SİVİL İTAATSİZLİK VE BİR DİRENME HAREKETİ OLARAK GEZİ PARKI DİRENİŞİ

Görsel

Sivil İtaatsizlik ve Bir Direnme Hareketi Olarak “Gezi Parkı Direnişi”

“Bir görüşün bütün insan topluluklarınca paylaşılması onun doğruluğunu göstermez.”Eric Fromm

 

Bu yazının yazılması tarihe düşülecek bir dipnot olması gerekliliğinden doğmuştur. Gezi Parkı Direnişi artık tarihteki yerini almıştır. Sivil itaatsizlik örneği olarak da Türkiye’de yeni bir dönemi başlatmıştır. Bu hareketi tanımlamadan ve nedenlerine geçmeden önce birkaç kavramı açıklamak ve ardından bu hareketin nedenlerini anlamak gerekmektedir. Sivil itaatsizlik kavramı şiddet içermeyen bir eylemselliği ifade ettiği gibi, buna benzer olarak farklı bir isimle beraber kullanılan Pasif direnişten farklı bir kavramdır. Şiddet içermeyen bir eylemsellikten bahsedilecekse eğer bunu en iyi ifade edecek olan pasif direniş kavramıdır. Çünkü pasif direniş ve sivil itaatsizlik kavramı birbirinin yerine kullanılması yanlış bir kullanımdan kaynaklanmaktadır. Pasif direnişte her türlü tutuklama ve göz altıya karşı hiçbir şekilde şiddet olaylarına başvurulmazken, sivil itaatsizlikte ise iktidarın kanunlarına uymama, vergi vermeme durumlarını ifade ettiği gibi duruma bağlı olarak halk ayaklanmasına dönüşüp şiddet olaylarına dönüşebilmektedir.

Bu açıdan pasif direniş örnekleri kimi zaman sivil itaatsizlik örneğiymiş gibi gösterilebilmektedir. Fakat birbirinden ayrı kavramalardır. Bu açıdan direnme hareketlerini ele alırken sivil itaatsizlik kavramı daha yaygın kullanılabilir. Çünkü genellikle halk ayaklanmaları belli bir süre sonra şiddet olaylarına dönüşebilmektedir. Hatta kimi zaman bu şiddet olayları ölümlerle sonuçlanabilmektedir. Bu açıdan dünyada çeşitli örnekleri görülen sivil itaatsizlik örnekleri toplumda köklü değişimlere neden olabilecek hareketler ortaya çıkarmışlardır. Bu açıdan Türkiye’de son dönemde gelişen “Gezi Parkı Direniş” hareketi sivil itaatsizlik örneği olarak ele alınabilir. Bu hareketin çözümlenebilmesi için bazı kavramaların iyi bilinmesi, halk düzeni ve siyasal iktidarların özelliklerinin iyi bilinmesi gerekmektedir. Çünkü iktidarın özelliğine bağlı olarak itaat, şiddet, hukuk, demokrasi, toplumsal değerler gibi kavramların birbiriyle olan ilişkileri çözümlenmelidir. Bu çözümleme yapılırken hukuk ve toplumsal düzen arasındaki ilişki de unutulmamalıdır.

 

*İbrahim MAVİ, Sosyolog.     e-mail: ibrahimmavi01@gmail.com

 

İktidar

Konunun anlaşılabilmesi için iktidar kavramı ve genel özelliklerinin bilinmesi gerekmektedir. Özellikle modern dönemde bedenlere ve hatta neredeyse ruhlara müdahale eden Bio-iktidarın özelliği vurgulanması gereken temel iktidar özelliğidir. Bu açıdan geleneksel dönemlerden modern dönemlere kadar kendini farklı şekillerde sunsa da iktidarlar sürekli olarak var olmuşlardır. Bu şekilde tanımlandığında “iktidar, sosyal ilişkiler çerçevesi içinde bir iradenin ona karşı gelinmesi halinde dahi yürütülebilmesi imkânıdır. Siyasal yönüyle ise, yönetenlerin iradelerini yönetenlere gerektiğinde zorla kabul ettirebilmesi olgusudur” (Weber, 1993: 80). Bu açıdan, “iktidar düşlenen sonuçların elde edilmesi olarak” (Russel, 1983: 27) en geniş anlamda, “arzulanan bir sonuca ulaşma gücüdür ve zaman zaman bir şeyi “yapmaya muktedir” olma atfıyla kullanılır. Bu anlam, birinin kendisini hayatta (canlı) tutabilmesinden, ekonomik büyümeyi teşvik eden bir yönetim gücüne kadar her şeyi kapsar. Ancak siyasette iktidar, bir ilişki olarak düşünülür;  yani başkalarının davranışlarını, onların tercih etmedikleri yönde etkileme gücü olarak. Bu da “toplum  üzerinde iktidar” sahibi olmaya atıfla kullanılır. Daha dar anlamda iktidar, güç veya manipülasyona yakın biçimde ve içinde rasyonel iknayı da barındıran “etki”nin aksine, cezalandırılabilme veya ödüllendirilebilme gücü olarak kullanılmaktadır (Heywood 2007: 7). Etkileme ilişkisinin de bir iktidar ilişkisi olduğu yoğun olarak vurgulanmaktadır.
İktidara yaklaşım farklılıkları, tanımın farklılıklarına da yol açar. “Hobbes’un bir insanın kudreti, gelecekleri aşikâr bir yararı elde etmek için şu anda elinde bulundurduğu imkânlar” görüşünde olduğu gibi bir potansiyele, Voltaire’ın “kudret, keyfince hareket etmemi sağlamaktan ibarettir” sözlerinde olduğu gibi halen mevcut olan bir şeye işaret edebilir ya da Russell’in “istenilen sonuçların üretilmesi” diye özetlediği daha da basit tanımı içerebilir” (Bottomore, Nisbet, 2006: 888). Başkalarının davranışlarını etkileyebilme, kontrol edebilme olarak tanımlanabilen iktidar, “Bir kimse, başka kimseleri kendi istediği yönde davranmaya sevk edebildiği taktirde onlar üzerindeki bir iktidara sahip bulunuyor olması” (Kapani, 2006: 49) diye de tanımlanabilir. Biri veya bir şey üzerinde olmak üzere iki şekilde iktidar yapısından bahseden Russel (1983: 27), insanlar üzerindeki iktidar şekillerini bireylerin etkilenme yollarına ya da yürürlükteki örgüt tiplerine göre sınıflandırarak bireyin etkilenmesini, (i) Dirimsel yapısı üzerinde doğrudan iktidar sağlayarak, yani tutukevine konduğunda ve öldürüldüğünde; (ii) Ödül ve ceza ile etkileme; yani, iş verme ya da işten alıkoyarak; (iii) Kamuoyunu etkileyerek, yani en yaygın anlamıyla propaganda gibi yollarla oluşturulduğunu ele almaktadır. Anlatılan bu yaklaşımlar, iktidarların insanlar üzerindeki etkilerini tanımlayan açıklayıcı bir düşüncedir. İktidar yapılarını çözümleyen ve iktidarların kullandığı araçlar, güç, meşruluk ve etki alanları gibi konulara değinen Russel (1983: 32), iktidarın çeşitli şekillerini vurgulamaktadır; zenginlik, silahlar, halk üzerindeki baskı ve kamuoyunu etkileyebilme.
Tüm bu özelliklerine bağlı olarak nüfus hareketi ve bedenler üzerinde söz hakkını meşrulaştırma yoluna giden Bio-iktidarın temel özelliği günümüz iktidarını yansıtmaktadır. Bio-iktidar, toplumsal hayatı onu izleyerek, yorumlayarak, soğurarak ve yeniden eklemleyerek içeriden düzenleyen bir iktidar biçimidir. İktidar,  “bütün nüfusun hayatı üzerinde etkin olan bir komutayı ancak her bireyin kendine göre benimseyip yeniden canlandırdığı bütünsel, hayati bir işlev haline geldiğinde başarabilir… Bu iktidarın en önemli işlevi hayatı bütün yönleriyle kuşatmaktır ve asli görevi de hayatı yönetmektir. O halde Bio-iktidar, iktidar konusunda asıl meselenin bizatihi hayatın üretimi ve yeniden üretimi olduğu bir durumu anlatır” (Negri, Hardt, 2010: 48). Bu açıdan tüm modern iktidarlar farklı şekillerde bu özelliklerini yaşatmaktadır.
 

