini herkesin gözüne kaskatı kural ve dayatmalarıyla
görünen modernizmin, canlı tarafına; estetiğine ve ruhuna yöneltir. Modernitenin can damarı
olan şehri, modern Paris’i resmederek düşüncelerini dile getirir. Düşüncenin organizasyonundan
değil, bizzat toplumun modern organizasyonundan hareketle modernliği çözümler. O
modernliğin resmini çıkararak zamanı durdurur; bir sanatçı bakışıyla modernliği kavramaya

girişir. Baudelaire, modernitenin metalaşan yüzünü gözle görünür yönleriyle bize ilk olarak
resmeden kişilerin başında gelir.
Baudelaire modernite olarak yeni bir döneme girildiğini, bu dönemde ‘büyük gelenek’e
ait güzellik ve kahramanlık kavramlarının kalmadığını fark etmektedir. Ancak, O her yüzyıl ve
her halk kendi güzelliğine ve kahramanlıklarına sahip olduğuna göre bizim de kaçınılmaz olarak
kendi güzelliğimize sahip olmamız gerektiği düşüncesinden hareketle modern hayatın
güzelliklerini ve kahramanlıklarını ifşaya çalışır (Baudelaire,2004:193). Modernlik
çözümlemesine bu niyetlerle yaklaşır. O modernlik kavramına kişisel bir övgü ve yergi
düşüncesine başvurmaksızın yaklaşır. Bu nedenle modernliği zihinsel bir problematik olarak
değerlendirmez ve böylece çoğunlukla aklın egemenliğinde soyut süreçler sistemi olarak
karşımıza çıkan modernliği aynı mantıkla okumaz. Onu kendi işleyiş mantığına paralel olmayan
aykırı bir yaklaşımla okur. Böylece modernliğin bir biçimde dayatmak istediği mantığın dışında
kalmayı başararak aslında onu daha net bir biçimde ele almayı başarır. O modernliğe
avantajlarıyla ve dezavantajlarıyla bakmaz. Ona karşı duygusal olmaz ve duygusal bir karşı
çıkışı da benimsemez. Zira ona göre zaten içinde bulunduğumuz modern evren, bu tarz
yaklaşımları anlamsız ve geçersiz kılar. Çünkü modernite, doğası gereği zaten zıtlıkların,
çelişkilerin, çatışmaların, bunalımların iç içe olduğu bir düzendir. Onu benimsemek de karşı
olmak da modernlik açısından aynı değeri taşıyacaktır. Bu tarz yaklaşımlar, moderniteyi soyut
bir sistem olarak kurumsallaştırma işine yaramıştır. Düşünce üretimini, modernitenin kendisini
soyut bir sistem olarak üretmesi sürecinde, işlevsel hale dönüştürmesine yol açmıştır.
Baudelaire, bütün bu yaklaşım tarzlarını kırma rolünü üstlenir. O modernliğe bir kültür
olarak, kültürel hayat biçimlerimize getirdiği boyutlarıyla bakar. Sosyal hayat icra edilirken, onu
üretme biçimiyle ilgilenir. Baudelaire, moderniteyi yaratıcılığıyla veya yıkıcılığıyla ele almaz;
moderniteyi bir kendi kendini üretim süreci olarak, herhangi kadim geleneksel kültürün kendini
üretme dinamiklerinde olduğu haliyle alır. O bir yerde; “ana soruna, işin özüne, yani bizim yeni
tutkularda içkin özel bir güzelliğe sahip olup olmadığımız konusuna gelince, modern konuları ele
alan sanatçıların çoğunun kamusal ve resmi konularla, zaferlerimiz ve siyasal kahramanlığımızla
yetindiklerini görüyorum. Gerçi bunları suratlarını ekşiterek, homurdanarak ve paralarını veren
hükümet tarafından sipariş edildikleri için yaparlar. Oysa başka türlü bir kahramanlık içeren özel
konular da vardır. Sosyete hayatının ve devasa kentin yeraltına musallat olmuş binlerce köksüz
hayata ait manzaralar, caniler, fahişeler, Gazette des tribunaux ve Moniteur, kendi
kahramanlığımızı tanımak için gözümüzü açmanın yeterli olacağını kanıtlıyor”
(Baudelaire,2004:195-196) der. Bunu derken hem egemen modernist tutumu ortaya koyar, hem
kendi yaklaşımını netleştirmeye çalışır ve her iki yaklaşımı karşılaştırır. Burada modernist

yaklaşımın, o kendinden bir nitelik olan güzellik kavramını bile özel anlamıyla kavramaktan
yoksun olduğunu söyler. Onu ancak “iktidarla ilgili” / bir meta anlatıya özgü yorumlama biçimi
etrafında yorumladıklarına dikkat çeker. Bunun da yine somut bir iktidara arz etmeye yönelik
olarak ve de para karşılığı-metalaşmış ilişkiler içinde yapıldığını söyleyerek teori ve pratik
arasındaki bağlamı ortaya koyar. Bunun karşısında kendi eğilimini ortaya koyar ve modern
iktidar alanın dışında hatta onun önemsiz gördüğü ve dışladığı, doğrudan gündelik hayatın
dinamiklerinden kaynaklanan ilişkiler alanına vurgu yapar. Tüm bunlar üstelik başka kültürel
dönemlerde bulunmayan, yalnızca modern koşulların önümüze koyduğu durumlar/kahramanlık
biçimleridir. Baudelaire “bunları tanımak için gözlerimizi açmak yeterli olacaktır” derken, tüm
bu farklılıkların bir bakışaçısı farklılığından kaynaklandığını söylemek ister. Ve mücadelesinin
doğrudan bu modernist yaklaşım biçimiyle olduğunu hissettirmeye çalışır.