İtaat

 

İktidarı çözümlerken itaat kavramı üzerinde de durmak gerekmektedir. Çünkü iktidarın oluşturmaya çalıştığı temel mesele itaati sağlamaktır. Ne şekilde olursa olsun itaat iktidarın temel sürdürülebilirliğinin alanıdır. Weberci kavramlar cephesinin meşruiyetle ilgili parçası olan itaat, Howard Newby (The Deferential Worker, 1977) tarafından “toplumsal etkileşimin, geleneksel otoritenin kullanılmasını gerektiren, durumlarda ortaya çıkan biçimi” (Marshal, 1990: 368) şeklinde tanımlanmıştır.  Meşruiyet sağlama ile ilgili tüm kavramlarda görüldüğü gibi, itaat, hem bir düzenin meşru olduğunu iddia edenlere hem de o düzene bir meşruiyet atfedenlere göndermede bulunur; nitekim bu durum Newby’a (Marshal, 1990: 368), meseleyi, üstün olanın “yukarıdan tanımlandığı, değerlendirdiği ve yönettiği “ bir süreç kadar “aşağıdan yorumlanan, geçerliliği ölçülen ve kendi çıkarları için kullanılan”  bir süreç olarak da betimlemesine yardım eden “itaatkar diyalektik” deyişini kullandırmıştır. İtaat kavramı ele alınırken de meşruiyet kavramı bu açıdan iktidarla olan ilişkisinde anlam bulmaktadır.

Meşruiyet kavramı tarihsel dönemde en ilkel dönemlerden günümüze farklı temellerde tanımlanmıştır. Kimi zaman meşruiyetin kaynağı tanrı, din olarak ele alınırken, modern dönemin başlangıcında siyasi iktidarların meşruiyet kaynağı hukuk olmaya başlamıştır.  Özellikle modern dönemde yassal-ussal pozitif hukuk ilkesi, meşruluğun temel kaynağı olarak görülmektedir. Yasal bir yönetim, pozitif hukuka, yürürlükteki hukuk kurallarına uygun olan bir yönetimdir. Fakat pozitif hukuka uygun olan “yasal” bir yönetim, sosyolojik ve politik açıdan her zaman meşru olmayabilir. Burada, sosyo-politik meşruluktan ne anlaşılması gerektiğini şu kısa ön-tanımlama ile açıklayabiliriz; “meşru iktidar, ona tabi olanlar (yönetilenler) tarafından meşru olarak kabul edilen, toplumda yaygın ve hâkim olan “meşruluk” inancına hâkim olan iktidardır” (Kapani 2006: 88-89). Bu açıdan bu yasal meşruluk temellendirmesinin halkta bir anlam ifade etmediği sürece, etkili olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Bu açıdan meşruiyetin temelinin hukuk, din veya başka bir şekilde anlam bulmasının temeli halkın nezdinde anlam bulmasıdır. Yani halkın bir “itaat” düzeni içinde olabilmesi veya toplumsal düzenin sürdürülebilirliğinin temel meşruti kaynağı halkın kabullendiği bir düzenle mümkün olabilmektedir.

 

Şiddet ve Meşruluk Kaynağı

 

Şiddet kavramı sertlik, sert ve katı davranış, kaba kuvvet kullanma olarak tanımlanır. Şiddet olayları ise; insanları sindirmek, korkutmak için yaratılan olay ya da girişimler olarak tanımlanmaktadır (Ünsal 1996: 29). Fransızca’da şiddet (violence) bir kişiye güç veya baskı uygulayarak; istediği bir şey yapmak ya da yaptırmak şeklinde tanımlanıyor. Burada şiddet uygulama eylemleri, zorlama, saldırı, kaba kuvvet, bedensel ya da psikolojik acı çektirme ya da işkence, vurma ve yaralama olarak yer alıyor. Dar anlamıyla şiddet; fiziksel şiddetin insanların bedensel bütünlüğüne karşı dışarıdan yöneltilen, sert ve acı verici bir edimdir. Mala, cana, sağlığa, bedensel bütünlüğe, birey özgürlüğüne karşı bir tehdit oluşturması söz konusudur. Burada da yaralama, ırza tecavüz, yağma, adam kaçırma gibi başkasına yönelmeler olabildiği gibi, intihar girişimleri biçiminde bireyin kendine yönelik eylemleri de söz konusudur (Ünsal 1996: 32).

Meşruiyet kavramının sağlanamadığı bir düzen de itaati sağlamaya çalışan iktidar da zora başvurmaya başlar. Bu yüzden bu zora dayalı yönetim şeklilerinin araçları olan güvenlik güçleri, silahlar, çıplak güç olan zor kullanma ortaya çıkar ve şiddete başvurulmuş olur. Bu şiddetin karşısındakiler meşru öz savunma hakkını kullanarak şiddete ayak uydurur ve karşılıklı bir düzensizliğin başlangıcınca ve şiddet olaylarının yaygınlaşmasına neden olur.

 

Pasif direniş

 

Gezi Parkı Direnişi’ni tanımlarken özellikle; Pasif Direniş ve Sivil İtaatsizlik kavramalarına açıklık getirmek gerekmektedir. Çünkü Sivil bir hareket olarak ortaya çıkan bu hareketin çerçevesinin çizilmesi nedenlerinin yanı sıra ne olduğu ile de ilişkilidir. Bu açıdan Pasif Direniş, 1930’lar ve 1940’larda Mahatma Gnadhi’nin Hindistan’da Britanya yönetimine karşı kampanyasıyla öncülüğünü yaptığı, otoriteye karşı şiddet içermeyen bir direniş taktiği (Masrhal, 1990: 581) olarak nitelendirilmiştir. 1968’de Çekoslavakya’da başarısızlıkla sonuçlanmış olsa da, 1955 ile 1964 yılları arasında binlerce eylemci ABD’nin güneyinde ırk ayırımcılığını ihlal ettikleri için tutuklandığında Amerikan Medeni Haklar Hareketi (Rosa Parks)  bünyesinde büyük bir başarı elde edilmiş ve bu başarılar 1964’de kabul edilen Medeni Haklar Yasası’yla doruk noktasına ulaşmıştır. Pasif direniş genellikle kürtaj karşıtı, nükleer karşıtı, doğa için direniş hareketleri gibi harekeler tarafından kullanılmakla beraber, gözaltı veya tutuklama olsa dahi hiçbir şekilde şiddete başvurulmayan bir yöntemdir. Pasif direnişi bir hayat felsefesi olarak benimseyen Gandhi, bu eylemi yaşamı boyunca çeşitli şekillerde hayata geçirmiştir.

Gandhi tarafından kullanılan pasif direniş yöntemlerinin bazıları şunlardır;

– Gandhi, Güney Afrika’da avukatlık yaptığı gençlik yıllarında, Hintli göçmenlere hayatı zindan eden Güney Afrika hükümetine karşı enteresan bir pasif direniş hareketini ortaya koymuştur. Güney Afrika hükümeti, Asyalı göçmenlerin sınırdan izinsiz girmesini yasaklayan ve bunu hapisle cezalandıran bir kanunu uygulamaya başlamıştı. (O dönemde sınır geçişlerinde pasaport kullanımı söz konusu değildi). Gandhi, binlerce taraftarını sınırı kasten ve büyük kitleler halinde geçmek için teşvik etti. Taraftarları kasten Güney Afrika topraklarını terk ediyor ve sonra izin almadan içeri giriyorlar ve bu yüzden hapse atılıyorlardı. Sayısız insanın bu suretle yaptığı sınır ihlali yüzünden öyle bir an geldi ki, Güney Afrika hükümeti mahkûmları üst üste doldurmasına rağmen, insanları hapsedecek hapishane bulamaz hale geldi. Çaresiz kalan hükümet sonunda pes ederek, sınır ihlalini hapisle cezalandırma kanununu iptal etmek zorunda kaldı.

– Gandi’nin Güney Afrika’da uyguladığı yöntemin etkinliği konusundaki söylentiler kısa sürede Hindistan’ın dört bir köşesine yayıldı. Gandhi, ülkesinden gelen karşı konulmaz istek doğrultusunda, hareketi yönlendirmek üzere Hindistan’a döndü. O dönemde Hindistan’ı istila etmiş İngiliz yönetimi, kazançlı bir tekel oluşturmak amacıyla tuz yapımını yasaklayınca, Gandhi ardındakileri deniz kıyısına götürdü ve bir tas dolusu deniz suyunu buharlaştırma yoluyla tuz üretti ve yasayı simgesel olarak çiğnedi. Bunun üzerine tam da umduğu gibi tutuklandı ve hapse atıldı. Ancak İngiliz yönetimi bu tutumun sorunu çözmediğini görmekte gecikmedi. Yurttaşlarının gözünde Gandhi, onlar uğruna mücadeleden asla yılmayan biriydi ve binlerce kişi harekete katılarak Gandhi’nin yaptığı eylemi tekrarladı ve İngiliz yönetimi Gandhi’yi serbest bırakmak zorunda kaldı. İngiliz yönetiminin bu tutumu otoritesinin zayıfladığının bir kanıtı haline geldi ve kamuoyu yasayı kaldırması yönünde yönetimi zorlamaya başladı. Bunun ardından Gandhi, eylemini haksızlık dolu diğer yasalara yöneltti ve Gandhi’nin önderliğinde Thoreau’nun sivil itaatsizlik yöntemini kullanan Hindistan, 1945 yılında bağımsızlığına kavuştu.

 

Sivil itaatsizlik

 

Sivil itaatsizlik kavramı akademik alanda çeşitli şekillerde tanımlanmıştır. Sivil itaatsizlik terimi, dar anlamıyla, bir topluluğun tümünün veya bir kısmının, hükümet politikalarını şiddete dayanmayan yollarla değiştirme çabası içinde, devletin yasaları ve düzenlemelerine uymayı ya da vergi vermeyi reddetmesi için kullanılır (Marshal, 1990: 662). Pasif direniş ve sivil itaatsizlik Arassında bir fark vardır. Pasif direnişten farklı olarak sivil itaatsizlik, daha genel bir kapsamda, kolektif bir protestonun başka (bazen şiddete dayalı) biçimlerine (ayaklanmalar gibi) kayabilir; bu yuzden bu fenomen için kesin sınırlar belirlemek kolay olmayabilir (Marshal, 1990: 662). Sivil itaatsizliğin meşruluğu konusundaki çalışmaları ile tanınan John Rawls’a (aktaran Can Aktan, http://www.canaktan.org) göre sivil itaatsizlik, “yasaların ya da hükümet politikasının değiştirilmesini hedefleyen, kamuoyu önünde icra edilen (aleni), şiddete dayanmayan, vicdani, ancak yasal olmayan politik bir eylemdir”.

Thoreau’nun “Sivil İtaatsizlik” adlı denemesinde kaleme aldığı dört temel ilkesi sivil itaatsizliğin özetini ortaya koymaktadır:

* Bir kimsenin ülkesinin yasasından daha yüce bir yasa vardır. Bu vicdanın yasasıdır.

* Bu yüce yasayla ülkenin yasası birbiriyle çatışır duruma geldiğinde kişinin ödevi “yüceyasa”ya uymak, ülke yasasına bile bile karşı gelmektir.

* Kişi ülkenin yasasına bile bile karşı geliyorsa bu eylemin bütün sonuçlarını göze almayı istiyor olmalıdır, hapishaneye kapatılmayı bile!

* Oysa hapishaneye girmek sanıldığı kadar olumsuz bir edim değildir. Bu durum iyi niyetli kişilerin dikkatini kötü yasaya çekmeye yarayacak, bu yasanın kaldırılması sonucuna katkıda bulunacaktır. Ya da yeterince kişi hapishaneye kapatılırsa, edimleri devlet mekanizmasını işlemez kılmayı, dolayısıyla kötü yasayı uygulanamaz duruma getirmeyi sağlayacaktır (Thoreau, 1999: 41-42).

Howard Zinn ise tanımı genişleterek, sivil itaatsizliği “acil toplumsal hedefler uğruna, yasaların bilinçli ve hedeflenmiş ihlali” olarak tanımlamıştır. Diğer bir tanım ise, “hukuk devleti idesinin içerdiği üstün değerler uğruna, kamuya açık ve yasaya aykırı olarak gerçekleştirilen, bu sırada üçüncü kişilerin daha üstün bir hakkını çiğnemeyen, barışçıl bir protesto eylemi” şeklindedir.  Bu tanımlara bağlı kalınarak Can Aktan’a göre sivil itaatsizlik kavramının taşıdığı unsurlar şu şekilde özetlenebilir:

– Sivil İtaatsizlik Yasadışı Ancak Meşru Bir Eylemdir: Sivil itaatsizlik, haksız bir uygulamaya karşı bütün yasal yollar denendikten sonra girişilen “yasadışı” bir eylemdir. Ancak yasadışı eyleme girişmek ilke olarak yasadışı örgütlenmeyi ya da eylemi savunmak anlamına gelmez. Sivil itaatsizlik, toplumsal sözleşmenin çiğnenmesinden duyulan kaygıyı dile getirmek için başvurulan bir tepki türüdür. Bu anlamıyla sivil itaatsizlik yasadışı ancak “meşru” bir eylem olarak değerlendirilir.

– Sivil İtaatsizlik Kamuya Açık, Aleni Bir Eylemdir: Sivil itaatsizlik kavramının en önemli unsurlarından biri kamuya açıklıktır. Sivil itaatsizlik vicdanlarda yatan bir adalet, bir hakkâniyet duygusuna çağrı niteliğinde olduğundan, kamuya açıklık vasfı aranmaktadır. Sadece olaydan mağdur olanın değil, “her insanın böyle bir olguya karşı tepki duyması gerektiği” öngörüsünden hareket etmektedir. Kişisel çıkar arayışlarının ötesinde, aynı durumdaki herkes için adalete yönelik bir çözüm arayışı olan sivil itaatsizlik, bu yönüyle kamusallığını da ortaya koymaktadır.

– Sivil İtaatsizlik Şiddet Kullanımını Dışlayan Bir Eylemdir: Şiddet kullanımı diğer protesto biçimlerini sivil itaatsizlikten ayıran en temel özelliklerden birisidir. Sivil itaatsizlik şiddetsiz olmalıdır. Şiddet, şiddeti doğurmakta ve çoğunlukla da tırmandırmaktadır. Sivil itaatsiz, kendisine karşı şiddeti haklı kılacak ve çoğaltacak bir şiddet kullanımına girmemelidir. Çünkü sivil itaatsizlik çoğunluğa yapılan bir çağrı, gönderilen bir mesajdır. Bu çağrı toplumda ortak bir adalet anlayışının varlığını temel almaktadır. Dolayısıyla, insanları yaralayabilecek, incitebilecek şiddet eylemleri sivil itaatsizliğin kamuoyuna çağrı karakteri ile uyuşmamaktadır. Başkalarının özgürlüklerinin sınırlanması yolundaki davranışlar, eylemin sivil itaatsizlik özelliğinin belirginsizleşmesine yol açmaktadır.

– Sivil İtaatsizlik Hukuk Devleti Düşüncesine Dayalı Siyasi ve Ahlaki Bir Yönelimdir: Sivil itaatsizlik, “hukuk sisteminin içinde aksayan bir kurala karşı çıkıştır”. Dolayısıyla, sistemin bütününe yönelik genel bir kabul söz konusudur. Hatta bu o kadar açıktır ki, eylemde bulunan, bu aksayan kural için öngörülen yaptırımı bile kabul etmektedir. Sivil itaatsizlik, toplumsal durum karşısında, yasaya aykırı davranışa zorunlu kılacak, vicdani bir duygu-düşünce sürecidir. Bu vicdani süreç kişiyi sivil itaatsizliğe götüren süreçtir. Ancak, diğer unsurları taşıyan herhangi bir davranışın sivil itaatsizlik eylemi sayılabilmesi için, hukuk normunun uygulanmasının ağır bir haksızlığa yol açması koşulu aranmaktadır.