Baudelaire sanatı ve estetiği merkeze alır. Çünkü onlar tüm toplum biçimleri için ortak
değerlerdir. Modernizm de yeni bir toplumsal dönem olduğuna göre onun da kendine özgü
güzellik biçimleri olmalıdır. Tüm toplumlar birbirlerinden farklılaşır. Ancak bu ortak değerlerle
birleşirler. O nedenle modernliğe de bu ortaklık ve onun modern koşullardaki sonuçları
bağlamında bakılmalıdır; onun kendine özgü koşullarını fark edebilmek için. Bu anlamda sanat,
güzellik, kahramanlık gibi kadim kavramlar Baudelaire için toplumu anlamaya yönelik birer
metodolojik analiz aygıtlardır. Onun için, kökeni ekonomik, siyasi ve ya akılcı iktidar biçimine
değil, bu kadim değerlere dayanan davranış biçimleri değerlendirme konusudur. Bu tür davranış
biçimleri veya kalıpları ve onların sanatçı bakışıyla yorumlandırılmaları “olanı” anlamakta
-dahası- görmekte bize daha fazla yardımcı olur. Çünkü sanat zamanı durdurur. Değişmeyenin
üzerinden değişeni kavramaya götürür. Bu yaklaşım, Baudelaire göre biricik ve mutlak bir
güzellik olduğu yolundaki modernist anlayışa karşı, bir güzellik kuramı oluşturmak için de iyi
bir fırsat sağlar: “Güzelin, uyandırdığı izlenim tek olsa da, her zaman kaçınılmaz olarak iki
unsurdan oluştuğunu, oluşan izlenim birliği içinde güzelin değişik unsurlarının ayırt etmek güç
gelse de, bunun güzelin bileşimindeki zorunlu çeşitliliği asla geçersiz kılmadığını göstermek için
iyi bir fırsat. Güzellik, niceliğinin belirlemesi çok güç olan ebedî, değişmez bir unsurdan ve
koşullara göre değişen, göreli bir unsurdan oluşur – bu unsur da yaşanılan çağ, o çağın modaları,
ahlaki değerleri, duyguları ya da bunların hepsidir. İlahi pastanın üstünü kaplayan çekici, baştan
çıkarıcı, iştah açıcı kaymağa benzetebileceğimiz bu ikinci unsur olmasa, insan doğasına
uyarlanabilir ve uygun olmaktan çıkacak ilk unsur da hazmedilemez, takdir edilemezdi. Meydan
okuyorum: bu iki unsuru da içermeyen tek bir güzellik numunesi bulup çıkarın bana”
(Baudelaire,2004:202). Bu şekilde Baudelaire, diyalektiğin merkezini modern iktidar alanları
arasındaki çatışmadan, onun önemsiz gördüğü ve güzel-çirkin/kötü düzlemini kendisine göre

yeniden kurguladığı tek yönlü güzellik anlayışından ebedî güzellik anlayışına taşımaktadır. Bu
güzellik anlayışında bir değişmez, kendinden olan asıl bir yön vardır, bir de koşullara göre ondan
yansıyan ve söz konusu toplumun temel karakteristiklerini ele veren boyutu vardır. Bizim
gördüğümüz hep bu ikincisidir. Biz bir toplum olarak da, tek tek bireyler veya sanatçılar olarak
da bunu görürüz. Tekil bir güzellikten, sayısız bizler yine tekil olarak faydalanabiliriz. O
yaşadığımız “bize”, “bizim toplumuza”, “bizim zamanımıza” aittir. Güzellik kavramında, sanatta
ve estetikte “her esin kendiliğinden bireyseldir. Sanatçının tek kaynağı kendisidir. (Sanatçı)
çocuksuz ölür. Kendi kralı, kendi papazı, kendi Tanrısı” (Berman,1994:176) dır. Sanat insanlık
durumunu ele verir. Birey onunla birey olma gücünü kazanabilir. Buna karşılık akıl öyle
değildir. Akıl da insanı bireyselleştirir ancak, onu başka bireylerden ve toplumdan koparır.
Çünkü akıl kendi başına bir değer içermez. Akıl, -soyut bir varlık olarak- bireyi merkeze alır ve
tüm yorumlama biçimleri bu merkezîliğe dayalı olarak gerçekleştirilir. Bu nedenle akıl,
paylaşmaya değil, rekabete ve çatışmaya açılır. Ancak sanat, güzellik vs. kendinden bir değer
içerdiği için bireysel olduğu kadar toplumsaldır da.
Baudelaire, kendi güzellik kuramına zaman zaman değinir ve her defasında ondan farklı
bağlamlara işaret etmek için yararlanır. Bu defa akılcı yaklaşımla kendi yaklaşımını karşılaştırır
ve güzellik açısından “evrensel ilke tek olsa da, doğa mutlak ya da eksiksiz hiçbir şey sunmaz;
ben (akıl) tekil varlıklardan başka bir şey görmem. Aynı türden her hayvan bir yanıyla
hemcinsinden farklıdır, bir ağacın verebileceği binlerce meyve içinde birbirinin eşi iki tane
bulmak olanaksızdır. … Ve birliğin çelişkisi olan ikilik aynı zamanda onun sonucudur”
(Baudelaire,2004:145), der. Burada Baudelaire, yine ilk başta evrensel bir güzellik kavramına
vurgu yaparak teorisini başlatır ve ondan (güzellikten) kişisel yararlanma biçimlerinin doğal
göreliliğinden bahseder; böylece o mutlak birlik alanının, kaçınılmaz ikilikle sonuçlandığını veya
ikiliklerle genişlediğini söyleyerek kapatır. Bu onun kuramının temel çerçevesidir. Ancak bu
süreç içinde Baudelaire bir başka boyuta da atıf yapar. Ki o, modernist bakış açısını ifade eder.