– Sivil İtaatsizlik, Çiğnenen Pozitif Hukuk Normunun Yaptırımına Katlanma Tutumunu Gerektiren Bir Eylemdir: Sivil itaatsizlik eylemi pozitif hukuk normunun çiğnenmesi karşısında, çiğnenen hukuk kuralının yaptırımını göze alma ve bu yaptırıma katlanma içerikli bir tutum içermektedir. Diğer bir deyişle, sivil itaatsizlikte eylemin sonunda hukuki sorumluluktan kaçılması, eylemin inkâr edilmesi söz konusu değildir. Ancak literatürde hukuki sorumluluk konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Bazı teorisyenler hukuki sorumluluğu üstlenmenin eylemcilerin samimiyetlerinin bir ifadesi olarak değerlendirmekte ve eylemin çağrı etkisini güçlendireceği gerekçesiyle hukuki sorumluluğun üstlenilmesi gerektiği görüşündedir. Bazı teorisyenler ise meşru düzeyde girişilen bir eylemden dolayı cezalandırmayı kabul etmenin doğru olmadığını savunmaktadır.

Bu açıdan genişçe tanımı yapılan sivil itaatsizlik pasif direnişle benzer biçimde bir eylem şekli olmasına rağmen eylem alanında ve gelişen koşullara ve kitleye bağlı olarak kimi zaman şiddet olaylarına dönüşebilmektedir. Bu açıdan itaat gücüne sahip olduğunu düşünen iktidarın kitle üzerinde uygulamaya çalıştığı yaptırımların kabul edilebilir olmamasından dolayı şiddet olayları başlar. Sivil itaatsizlik ise bu normlara karşı koymakla başlar. Bu burada kitlenin direnme hakkı ortaya çıktığı için bir halk ayaklanması görülebilir.

 

 

 

 

Sivil itaatsizlik ve Direnme hakkı

 

Sivil itaatsizliğin başlangıcı direnme ile başlar. Direnme bu açıdan öz savunma hakkı olabileceği gibi iki gücün birbiri karşısında savunmaya geçme olarak da anlaşılabilmektedir. Bu açıdan temel çerçevesine bakıldığında direnme hakkı, Daha önce Magna Carta’da da sözü edilmekle birlikte açık olarak, 1789 Fransız Devrimi’nde savunulmuş ve bu hak, insanın “en doğal ve zamanaşımına uğramaz” haklarından sayılarak, baskıya uğrayıp hakları çiğnendiği zaman, bu hakkın bir halk için hakların en kutsalı ve sorumlulukların en önemlisi olduğu, devrimin ileri gelenleri tarafından sıklıkla vurgulanmıştır. 1789 İnsan ve Yurttaşlık Hakları Beyannamesi’nin 2. maddesi aynen şöyledir: “Her siyasal toplumun amacı, insanın doğal ve zamanaşımı ile kaybedilmeyen haklarını korumaktır. Bu haklar; özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskıya karşı direnmedir.” (Rosen- Wolf, 2006: 513).

Direnmenin temeli temel özgürlükleri koruma olduğunda iktidara karşı direnme hakkı oluşmuş olmaktadır. Özellikle modern dönemin en büyük iktidar gücü olan Bio-iktidar bu açıdan bedenler üzerinde hakimiyet kurduğunda aynı zamanda Özgürlükler üzerinde de baskı kurmuş olmaktadır. Disiplin toplumundan denetim toplumuna geçtiğimiz modern dönem iktidarın temel özeliği ise itaati sağlamayı modern bir hale dönüştürmek olmaktadır. Çağdaş dönemlerin en ayrıntılı iktidar çözümlemesini Michel Foucault gerçekleştirmiştir.

Foucault’nun iktidar ilişkileri için ortaya koyduğu bazı saptamalar vardır. Vergin’e (2003: 134-135) göre, (i) birincisi iktidar, içimizden herhangi birinin (şef, lider, hükümdar, v.b.) ya da bir toplumsal grubun elinde bulundurduğu ve dolayısıyla da kaybedileceği bir şey olmadığıdır. İktidar, saymakla bitmeyecek kadar çok sayıda odaklar vasıtasıyla insanlar üzerinde hayatları boyunca uygulanan bir çeşit değişken ve dolayısıyla, devinimli bir eşitsiz ilişkiler yumağı, (ii) ikinci tespit, söz konusu iktidar ilişkilerinin aile, işyeri, arkadaş grubunda olduğu gibi, doktor hasta ilişkilerinde, aşkta ve cinsellikte de mevcut olduğudur. İktidar ilişkileri, belirli bir merkezin iradesiyle kararlaştırdığı ve tayin ettiği bir şekilde meydana gelerek biçimlenmemektedir… İktidar, sanki kendiliğinden oluşan namütenahi (sonsuz) ve sayısız taktiklerin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. (iii) İktidar hakkında Foucault’nun bir diğer önemli saptaması ise, iktidarın olduğu yerde (ki, gördüğümüz gibi, her yerde var) direnmenin de olacağıdır. Bu nedenle de iktidar ve iktidara direnç birbirinden ayrılmaz bir ilişkiyi oluşturmaktadır. Foucault’ya göre iktidar, sadece bireyler (özneler) arasında bir ilişkiyle sınırlı değildir, “eylem üzerinde bir eylem”dir. İktidar, eylem üzerinde bir eylemdir çünkü iktidar başkalarının eylemlerini ve davranışlarını etkileme gücüne sahip ve onları yönlendiren ve idare edebilen bir eylem biçimidir.

Bu özelliğiyle Foucault’nun sunduğu iktidar çözülmesi toplumsal denetleme ve disiplinle beraber, dönüşen iktidar ilişkilerinin yüzünü göstermektedir. Kısacası Foucault’nun çözümlemesi “disiplin toplumundan denetim toplumu”na geçişi anlamaya katkıda bulunur. Disiplin Toplumu, toplumsal komuta mekanizmasının, adetleri, alışkanlıkları ve üretici pratikleri üreten ve düzenleyen yaygın bir dispotif’ler (ilk olarak söylemler, kurumlar, mimari biçimler, düzenleyici kararlar, yasalar, idari önlemler bilimsel sözceler, felsefi, ahlaki ve hayırseverce önermelerden-kısacası, söylenmemiş olduğu kadar söylenmiş her şeyden- oluşan, bütünüyle heterojen bir bütündür. (Negri, Hardt, 2010: 47-48).

Disiplin toplumundan denetim toplumuna geçişi ele alan Foucault disiplin toplumunun daha önceki dönemlerle ilişkili olduğunu ve günümüzde artık denetleme mekanizmaları ve toplumların denetim altında tutulmaları bakımından yeni bir dönemi tanımlayarak denetim toplumuna geçtiğimizi vurgulayarak açıklama getirmektedir. Denetim toplumu, komuta mekanizmalarının giderek daha fazla “demokratik”, giderek daha fazla toplumsal alana içkin hale geldiği, yurttaşların beyinleri ve bedenleri üzerinden ağıtıldığı (modern dönemin son döneminde gelişen ve postmodern döneme açılan) bir toplum anlaşılır. Yönetim için uygun toplumsal bütünleşme ve dışlama davranışları böylelikle giderek artan bir biçimde öznelerde içselleşmiştir. İktidar artık doğrudan beyinleri (iletişim sistemleri, enformasyon ağları vb içinde) ve bedenleri (refah sistemleri, gözetim altındaki etkinlikler vb içinde) yaşama duygusundan ve yaratma arzusundan otonom bir yabancılaşma durumuna getirerek örgütleyen mekanizmayla çalışır. ( Negri, Hardt, 2010: 47-48). Eğer denetim toplumunu anlayabilirsek modern iktidarların araçlarını da anlamış olmak mümkün olacaktır. Araçların çözümlenmesi ise baskının şiddetini ortaya koymaktadır. Baskı şiddetlendiği ve toplumsal düzenle çatışmaya başladığı an bedenen ve ruhen bir direnme odağı haline gelen bireyler direnmeye başlayacaktır. Bu şekilde direnme iktidara başkaldırma haline gelecektir. Eğer pasif direniş halinde gelişen direnme düzenin sağlanmasına kadar şiddetin etkisiyle bir değişeme uğramaz ise düzen sağlanınca pasif direniş de sona erecektir. Fakat sivil itaatsizliğin özeliği olan ayaklanma şiddet olaylarının artmasıyla farklı bir şekle dönüşürse o zaman kargaşa ortaya çıkacaktır ve kitle direnme hakkını kullanarak iktidarın düzenini değiştirmek için uğraşacaktır.

 

Türkiye Ortadoğu coğrafyası ve Arap Baharı

 

Türkiye coğrafi özelliği bakımından bin yıllardan beridir şiddetin eksik olmadığı Ortadoğu coğrafyasında bulunmaktadır. Bu özeliği ile bin yıllık devletlere ve çok farklı medeniyetlere ev sahipliği yapmış topraklarda bulunmaktadır. Özellikle Ortadoğu’nun sürekli değişen coğrafyasında iktidarların çıkar hesapları halkları sürekli bir çatışma ortamına sürüklemektedir. Özellikle ekonomik kaynaklar üzerinde başlayan sömürgeleşmenin uzun geçmişine bakıldığında bu baskıların şiddeti binlerce hatta milyonlarca insanın ölümüne neden olagelmiştir. Bu gün de dâhil olmak üzere çıkar hesapları yapılmaya devam etmektedir. Tüm bunların içinde yakın zamana kadar sömürgeleştirilmeye çalışılan Ortadoğu coğrafyası en çok içi kargaşalardan dolayı şekil değiştirmiştir. Nitekim son olarak “Arap Baharı” diye nitelendirilen halk ayaklanmaları değişen Ortadoğu’nun kaderini bir kez daha belirlemiştir. İktidarlara karşı bir direnme hareketi olarak ortaya çıkan Arap Baharı dalgası, demokrasi özgürlük ve insan hakları talepleriyle ortaya çıkmış bir harekete dönüşmüştür. Tunus, Mısır, Libya Suriye, Bahreyn, Cezayir, Ürdün ve Yemen’de büyük çapta; Moritanya, Suudi Arabistan, Umman, Irak, Lübnan ve Fas’da küçük çaplı miting, protesto ve halk ayaklanmaları oluşmuştur. İslami demokrasi talepleri çerçevesinde gelişen bu Arap Baharı hareketi Ortadoğu coğrafyasının siyasi, ekonomik ve sosyal yapısında önemli bir değişimlere neden olmuştur.

Türkiye Ortadoğu’daki süreçle birlikte değişmeye başlayan bir ülke komundadır. Gerek siyasi rolleri bakımından diğer devletlerle ilişkisi gerek ise jeopolitik konumu bakımından ekonomik önemi Türkiye’yi önemli bir noktada tutmaktadır. Bu yüzden Ortadoğu’da gelişen bütün hareketlerin odak noktası Türkiye’dir. Özellikle emperyalist devletlerin bu coğrafyadaki uzun vadeli çıkarlarına bakıldığında Türkiye bu coğrafyada onlar için bir nimettir. Kendi yanlarına çektikleri zaman bu coğrafyaya da hâkimiyet alanını genişletebileceklerini bildiklerinden, Türkiye ile ilişkilerini her daim iyi tutmaktadırlar. Yıllardan beridir dost olduklarını vurgulayan Amerika başta olmak üzere, Avrupa birliği ülkeleri de bu dostluğun kendi çıkarlarına olduğunu bilmektedir. Ekonomik açıdan bütün hesaplar Ortadoğu’da yapıldığı için bu çıkarları koruyacak bir ülke olma konumuna gelmiş Türkiye’nin kendi hesapları açısından önemi bir kat daha artmaktadır.            Bu nedenle gerek Ortadoğu’daki petroller, su kaynakları ve yeraltı rezervleri bakımından gerek diğer kaynakların bolluğu gözleri Ortadoğu’ya çevirmiştir. Bu algı en az birinci dünya savaşından beridir şiddetli bir şekilde sürdürülmektedir. Sanayileşmeye ham madde kaynağı olarak görüldüğü gibi, değişen dünya da bu coğrafyaya hâkimiyet kurmak da önemlidir. Çünkü yıllarca medeniyetlere sahiplik yapmış bu coğrafyanın kaderi kanlı ellerde olmuştur. Milyonlarca ölüm petrol olarak, zenginlik olarak sömürge devletlerine geri dönmektedir. Bu kanlı tarihin başrollerinde de her zaman İngiltere, Amerika gibi sömürgeci ülkeler gelmektedir. Bu nedenle kendi çıkarları göz önüne alındığında Amerika’nın bu coğrafya da şu anda var olma çabası içinde oluşunun destekleyicileri olarak Türkiye ve İsrail görülmektedir.

Bilindiği gibi yıllardan beridir bu coğrafyada çeşitli savaşlar çıkaran ve birçok ülkenin içişlerine karışan Amerika her daim kendi çıkarlarını koruma yoluna gitmiştir ve bunu yaparken her daim İsrail ve Türkiye’yi kullanmıştır. Türkiye buradaki konumu bakımından da özellikle 1950′li yıllardan beridir Amerika’nın açık pazarı haline gelmiştir. Hatta bu ilişki Amerika’nın çıkarlarının temsilcisi olarak görülmesine neden olmuştur. Türkiye bu bakımdan özellikle Suriye  Irak , İran ve diğer Ortadoğu ülkelerinin sömürülmesinde Amerika’nın çıkarlarını koruyan büyük bir etkiye sahiptir. Yıllardan beridir süregelen savaşların ve ölümlerin tek sebebi Amerika’nın çıkarlarıdır. Ve bu çıkarların tamamına bakıldığında bu gün Ortadoğu’daki gelişmeler bu çıkarların sonuçlarını göstermektedir. Türkiye’nin İsrail ile olan ilişkilerine bakıldığında özellikle başbakanın “Davos” çıkışları ve en son olarak “Mavi Marmara” olayıyla Türkiyeli vatandaşların can kaybına uğraması iki ülke arasındaki ilişkileri zedelemişti ve İsrail bir kez daha insanlık suçu işlemişti.

Özellikle Filistin karşısında izledikleri zalimce uygulamalara karşı çıkılmasına rağmen bu gün Türkiye İsrail ile olan ilişkilerini zedelememek için bazı adımlar atmaktadır. “Mavi Marmara” baskınından sonra özür dilenmez ise iki ülke arasındaki ilişkilerin iyileşmeyeceğini vurgulayan Türkiye  uzun zamandan beridir bu ilişkiyi de sürdürmektedir. Lakin olayın unutulma aşamasına gelinmesi ve son olarak Suriye deki iç karışıklıklara müdahale eden İsrail ile Türkiye’nin çıkarları iki ülkeyi Amerika nazarında yine bir araya getirmiştir. Amerika’nın da isteği ile İsrail Türkiye’den sembolik bir özür dileme noktasına gelmiştir. Özür dilemelerinin tek sebebinin bu gün Suriye’deki çıkarları olduğu bilinmektedir. Nitekim ortada olan gelişmeler de bunu göstermektedir. Amerika’nın İsrail ile Türkiye arasındaki ilişkilerin düzelmesini takdir etmelerinin arka planında Suriye’deki çıkarlar yatmaktadır. Özür dilendiğinin ertesi günü İsrail Suriye’yi vurmaya başlamış ve özellikle Amerika ve Türkiye’den de bu noktada destek almıştır.

Ortadoğu iç karışıklıklar ve değişen yeni yüzü ile şekillenmeye başlanmıştır. Bu gün bu coğrafyada en önemli aktör olarak Kürtler bu coğrafyada etkin olmaya başlanmıştır. Bu etkinlik uzun vadede görülecektir. Özellikle Irak, Suriye ve Türkiye’de eş zamanlı olarak gelişen yeni gelişmeler Kürtleri bir kez daha tarih sahnesine çıkarmıştır. Özellikle Suriye’de hiç beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan bir Kürt hareketi ve hemen bir bölgeleşmeye gidilmesi, Irak’da Kürtlerin özerk olması ve son gelişmelerle Türkiye’de de Kürt sorununun çözülme noktasına gelinmiş olması tüm bu gelişmelerin tesadüfî olmadığını göstermektedir. Tarih yanlışları yargılayarak yeni hamlesini yapmıştır. Fakat burada unutulmaması gereken önemli bir nokta, Türkiye’nin bu hamleleri yaparken kendi çıkarlarını Kürtlerle beraber kurması gerektiğidir. Çünkü İsrail ile ilişkileri düzeltip Amerika’nın peşkeşliğinde diğer ülkelerin içişlerine karışması gelecekte Türkiye’nin de tehlikeye girmesine neden olacaktır. Gelecekte Ortadoğu’nun baş aktörü haline gelmeye aday olan Kürtler gibi durmaktadır. Tarihi geçmişe yönelik okumak gerektiği gibi geleceğe yönelik de okumak gerekmektedir. artık dünyanın hakimiyet alanı bu coğrafyalara doğru kaymaktadır. Ortadoğu’ya hakim olan aynı zaman da dünyada önemli bir noktada da olmaktadır. Lakin bu emperyalist ülkelerin işine yaramaktan başka bir role bürünmemektedir.