Bu bakış açısı, “ben tekil varlıklardan başka bir şey görmem” cümlesinin anlamında yatar.
Modernist bakış açısı, güzellik olgusunu temel olarak almayıp, onu dışarıda bırakarak yerine
bireyi, özneyi, aklı alır. Oysa Baudelaire’in yaklaşımı içersinde; merkezde olan birey (akıl), özne
olarak evrensel bütünlükten ancak kısmen yararlanabilir. Fakat onu da kaçınılmaz olarak mutlak
gerçeklikmiş gibi algılar. Merkezde kendisi olduğu için, başka varlıkları birer nitelik olarak
görmeyip, farklı türler içerisindeki türdeş varlıklar olarak soyutlar. Baudelaire, “aynı türden her
hayvan bir yanıyla hemcinsinden farklıdır, bir ağacın verebileceği binlerce meyve içinde
birbirinin eşi iki tane bulmak olanaksızdır” derken bir yandan kendi bakış açısından kaynaklı
olarak doğadaki her varlığa niteliksel yönleriyle bakmanın mümkün olacağını söyler –çünkü her

varlık evrensel güzelliğin bir parçasıdır ve kendi içerisinde güzellik unsurunun bir taşıyıcısıdır-;
bir yandan da -bu evrensel bütünlükten soyutlanmış- tekil bireyin, doğayı da soyut varlıklar
sistemi olarak okumasının kaçınılmaz olacağını söyler ve bu bakış açısını eleştirir. Varlık
âlemine bütünselliği değil, kısmîliği içinde yaklaştığı için, onun teorik olarak yetersizliğine işaret
eder.
Varlık âleminin iki boyutluluğu böylece estetik bakış açısının peşinen kabul ettiği bir
gerçeklik biçimi olarak karşımıza çıkar. Modernist akılcı yaklaşım ise, bu ikiliği ilke olarak
benimsemez, her şeyi kendi rasyonel bakış açısı doğrultusunda eşitler, soyutlar; fakat bu
soyutlama süreci içerisinde kaçınılmaz olarak gerçekliğin iki boyutu “özne ve nesne, ruh ve
madde, soyut ve somut birbirleri içinde erir” (Artun,2004:57). Modernitenin kaderi olmuş olan
ikilemleri kaynağını buradan alır. Baudelaire, ısrarla modernist anlayışın, tarihi ve toplumu tek
yönlü bir süreç olarak algılama ve kendisini zihinlere o şekilde dayatma yönündeki baskısını
açığa vurmaya çalışır ve ona karşı çıkar. Tarihi, belli temeller üzerinde yükselen ve kendi yasası
çerçevesinde otomatik olarak işleyen süreçler sistemi olarak değil, her an doğan, canlanan
unsurlara sahip dinamikler alanı olarak kavramaya çalışır.
Burada yanılıp ve yine tekil bakış açısının tuzağına düşüp sanatı insan etkinliklerini
yöneten determinist bir faktör gibi düşünmemek gerekmektedir. Tersine Baudelaire, güzellik
unsurunun sürekli ışımasında olduğu gibi, bizim eylemlerimizi de o ışımanın bir parçası olarak,
onun içinde ele alır ve toplumsal etkinliklerin kendisini, ortaya çıkarken, canlı halinde ortaya
koymaya çalışır. Bu esnada biz güzellik alanı kapsamında, o “evrensel bütünlük” içerisinde
hareket ederiz, o alanı kullanırız; onu aynı anda hem üretiriz hem de tüketiriz, böylece aynı
zamanda onu yaşatmış, icra etmiş oluruz. Çünkü hepimizin içinde olduğu ezelî ebedî güzellik
unsuru, sanatçı dahil onu icra edenler tarafından hem örtülmekte, hem de ifade edilmektedir. O
halde sanattaki ikilik de insanın ikiliğinin kaçınılmaz bir sonucudur (Baudelaire,2004:203).
Sanatçının sanatını en mükemmel bir şekilde icra ederken bile, güzellik unsurunu hem gizlemiş
hem de ifşa etmiş olduğu gibi, bizim davranışlarımız da güzellik unsurunun aynı anda gizlenmesi
ve açığa vurulması bağlamında meydana gelir. Sosyal hayat bir sanatı icra etme biçiminde
yaşanır. Bu yaklaşım, hep iyilik olup; kötülük olmadığını anlatmaz. Aksine davranışlarımızın
“ileri” veya “geri” doğrultusunda zaman içinde bir yöne yönelimli olmadığını, bir davranış
ortaya çıkaran, kendine özgü anlam kökleriyle birlikte bulunduğunu anlatır.