Bu nedenle Ortadoğu’da gelişen demokrasi ve özgürlük talepleri, Arap Baharı hareketinin tamamını Kürtlerden bağımsız okunamayacağı gibi, Türkiye’den de bağımsız okunmamalıdır. Gezi Parkı Direnişi ile beraber Türkiye’nin de bu Arap Baharı dalgasına ayak uyduracağına yönelik vurgulamalar tarihte hiçbir ülkenin halk direnişinden kaçamayacağının bir göstergesi olmuştur. Kürtlerin çözüm sürecine aktif katılımlarıyla başlayan çözüm süreci devam ederken, Türkiye’de bir ayaklanma hareketinin oluşması tesadüf değildir. Demokrasi ve özgürlük vurgusunda bulunana büyük bir halk kitlesinin ayaklanmış olasına karşı Kürtlerin sessizce beklemesi Kürtlerin aktif rollerinin ne kadar büyük olabileceğinin de kanıtıdır. Çünkü çözüm süreci başlanmamış olsaydı ve çatışma süreci devam etmiş olsaydı Türkiye Arap Baharına ayak uydurmuş olacaktı. Buna rağmen bu hareketlilik şunu göstermiştir ki Gezi Parkı direnişi baskıcı bir iktidarın varlığından rahatsızlık duyulduğu için ortaya çıkmıştır. Bu haliyle de diğer Ortadoğu coğrafyasındaki demokrasi eksikliğinin Türkiye ayağı bir kez daha gözler önüne serilmiştir.

 

 

Sivil Bir İtaatsizlik Örneği Olarak “Gezi Parkı Direnişi”

 

Türkiye’de Gezi Parkı Direnişi 27 Mayıs 2013 ve sonrası tetiklenen bir hareket olsa da sanırım tarihte 31 Mayıs 2013 tarihindeki büyük kitle direnişi ile anılacak. İstanbul taksim olaylarıyla başlayan kargaşa hemen ertesi sabah tüm Türkiye’ye yayılmıştır. Bu yayılmanın en büyük sebebi, asker devletten polis devlete geçiş ve polisin orantısız güç kullanımı olmuştur. Biber gazları ve TOMA araçları, coplarla ve tazyikli sularla eylemcilere karşı şiddet yürüten polisin tavrı ve ardından başbakanın sert üslubu halkı sokaklara dökmüştür. Ve gelinen noktada Türkiye’nin bütün şehirleri kitlesel olarak bu harekete katılmıştır. Bu hareket artık gezi parkı direnişinden hükümete karşı bir direniş, baskıya karşı bir direniş haline gelmiştir. Bir anlamda bir sivil hareket olarak tarihte yerini alan Gezi Parkı Direnişi baskıcı bir iktidar düzeni anlayışına karşı bir tepki niteliğindedir. Bu nedenle sivil bir harekettir.

Sivil itaatsizliğin ortaya çıkması için düzen ve hukuk kuralları arasında bir anlaşmazlığın olması gerekmektedir. Bu yüzden toplusal düzen ile hukuk arasında bir çelişki varsa orada şiddet ve kaos baş gösterecektir. Çünkü egemen güç haline gelecek olan ve iktidara hizmet etmiş olan hukuk toplumsal ihtiyaçları karşılayamazsa toplumda anarşi hâkim olur. Düzensizlik ve şiddet ardından kitlelerin mücadelesine dönüşür. Bu nedenledir ki Cengiz Çandar’a göre, ““Postmodern bir direniş” türü bu. Alışıldık cinsten değil. Bir hayli bireyci. Kayıtsız. Umursamaz. Kentli ve seküler yeni kuşakların tüm özelliklerini yansıtıyor. Barışçıl, ve tüm bireyciliği içinde dayanışmacı. Bir ara, Prag’daki Kadife Devrim günlerim geliyor aklıma. Ama söz konusu olan, ülkenin en önemli şehrinin merkezinin, bir “Meydan’ın egemenliği” olduğu için Kahire’deki Tahrir (2011) ve Çin’deki Tianamen’in (1989) birbirine zıt kaderle sonuçlanan tecrübeleri de aynı anda aklıma takılıyor. Bu da “İstanbul 2013” olarak kayıtlara geçecek besbelli. Kendine özgü. Bu kendine özgülüğün unutulmaması gereken önemli ayakları ve nedenleri var. Birincisi artık sosyal medya en büyük güç haline gelmiştir. İkincisi hükümet bu olayları yatıştırmaktan ziyade daha da kışkırtmıştır. Olayların nedenine bakıldığında da AKP’nin iktidar olduğu dönemlerin “yaptım olacak” anlayışına son bir isyandır.

AKP 2002 seçimlerinde iktidara geldiği günden beri Türkiye’nin siyasal ve sosyal yapısında önemli gelişmeler sağlandı. Ekonomik alanda, sağlık alanında, sosyal hayatın bütün alanlarında ve hukuk düzeninde reform niteliğinde değişimler sağlandı. Bunlar yapılırken halkın refah seviyesini yükseltme ve eski askeri anayasanın dışında bir demokratik süreci başlatma adına yapılan çalışmalar oldu. Nitekim her siyasi iktidarın olduğu gibi siyasetin havasına kapılan AKP gün geçtikçe tek güç olduğunu savunup “yaptım olacak” politikasını sürdürmeye başladılar. Demokratik ülkelerin en büyük özelliği çoğunlukçu olmalarıdır. Yani bir yerde ne kadar farklı temsiliyet varsa orada renklilik ve demokrasi hakim olur. Ama aristokratik bir yapılanma içinde olup çoğulcu bir yapı her zaman öne çıkarılmaya başlanırsa orada tek başına bir iktidar doğurmuş olursunuz. Nitekim tek iktidar dönemi olan geleneksel iktidar dönemleri kanlı tarihlerin dönemleriydi. Çok geriye gitmeden örneklerini de görmek mümkün. Stalin koltuk sevdasıyla milyonları katletti. Nazi Almanya döneminde Adolf Hitler yine tek başına milyonlarca Yahudi’yi katletti. Faşizmin yaygın olduğu ve baskıcı dönem olan 1940-1945’lı yıllar yine Benito Mussolini gibi faşist liderler ortaya çıkardı. İktidar yanılgısına düşen bu liderlerin tümü halk tarafından er ya da geç bozguna uğratıldı. Bu yanılgının içinde olan iktidarların çoğu kısa süre önce halk ayaklanmalarıyla ülkelerinin kargaşa merkezi olmalarına neden oldular. Nitekim Arap Baharı ayaklanmaları yine baskıcı liderler yüzünden oluşmuş bir harekettir. Örnekler daha da çoğaltılabilir.

Bu yüzden asıl mesele Recep Tayyip Erdoğan’ın bu iktidar yanılgısına düşüp düşmediğidir. Evet, özellikle Recep Tayip Erdoğan. Çünkü Türkiye’nin siyasal tarihine bakıldığında tüm siyasi partilerin genellikle bir liderle anılması tesadüf değildir. Liderlik özelliğinin yanı sıra kitlelerin bir lider yaratma veya halkın sürekli bir lider olamadan hareket edememe psikolojisinden kaynaklanmaktadır. Halbuki uzun bir süre lider olarak kalan siyasi parti liderleri belli bir süre sonra o liderlik koltuğundan kalmaktan vazgeçip baskıcı bir politika izleyebilmektedir. Bunu yaptıkları andan itibaren ise halkın ayaklanması başlamaktadır. Recep Tayyip Erdoğan bu açıdan liderlik özelliğinin yanı sıra AKP’nin içinde baskıcı bir lidere dönüşme vasfına da sahip olmuştur. Çünkü verilen kararların tümünde başbakanın emri olmadan hiçbir politika izlenemediği gibi kendi başına hareket edebilecek demokratik yaklaşıma sahip bir başka liderin de yaşam bulmasına izin verilememektedir. Bu nedenle oligarşik bir yapılanma ortaya çıktığında bu oligarşini yegane lideri olarak baskıcı bir lider hep ortada durmaktadır.