Baudelaire, modern toplumu ve modernite kavramını da aynı yaklaşımla ele alır. O
“modernite’yle kast ettiğim, bir yarısı sonsuz ve değişmez olan sanatın, gelip geçici, ele avuca
sığmaz, koşullara bağlı olan diğer yarısıdır” (Baudelaire,2004:214), der. Ardından “her

modernitenin günün birinde “antikite” haline gelmeye layık olması için, insan hayatının ona ister
istemez kattığı gizemli güzelliğin bulunup çıkarılması gerekir (Baudelaire,2004:215), diyerek
modern koşullara özgü güzellik ve kahramanlık biçimlerini gözler önüne sermeye, “resmini
yapmaya” girişir. Baudelaire, sadece soyut bir teori geliştirme iddiasında değildir. Dahası, kendi
teorisini, modern ilişki tarzlarının ilk biçimlenmeye yüz tuttuğu mekânlardan biri olan Paris’teki
sosyal hayatın tasviri üzerinden gerçekleştirir. Doğrudan pratikten yola çıkarak teoriye gider.
Paris de tüm modern süreçlerde olduğu gibi, bujuvazinin etkin olduğu, buna karşılık geri kalan
kesimlerin, kısıtlı imkânlarla sosyal hayata katıldıkları bir mekândır. Buna rağmen Baudelaire,
egemen bakışaçısına göre toplumu ele almaz. O toplumu bir bütün olarak, görünüşü içerisinde
ele alır. O karşılıklı çatışan süreçler merkezinde değil, karşılıklı süreçlerin ortak ürünleri
bağlamında topluma yaklaşır; kamusallığa odaklanır. Baudelaire, moderniteyi modernistlerin
aksine, soyut süreçlerin bireye ve topluma egemenliği bağlamında anlamaz. O moderniteyi,
modern koşullar altında bir araya toplanmış bireylerin somut aktiviteleri ile kavramak ister. Ona
göre moderniteyi ilk kuran, ezelden beri belledikleri yerlerini, yurtlarını, geçmişlerini terk etmeyi
göze alarak, modernitenin ilk mekanlarından birini, Paris’i kuracak ilk dünya vatandaşları,
kozmopolitizmin öncüleridir; meçhul mesleklerin ve toplumsal rollerin fedaileri olan kalabalıklar
ve bu kalabalıkların giderek evlerden sokaklara, gündüzden gecelere taşan ve modern kente
kamusal karakterini kazandıran kargaşasıdır (Artun,2004:10). Onlar tüm şehri yeniden organize
etmişlerdir. Onu farklı bir ilişkiler yumağı haline dönüştürmüşlerdir.
Baudelaire’in kalabalıkları, kozmopolitizmi, metropolü, bulvarları, devingenliği,
modernitesi, flâneuru, modern hayatın ressamı hep aynı başlık altında toplanır. Bunların hepsi
aynı koşulların bir arada hem nedeni hem sonucudurlar. Tüm modern süreç, maddi ve sosyal
koşulların organik etkileşiminin bir bütünüdür. O’nun için bulvarlar, yüzyıllardır varlığını
sürdürmüş mahalleleri ortadan kaldıran, binlerce insanı evlerinden eden; ama şehrin tümünü,
tarihte ilk kez tüm sakinlerine açan yapılaşmalardır. Yüzyıllardır birbirinden yalıtılmış hücreler
halinde yaşayan Paris, artık birleşik bir fiziksel ve insani mekân oluyordu (Berman,1994:191 ).
Metropol, “modern gündelik hayat kültürünün beşikleri olarak yeme, içme, giyim, kuşam
örgüsünün, hazzın, cazibenin, modanın, lüksün dünyaya sunulduğu sahneler; vitrinler, barlar,
bistrolar, panoramalar, sergilerdir (Artun,2004:35). Yine metropol, kalabalıklar ve onların
biteviye devinimidir. (Artun,2004:10). “Modern hayat büyük bir moda gösterisi, başdöndürücü
görünümler, parıltılı yüzeyler, ışıltılı süsleme ve tasarım zaferleri sistemi” (Berman,1994:171)
dir. “Modern hayatın ressamı (ya da romancısı ya da filozofu) ilgi ve enerjisini [modernliğin]
‘modaları, görenekleri, duyguları’ üzerinde, gelip geçen an ve içerdiği sonsuzluk çağrışımları

üzerinde yoğunlaştıran kişidir.” (Berman,1994:167 ). Flâneur, aktif olarak caddelerin yaşamını
araştırıp ortaya koyar. O asfaltta bitki örnekleri toplamaya gider (Simith,2005:69).