Bu nedenle Gezi Parkı Direnişi’nde sembol bulan bu ayaklanmanın temel sebebi AKP iktidarının ve özellikle Erdoğan’ın izlediği politikalar önemli yer tutmaktadır. Son damla olarak düşünülebilecek bu ayaklanma, asker devletten polis devlete geçişin, halk için halka rağmen anlayışının eseri olarak ortaya çıkmıştır. Özellikle polislere verilen yetkinin artması, halka orantısız güç kullanılması, içki yasasıyla yaşam alanına müdahale vurgusu, kürtaj yasası ile bedene müdahale, ekonomi alanındaki iyileşmelere rağmen üniversite mezunu sayısındaki artışa rağmen işsizlik oranının yükselmesi, medyanın denetim altına alınması, basın yayın ve ifade özgürlüğünün yetersiz olması, sivil bir anayasanın sağlanamaması, dış ilişkilerde tutarsız davranılması ve son olarak toplum mühendisliği projesine girişilmesi ve tek adam iktidarına dönüşülmesi halkın tepkilerine neden olmuştur.

Halk rahatsızlıklarını belirtmense rağmen anlaşılamayan bazı noktalar oldu. İktidar yanılgısına düşen AKP ve özellikle başbakan Recep Tayip Erdoğan halkın taleplerini görmezden gelmenin yanı sıra baskıcı bir yöntem izledi. Demokratik çerçeveden bakıldığında çoğunlukçu bir sistemin benimsenmemesine karşın, sürekli % 50 oy oranına güvenen bir üslupla “yaptık olacak” denildi. Farklı talepler çoğu zaman görmezden gelindi. Geriye dönüp bakıldığında neden bu kadar kargaşa diye sorulabilir. Tüm bu sayılanlar sorulan soruya yanıt oluşturacak niteliktedir. Bu yüzden Burada anlaşılması gereken önemli bir nokta var. İhsan Dağ’a göre, Mesele sadece Gezi Parkı meselesi değil. Park meselesinin tetiklediği, fakat özünde gittikçe otoriterleşen ve toplumsal mühendislik projeleriyle herkesi kendine benzetmeye girişen bir iktidara yönelik tepki var (Zaman, 04.06.2013). Muhaliflere karşı “onun yüz bin topladığı yerde ben 1 milyon insan toplarım” veya “biz yüzde elliyi evlerinde zorla tutuyoruz” sözleri bir “merkez partisi” liderinin söyleyeceği sözler değildir. Bu sözler baskıcı bir liderin sözlerinden başka hiçbir şey değildir. Bu nedenle Gezi Parkı Direnişi yıllardan beridir süregelen toplum mühendisliği projesine, halkın yaşam tarzına müdahale anlayışına, oligarşik yapılanmaya, tek tipleşmeye karşı bir direniştir. Bu yüzden insanlar artık hayatlarına müdahalenin sınırının aşıldığını vurgulayarak sokaklara dökülmüştür.

 

Türkiye’de Medya ve İktidarın Gezi Direnişine Olan Yaklaşımı

 

Türkiye’de kitlelerin ayaklanmasına neden olan olaylar ve demokrasinin tıkandığı bu süreçte Gezi Parkı Direnişi uzun yılardan beridir süregelen bir demokrasi eksikliğini bir kez daha gözler önüne sermektedir. Bunun yanında tüm bu olup bitenlere karşın medya ve iktidar her zamanki gibi işbirliği içinde eylemlerin boyutunun ne denli ciddi olduğunun farkına varamamakla beraber, medya yanlı davranarak üç maymunu oynamıştır. Özellikle muhalif medya kuruluşları dışında Türkiye’de hiçbir haber kanalı bu olayların ciddi boyutlarını halkla ve dünyayla paylaşmamıştır. Türkiye’nin her yanını saran bu yangına karşın medyanın susması ve medya patronlarının tepkisiz kalması halkın medyaya olmayan güvenini daha da sarsmıştır. Halk ve özellikle üniversite gençliği sosyal medya üzerinden haberleşmeler sağlayarak eylemlerin öncüsü olmuş ve demokratik tepkilerini ortaya koymuştur. Bunun içerisinde bu durumdan faydalanmak isteyen provokatörler olmuş olabilir fakat bu hareketin içerisinde akademisyeninden, aydınına, sanatçısından öğrencisine, esnafından işsizsine kadar herkes katılmıştır. Fakat medya ve iktidar ortalığı yatıştırmaktan ziyade her şeyin yolunda olduğunu ve sorun olmadığını vurgulamalarına rağmen, dünya basını ve diğer ülkelerin olaylara bakışları olayların ne kadar kaygı verici boyutta olduğunu göstermiştir (Radikal, 04.06.2013);

İşte Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’den, Almanya Başbakanı Angela Merkel’e kadar dünya liderlerinin Gezi Parkı açıklamaları… 

RUSYA: Devlet Başkanı Vladimir Putin, Türkiye’de yaşanan son olaylarla ilgili, “Türkiye yönetiminin muhalefet ve toplum örgütleriyle diyalog kurarak iç problemlere çözüm bulacağını düşünmek istiyoruz” dedi. Gazetecilerin bir sorusu izerine ise Putin, “Bizim beklentimiz Türkiye yönetiminin hem siyasi muhalefet, hem toplum örgütleriyle biriken sorunlara çözüm bulunması için diyalog başlatmasıdır. Tartışmaların tarafların birbirini daha iyi duyduğu ve dinlediği sokaktan yapıcı ortamlara çekilmesi gerektiğine inanıyoruz” dedi. Putin’den 24 saat önce sözcüsü Dmitriy Peskov, “Türkiye’deki olaylara Rusya’nın dıştan müdahale etmesine gerek yoktur. Bunlar Türkiye’nin iç meselesi. Rusya’nın bu konuda resmi bir açıklama yapması beklenmiyor” demişti. 

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER: BM sözcüsü Martin Nesirky, New York’taki Genel sekreterlik binasında yaptığı günlük basın toplantısında, “Türkiye’deki gelişmeleri yakından izliyoruz” diye konuştu. 

BEYAZ SARAY: Beyaz Saray’dan olayların ilk günü olan Cuma gecesi yapılan açıklamada itidal çağrısı yapıldı. Dün yeniden bir açıklama yapan Beyaz Saray İtidal çağrısını yineledi “Türkiye’nin uzun dönem istikrarı, güvenliği ve refahının ifade, toplantı ve yürüyüş gibi temel haklarının güvence altına alınmasında olduğunu” belirtti. 

JOHN KERRY: ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ise Taksim Gezi Parkı olaylarıyla ilgili olarak, “polis tarafından aşırı güç kullanımına dair haberlerden kaygı duyduklarını” söyledi. 

S&P: Bugün İstanbul yapmayı planladığı şirket tahvili konferansını erteleme kararı aldı. 

FITCH: Kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, hükümete halkın tepkisine kulak vermezseniz notunuzu düşürürüz uyarısında bulundu. 

SURİYE: Suriye’den Gezi Parkı olaylarıyla ilgili yapılan ilk açıklamada Başbakan Recep Tayyip Erdoğan kendi halkını terörize etmekle suçlandı ve “Kardeş Türk halkı böyle bir barbarlığı hak etmiyor” denildi. Suriye Enformasyon Bakanı Umran El Zubi Erdoğan’ın istifa etmesi gerektiğini söyledi. Suriye Dışişleri Bakanlığı’ndan bir kaynak, ülkenin vatandaşlarını Türkiye’ye gelmemeleri konusunda uyardı. “Bakanlığımız Suriye vatandaşlarını güvenlikleri için bu dönemde Türkiye’ye seyahat etmemeleri konusunda uyarmaktadır. Zira Türkiye’nin bazı şehirlerinde güvenlik koşulları kötüleşmiştir ve Erdoğan hükümeti barışçıl protestoculara şiddet uygulamaktadır” denildi. Suriye’den yapılan son açıklamada el Zubi, Türkiye’deki düşünce tutuklularının serbest bırakılması çağrısında bulunarak, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hükümetinin barışçıl göstericilerden bu denli yüksek sayıda Türk vatandaşını tutuklamasının hiçbir geçerli nedeni olmadığını belitti. 