Baudelaire, modernliği kentte arar. Kent, özellikle Paris, karmaşasıyla ve devingenliğiyle
modern hayatın kaynağını oluşturur. Metropol, içinde hızlı bir devinimin, büyük bir yoğunluğun,
sıkışıklığın, benzeşmenin ve buna rağmen farklılaşan yaşam alanlarının olduğu büyük bir kapalı
kutudur. Orada birbirine zıt süreçler aynı anda yaşanır. Orada herkes sıkıştırılmış mekânlar ve
ilişkiler içinde yaşarlar; ama yine de kendileri için bir dünya kurma şansı bulurlar. Onlar modern
hayatın kahramanlarıdır. Baudelaire’in resmettiği kahramanlar, sosyete hayatının ve devasa
kentin yeraltına musallat olmuş binlerce köksüz hayata ait manzaralar, caniler, fahişeler”
(Baudelaire,2004:196), paçavracı, yosma, kapatma, lezbiyen, haydut, komplocu, kumarbaz,
sihirbaz, hokkabaz, akrobat, dilenci, kenar mahallelerin, aşağı mahallelerin, yeraltının berduşları,
avareleri, aylakları, serkeşleri, çapulcularıdır (Artun,2004:11). Bunlar modern kent hayatını
doldururlar ve onunla bütünleşerek ona gereken estetik görünümü kazandırırlar. Baudelaire,
“Paris hayatı, şiirle ve harikalarla dolup taşmaktadır. Harikalar, tıpkı hava gibi bizi sarıp içimize
işliyor, ama biz onu görmüyoruz” (Baudelaire,2004:197), derken kastettiği harikaları yaratan
kahramanlar bunlardır. O, bu şekilde modern toplumun kalbinin attığı yere göndermede
bulunurken bir yandan da, “ama biz onu görmüyoruz” diyerek estetik bakış açısının keskin
farkındalığına göndermede bulunur. Bu nedenle Berman, “Baudelaire’in özgünlüğü modern
insanı … onu yaratan aşırı medeniyetin gelişimi olarak, keskin ve canlı duyularıyla, acılı ve
derin ruhuyla, birlikte güçlü ve özgün biçimde resmetmesinde yatar” (Berman,1994:166)
demiştir.
Modern metropol hayatı kalabalığıyla ve devinimiyle sıkıştırılmış bir mekândır. Bu
mekân kendi yapısı gereği, Baudelaire’in güzellik kuramından, kendisinin neden olduğu
koşullarına özgü kamusal görünümlerin yansımasına zemin hazırlar. Bu yeni görünümler,
Baudelaire’in tanımladığı modernitenin kendisidir. Burada da her şey, hatta en küçük bir farklılık
dahi, O’nun güzellik kuramı içerisinde yerini alır ve modern hayata can veren bir değer haline
gelir. En marjinal davranışlar, modern hayatın kahramanlığı olarak rol oynar, en ücra yerler
-“Paris sokaklarının, kafelerinin, mahzenlerinin, tavan aralarının günlük hayatı ve gece hayatı”
(Berman,1994:178)-modern kamusallığın mekânlarına dönüşürler. Tüm benzeştirme güçlerine
rağmen, en küçük ayrıntılar halindeki farklılıklar, Baudelaire’in güzellik kuramı etrafında yeni
farklılaşma-zenginleşme alanları olarak yer alır: “Bir keder üniforması, eşitliğin kanıtıdır; bir
zamanlar çarpıcı renk tezatlarıyla hemen fark edilen sıra dışı kişiler, bugün renkten ziyade
giysinin tasarımındaki ya da kesimindeki küçük nüanslarla yetiniyor. İsteksiz, ölü tenin
çevresinde yılankavi kıvrımlar oluşturan şu pilelerin de gizemli bir çekiciliği yok mu?”

(Baudelaire,2004:195). Zaten moda nedir ki; moda güzelliğin zamana göre durmadan yenilenen,
göreli öğesinin cisimlenişidir. Modern koşullarda sürekli değişim zorunluluğunun küçük
ritimleridir. Moda, kuşkusuz yeninin en çarpıcı ifadesidir (Artun,2004:45). Değişim ve devinim
modernitenin kaderidir. Baudelaire, modern hayatın ressamı dediği Bay G. aracılığıyla modern
toplumu keşfe çıkar (Baudelaire,2004:215). O bunun için devamlı dolaşır. Modern topumun
akışına, devingenliğine uygun olarak. Modernist tutumun yaptığı gibi izleyerek ve sadece
yorumlayarak/“tanımlayarak” değil. Bu nedenle “bir moda ya da bir giysinin kesimi hafifçe
değişse, şapkalara şeritler takılsa, topuzlar büyüse ya da saçlar arkaya salınsa, yakalar yükselse
ve etekler bollaşsa onun (modern hayatın ressamı) kartal bakışından kaçmaz, emin olun”
(Berman,1994:172 ).
Metropol ve bulvarlar… sıkışıklığın ve genişliğin karşılıklı durumları. Modern
kamusallığın mega çerçevesi. Bulvarlar, genişlik amacıyla yapılıp, karşımıza bütün kalabalıkları
bir arada toplayan, yoğunlaştıran mekânlar olarak çıkarlar. Baudelaire’e göre “Hızla gelişen
bulvar ve sokak trafiği hiçbir zaman ve imkân trafiği tanımaz; … kendi temposunu herkese
dayatır, tüm modern çevreyi bir “devingen kaos”a dönüştürür. Burada kaosu yaratan devinim
halindekiler değil, onların etkileşimi, ortak bir mekândaki devinimlerinin bütünlüğüdür. Bu
durum, bulvarı kapitalizmin iç çelişkilerinin mükemmel bir simgesi haline sokar: Tek tek her
kapitalist birimdeki rasyonalite, bütün bunları bir araya getiren toplumsal sistemdeki anarşik
irrasyonaliteyi doğurmaktadır.” (Berman,1994:200-201). “Modernist şehirciliğin trajik ironisi
kazandığı zaferin özgürleşmeyi umduğu o kent yaşamını yok etmiş olmasıdır”
(Berman,1994:213). Metropolde tüm çözüm arayışları, yine metropol tarafından sıkıştırılmış bir
bütünsellik içerisinde yapıldığı için, yapılan çözüm, bir yönüyle çözüm olurken, bir yönüyle de
sıkışıklık için yeni boş alanların yaratılması anlamına gelmektedir. İrrasyonalitenin egemen
olduğu koşullarda, tek tek tüm rasyonel çözümler, genel irrasyonalitenin güdümünde onunla
birleşmektedir.
Bulvarlar genel bu toplumsal etkilerinin yanında, kişilerarası ilişki yapılarını ve yeni bir
kamusallığın doğuşunu da belirlemektedir. Baudelaire bulvarların en çarpıcı etkilerinden birine
bir örnek verir: “âşıklar için bulvarlar yeni bir birincil sahne yaratmıştı: kamunun içinde özel
olabilecekleri, fiziksel olarak yalnız kalmadan baş başa olabilecekleri bir mekân. Muazzam
sonsuz akıntısına kapılıp bulvarlarda dolaşırken kendi aşklarını her zamankinden daha canlı
biçimde, dönen bir dünyanın tek sabit dünyası olarak algılayabiliyorlardı. … Başkalarını
gördükçe ve kendilerini onlara gösterdikçe –genişlemiş “gözler ailesi”ne katıldıkça- kendilerine
ilişkin tasavvurları da gelişiyordu” (Berman,1994:192). “Bu özel coşkular doğrudan kamusal
mekânının modernleşmesinden kaynaklanmaktadır. Baudelaire yeni bir özel ve kamusal dünyayı

tam da ortaya çıkarken gösterir bize” (Berman,1994:193). Sıkıştırılmış bir mekân ve sıkıştırılmış
ilişkiler. Eskiden gözden uzak yerlerde buluşmak isteyen âşıklar, şimdi en gözden uzak yer
olarak kalabalıkların içini seçmektedirler. Çünkü artık bu sıkıştırılmış kamunun içinde, herkesin
birbirine fiziksel olarak çok yakın, fakat ruhsal olarak kimsenin kimseyi görmediği bu mekânda
âşıklar birbirleriyle baş başa kalabilmektedirler. Fakat bu kadar değil; bu sonsuz “kamu” içinde
kendi “özel”liklerini “dünyanın merkezi” olma duygusuyla hissetme imkânına sahip
olabilmektedirler. Bu yoğun kalabalıkta özel alan daha bir kendisine çekilmekte, kendine özgü
geniş dünyasını kurabilme şansına sahip olmaktadır. Yoğunlaşma arttıkça, kamusal ve özel alan
birbirini iterek sürekli ayrışmaktadır. Ve tüm özel alanlar karşılıklı olarak birbirinden
ayrışmaktadır. Her şey sürekli değişim ve farklılaşma kanunlarına tabi olmaktadır. Sonuç olarak,
Baudelaire’in güzelliğinin modern versiyonu için yeni potansiyeller sürekli mevcudiyetini
korumaktadır.
Bu özelleşmiş alanda geriye kalan en kamusal şey, mekândır, çevredir, görüntülerdir.
Bütün özel’ler doğrudan bu alanlardan beslenirler. “Özel”lerin bileşkesi olan kalabalıklar, bu
“çevre”nin içerisinde ve bu “çevreler”in etrafında döner dururlar. Baudelaire, bu devinimi
gözlemleyebilmek için kent gezginini, flâneur’u kullanır. Flâneurun gözünde metropol, seyrine
doyamadığı sonsuz bir gösteri; bir göz kamaştırıcı imgeler, baştan çıkaran düşler, fantasmalar
alemidir. Başta, evi saydığı, gece geç saatlere kadar ışıl ışıl pasajlar, gaz lambalarının
kullanıldığı ilk mekânlar ve yeni yeni canlanan sokak hayatının, gece hayatının merkezleridir.
Özetle modern gündelik hayat kültürünün beşikleridir (Artun,2004:35). Bu çeşitlilikler,
metropolü kamusal olarak genişletirler. İnsanların birbirlerine olan bağımlılıklarını en aza
indirirler. İçinde yaşayanlara çeşit çeşit deneyim fırsatı ve özgürlük hissi kazandırırlar. Işıklar,
pasajlar gündüzle kısıtlı sosyal hayata gece hayatını da bahşederler. Geniş bulvarlar kısıtlı
dolaşım imkânına yeni bir hız verirler. Bu nedenle Baudelaire için modernite, “zamanın gelip
geçiciliğidir; mekânların bir görünüp bir kaybolmasıdır; umulmadık, apansız deneyimlerdir.
Zaman da mekân da bütünlük sunmaz; kesintilere ve fragmanlara parçalanmışlardır. Her bir
fragman değişik ve yenidir; hep şimdiye aittir, anlıktır. Modernite yeniliğe mahkûmdur”
(Artun,2004:45). Çevre ve mekân bütünlüğü kırmıştır. Zaman ve sosyal hayat parçalara
ayrılmıştır. Parça sürekliliğin kırılış anıdır. O nedenle her parça-fragman değişik ve yenidir;
şimdiye aittir. Parçaları birbirine bağlayan şey, hareketlilik ve hızlı bir değişimdir. Hız ve
değişim parçaları birleştirir. Parçaların bütünsellik içerisinde algılanmasını sağlar. Baudelaire’de
modernite, aslında kültürdür; modern kültür. Toplumsal hayata hükmeden maddi yoğunlaşmanın
doğurduğu kültürdür. Maddi çevreyle sosyal hayatın birbiri içerisinde eridiği, ikisinin birlikte
harmonik olarak bütünleştikleri bir kültürdür. Maddi gelişmelerle birlikte biçimlenen kültür,

zorunlu olarak maddi çevrenin değişimini talep eder. Çünkü kültürel alan dinamik bir alandır,
değişim maddi koşullara bağlı ise, bu durumda o alanın devamlı değişmesini ister. Bu kültürde
parçalar büyük oranda değerden yoksundur. Kültür değerden arınmış parçalarla dolu devasa bir
depo gibidir. Bu kültürde çeşitli değer kırıntıları, her ne kadar miyadını doldurmuş olsa da, hatta
bu miyadını doldurmuşluğundan dolayı başkalaşarak bir ikona; modernlikten kaçmak isteyenler
için –ki modern toplumda modernlikten kaçmak istemeyen yoktur; ve modern kültür bireyleri bu
isteğinden dolayı yakalar- bir nostaljik hayranlık nesnesine dönüşebilir (Berman,1994:205).