ALMANYA: Başbakan Angela Merkel protestoları değerlendirirken, hukuk devleti anlayışının, güvenlik makamlarının her zaman orantılı ve uygun hareket etmesini gerektirdiğini belirterek, tarafları itidale çağırdı. Aynı saatlerde Almanya Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada da vatandaşlara, “Türkiye’de gösterilerin yapıldığı yerlerden ve kalabalık gruplardan uzak durun” uyarısı yapıldı. 

ALMAN SOSYAL DEMOKRAT PARTİ (SPD): Genel Başkan Sigmar Gabriel Hürriyet’e verdiği röportajda Türkiye’de devletin fazla yüce bir anlama sahip olduğunu savundu. Gezi Parkı olaylarında şiddetin “ürkütücü” boyutlara ulaştığını vurguladı. 

BULGARİSTAN: Dışişleri Bakanı Kristiyan Vigenin, “Komşu dost Türkiye’de şiddetten dolayı endişeliyiz” dedi. 

AVRUPA PARLAMENTOSU (AP) YEŞİLLER GRUBU: Türkiye’de demokrasinin daha fazla geriye gitmemesi için uzlaşma ruhunun galip gelmesi gerektiğini bildirdi. 

AVRUPA SOSYALİSTLER PARTİSİ (PES): Başkanı Sergey Stanişev ise Taksim Gezi Parkı’ndaki gösterilerde polisin aşırı güç kullanmasını kınadı, medyadaki sansürden endişe duyulduğu belirtti.

Dünyada bu kadar tepki olmasına karşın medyanın duyarsız kalması tekelleşen bir medya olduğunun açık göstergesi olmuştur. Buna karşın Türkiye’de belki de ilk defa bu denli bir hareketin yaşanması ve olayların büyümesinde aydınca tavır takınanlar olmuştur;

–          Ece Temelkuran: iktidar destekleyen herhangi biri bugünden itibaren vicdandan, sivillikten, özgürlükten söz etmesin. Bugün sussun daha da konuşmasın!

–          Okan Bayülgen: İstanbul’un her yerinde arkama en az on kamera, onlarca foto muhabiri takılır. Gezi’den habercisi de magazincisi de namevcut!

–          Küçük İskender: güzel insanlara duydukları kini böylesi açık çaık kusanları unutma ey Gezi Parkı.

–          Elif Şafak: bu kadar sertlik neden? Eli silahsız gencecik insanlara gaz sıkmak neden? Vicdanım, yüreğim, aklım kabul etmiyor.

–          Ata Demirer: yine mi güzelizzz? Yine mi Biberrr.

–          Berna Laçin: Parkta oturan insanlara Saldırmanın gerekçesi ne! Nerde vali, nerde emniyet müdürü!!!

–          Ahmet Ümit: İstanbul’un ortasında zulüm elini kolunu sallaya sallaya geziniyor. Doğayı savunanlar insan eliyle işkence görüyor. Bunlar unutulmayacak…

–          Berrak Tüzünataç: bu devlet bu polis halkından nefret ediyor… yazık, çok yazık içimiz kanıyor.

–          Ceyhun Yılmaz: Maç’a konsere giderken bir kere aklına gelmemişken? Gezi Parkına gidene “işsiz” diyen insan kardeşim… Tazyikli su değil, SEN acıtıyorsun!

–          Levent Üzümcü: hiç kimsenin hukuka güveni kalmadı. Devletin ve kolluk kuvvetlerinin durumu da ortada!

–          Bunun yanında Zerrin Tekindor ve Haluk Bilginer “Antonious ve Kleopatranın Unutulmaz Tutkusu” adlı tiyatrolarını iptal ederek seyircilerle beraber gezi parkı eylemlerinde önde olmuşlarıdır.

–          Halit Ergenç, eşi Bergüzar Korel ve M. Ali Alabora eylemde kolkola

–          “Tatar Ramazan” dizi seti ekibi işi bırakıp eylem alanında

–          Hande yener ve oğlu eylem alanında

–          “Karadayı” dizi ekibi eylemde

–          Okan Bayülgen halkla sohbette eylemin nabzını ölçmekte

–          Feridun Düzağaç biber gazı yemekte

–          Ebru Gündeş sahne iptal, Beyaz kanal D programı iptal, Hande Yener, Nev, Cem Adrian konserleri iptal, Filiz Akın imza günü iptal, Türkan Şoray, Hülya Koyiğit, Tarkan, Sezen Aksu, Cem Yılmaz tepki gösteren yazılarla katılım sağladılar…

Türkiye’de buna eklenebilinecek aydın tavırların örnekleri çoğaldıkça çoğaldı. Buna rağmen başbakanın çıkıp halkın sağduyulu davranması gerektiği yönünde vurgu yapması beklenirken “ben onun 100 binine karşı bir milyon toplarım” diye CHP genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile restleşip, “birkaç çapulcu” nitelemeleri ile üniversite öğrencileri ve sanatçıları azarlamakta ve “sosyal medyanın olayları kışkırtması” nitelemelerine halk daha da tepkili olmaktadır. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “mesaj alınmıştır. Demokrasi sadece sandık değildir” sözlerine karşın başbakan direterek “demokrasi sandıktır” vurgulaması olayın ciddiyetinin kavranmadığının göstergesi olmuştur. Suriye’deki iç karışıklıklardan dolayı Beşar Esad’i sürekli olarak istifaya çağıran Erdoğan, kendi ülkesindeki içi karışıklıkların da bu denli büyüyebileceği kaygısında değilmiş gibi aynı süreç içinde Afrika gezisine çıkmıştır.

Ülkenin bu kadar büyük iç karışıklık içinde olmasına rağmen rahatça bir tavır takınıp yurt dışı gezisini iptal etmeyen başbakanın sanırım kaygısının büyük olmamasının tek bir nedeni var. Türkiye’de ilk defa Kürtler bu denli bir ayaklanmanın aktif öznesi olmadılar. PKK ile olan anlaşma ve çözüm sürecinin başlamasından dolayı Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinde bu çatışmalar yoğun bir şekilde yaşanmamıştır. Eğer çözüm süreci başlamamış olsaydı bu gün gelinen noktada Arap Baharından daha öte bir “Kürt Baharı” yaşanmış olurdu. Gezi parkı direnişi henüz bir son değildir. Burada halk şu mesajları vermiştir;

  1. AKP iktidarının izlediği politikalar sosyal mühendislik projesi olarak toplumu ve toplum vicdanını rahatsız etmektedir
  2. AKP iktidarının üç dönemi ve gücü sarsılmış ve Türkiye’de halk yeni bir süreç başlatmıştır
  3. Sürekli vurgulanan Demokrat Parti ve Adnan Menderes, Turgut Özal ve Anavatan Partisiyle benzerlikleri olan AK Parti’nin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın  da hüküm sürüdüğü dönemin sonu olabileceği
  4. Artık darbe dönemlerinin kapanmış olmasının sevindirici bir durum olmasının yanı sıra halkın direnişinin bir ülkeyi istediği konuma getirebileceği anlaşılmıştır.

Bunlar hükümete verilen mesajlar ama asıl bilinmesi gereken derin mesajlar var:

  1. Türkiye demokrasi tarihi boyunca devletçi bir yapılanmanın dışında örgütlenememiştir ve anayasa bunu sağlayamamıştır
  2. En temelde insan hak ve özgürlükleri kesin bir şekilde korunamamaktadır ve hukuk düzeni bunu sağlayamamaktadır
  3. Sivil toplum örgütleri çerçevesinde örgütlenen halkın demokrasi talepleri görülmezlikten gelinmektedir
  4. Asker devleti olarak kurulmuş Türkiye cumhuriyetinde artık devletin halktan önce gelmemesi gerektiği anlaşılmalıdır asker devletten polis devletine geçilerek sivilleşme sağlanamamaktadır
  5. Siyasi partiler demokrasinin sözcüleri olma vasıflarını yerine getirememektedirler
  6. Türkiye’de örgütlenme bilinci yerleşmediği gibi, halk ve devlet arasında aracı olacak sivil toplum örgütleri yeterli düzeyde değildir
  7. En temelde de toplumsal düzen ve hukuk arsında bir uyuşmazlık olduğu gibi, halkın çıkarları ve