Baudelaire bu parçalı yapıda modern bireyin durumunu da ele alır. Bireyin yeni konumu
etrafında egemen modernist süreci eleştirir. Bu kültürde bireysellik eğilimi kaçınılmaz bir
sonuçtur. Herkes kendi özel alanına çekilirken, gerçek bir parçalanma yaşanır. Baudelaire’in
küçük mülkiyet hakkı dediği bireysellik sürece damgasını vurur. Ancak bu birey, hükmetme
sevdasına tutulduğu için güçlü bir tutkuya sahip olamaz; herkes hükmetme sevdasına tutulduğu
için kimse kendini yönetmesini bilmez. O’na göre bir günde aktan karaya dönüşebilenler var.
Her bireyin mutlak ve diğerlerinden ayrılan özgürlüğü, harcanan emeğin bölünmesine ve insan
emeğinin parçalanmasına neden olmuştur. Herkesin kendi başına bırakıldığı günümüzde, bir
ustanın sorumlusu olmadığı çok sayıda meçhul öğrencisi oluyor. Ustanın sessiz egemenliği,
düşüncesinin ulaşamayacağı yerlere kadar uzanıyor. Onun düşüncelerinden yararlanan vasat
kitle, aynı zamanda farklı ustalardan işlerine gelenleri alıyorlar. İşte bu şekilde kendisini doyuran
bu melezler takımı, ödünç aldıkları çelişkili şeylerden bir sistem oluşturup kendilerine bir
karakter yaratmaya çalışıyorlar. “Bugün taklitçiler sınıfına giren biri, hatta en beceriklileri, vasat
bir ressam olmanın ötesine geçemez. … oysa eskiden mükemmel bir işçi olabilirdi. Demek ki
hem kendisi, hem de herkes için bir kayıptır bu” (Baudelaire,2004 :191-192). Baudelaire hem
birey, hem de toplum için kayıp diye, insan kabiliyetlerini körelten, onu çevresinin taklitçisi ve
de tüketicisi yapan modern parçalanmışlığın, güzellik karşısındaki bireyinin konumuna
göndermede bulunuyor.
Baudelaire bu durumun sorumlusu olarak modernist ilerlemeci tutumun baskısını
göstermektedir. O’na göre “sanat güzele dair bellek geliştirme tekniğidir. Ama körü körüne taklit
anıları bozar” (Baudelaire,2004:144). Sürekliliği koparır, bütünselliği parçalar. Bu, ilerlemeci
yaklaşımın tutumudur. Baudelaire, birkaç sanatçı olarak ilerlemenin bu yıkıcılığıyla başa
çıkılamayacağını belirterek, Batı tarihinin kendisinden sonraki gidişatına ışık tutar. O bu haliyle
Şark’a özenir. O’nun tasavvurunda “Şark’ın ilerlemediğine ilişkin kabul, modern toplum
tasavvurlarını Şark’tan koparırken, modern sanatı Şark’a bağlar. Modern toplum nezdinde Şark’ı
tarihsizleştirirken, modern sanat nezdinde çağdaşlaştırır. İlerlemenin olmadığı yerde,
Baudelaire’in mucizesi de gerçekleşmiş ve zaman durmuş olur” (Artun,2004:60). İlerleme ise

ona göre adeta bir şeytan icadıdır. “Bugünün felsefesinin icat ettiği bu karanlık fener –bu modern
fener tüm bilgi nesneleri üzerine bir kargaşa akını yağdırıyor; özgürlük kaynayıp gidiyor. …
Tarihi berrak biçimde görmek isteyen birisi her şeyden önce bu ihanet ışığını kapatmalı. Modern
neoldumculuğun toprağında biçimlenen bu grotesk fikir her insana kendi görevini unutturdu,
ruhu sorumluluktan azat etti, iradeyi aşkın ve güzelliğin dayattığı bütün bağlardan kopardı. …
Bu zıvanadan çıkış çoktan apaçık olmuş bir çöküşün belirtisi” (Berman,1994:175)dir.
Sonuç
Modernizmin bir yandan radikal sonuçlarının yaşandığı, bir yandan ise onun tükenerek
postmodern adı altında yepyeni bir döneme girildiği biçimindeki tartışmaların yapıldığı
günümüzde, modernitenin ilk düşünürlerinden olan Charles Baudelaire’in moderniteye ait
yaklaşımları büyük bir anlam taşımaktadır. Çünkü modernizmin akla, bilime ve ilerlemeye
dönük yüzü şimdiye kadar kurumsallaşarak gelmiş ve tüm sosyal süreçlerin kendi mantığı
tarafından yorumlanmasına kadar genişleyerek bir “meta anlatı” biçiminde ortaya çıkmıştır.
Fakat günümüzde oldukça genişleyen ve çeşitlenen sosyal süreçler, modernizmin tek boyutlu
açıklama yaklaşımı tarafından yorumlanamayacak kadar genişlemiştir. Bu durum, adeta skolastik
dönemlerin sonunda dinin şüphe altına girmesinde olduğu gibi, aklın şüphe altına girmesi
biçiminde derin bir krizin belirtisi olarak algılanmıştır. Giddens ve Habermas gibi önemli
düşünürler, bu dönüşümün bir kriz biçiminde ilerlediğine itiraz etmiş olsalar da, çoğu kimselerin
görüşü bu dönüşümün yeni bir döneme işaret ettiği yönündedir.
Öyle ya da böyle günümüzde aklın etkinliğinin yerini kültürel etkileşimlerin
egemenliğine bıraktığı genel bir kabul görmektedir. Bireylerin statü basamaklarında yükselme
çabalarından çok, gündelik yaşamlarını zenginleştirme çabası içinde olmaları, müzik, eğlence ve
tüketim gibi genişleyen bir sektör içinde hayat oyununda yer almayı tercih etmeleri, çeşitli aktüel
oluşumlar etrafında popüler kültüre katılmaları gibi kültürel içerikli talepler, modernitenin akılcı
ve ilerlemeci kodlarını zayıflatmıştır. Şimdi modernizmin akılcı, tekdüzeleştirici yapısı daha çok
eleştirilmektedir.
Baudelaire, modernleşmenin oldukça erken dönemlerinde bu tür gelişmeleri sezinlediği
gibi, “modernliğin durumu”nu yapmayı da çok büyük bir ustalıkla başarmıştır. O modernizmi
yıkıcı bulduğu akıl ekseninde ilerleyen süreçler silsilesi biçiminde ele almayı kabul etmeyerek ve
hatta ona karşı çıkarak, kendi güzellik kuramı etrafında çözümlemeye çalışmıştır. Çünkü güzellik
içinde bulunduğumuz evrenin bütünlüğü ilkesine dayanır ve herkesin ondan yararlanabileceği bir
potansiyele sahiptir. Baudelaire ilke olarak güzelliği, ondan yaralanılabilir olan yönünden ayırır.

Bu yararlanılabilir yönünün her topluma kendi karakterini kazandıran sanat, estetik ve
kahramanlık ilkeleri bütününü oluşturduğunu söyler. Böylece her toplum biçiminin kendine göre
sanat ve kahramanlık biçimlerinin olduğu gibi, modern toplumun da sanat ve kahramanlık
biçimlerinin olması gerektiği düşüncesinden hareket eder. Böylece moderniteyi, ilerlemeci
evrimci düşüncenin egemenliğinden kurtararak, bir yandan onun geçmiş kültürlerden bütünüyle
farklı, onlardan kopuk bir toplumsal model olduğu düşüncesinin önüne geçmeye, bir yandan da
moderniteyi yaşanan sosyal ilişkilerin bağlamında anlamaya çalışır.
Baudelaire, bu yaklaşımıyla teorik ön kabullerden esinlenerek toplumu çözümlemeye
girişmektense, toplumsal pratiklerden hareketle toplumun teorisini yapma yolunu tercih etmiştir.
Böylece daha modernitenin ilk başlarında modern ilişki tarzlarını fark edebilmiş, bu ilişki
tarzlarını ortaya çıkarken, onları doğuran koşullarla birlikte ortaya koyabilmeyi başarmıştır.
Ekonomi, toplum, politika gibi, büyük ve daha soyut konuları ele almak yerine toplumun
kültürüne, kültürel oluşum süreçlerine odaklanmıştır. Böylece bütün bu konuların da içinde
bulunduğu toplumsal koşullara uzanabilmiştir. Baudelaire adeta zamana karşı bir savaş açmıştır.
Ele aldığı metot sayesinde, günlük etkileşimleri, günlük etkileşimleri içindeki bireyin toplumsal
sürece katkısını görmediği biçiminde büyük bir eleştiriye uğrayan modernliğe alternatif bir bakış
kazandırabilmiştir. Günümüzde modernliğin alternatifi olarak sunulan ve kültürel etkileşim
süreçlerini öne çıkaran postmodernliğe özgü yaklaşım biçimlerini ise çok daha önceden
kullanma ayrıcalığına sahip olmuştur.

KAYNAKLAR
Artun, Ali, “Baudelaire’de Sanatın Özerkleşmesi ve Modernizm (Modern Hayatın Ressamı’na
Sunuş)”, Charles Baudelaire, Modern Hayatın Ressamı Çev.: Ali Berktay, İletişim
Yayınları, İstanbul, 2004
Baudelaire, Charles, Modern Hayatın Ressamı Çev.: Ali Berktay, İletişim Yayınları, İstanbul,
2004
Berman, Marshall, Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor, Çev.: Ümit Altuğ, Bülent Peker, İletişim
Yayınları, İstanbul, 1994
Giddens, Anthony, Modernliğin Sonuçları, Çev.: Ersin Kuşdili, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1998
Smith, Philip, Kültürel Kuram, Çev.: Selime Güzelsarı, İbrahim Gündoğdu, Babil Yayınları,
İstanbul, 2005
Wagner, Peter, Modernliğin Sosyolojisi, Çev.: Mehmet Küçük, Sarmal Yayınevi, İstanbul, 1996
94

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: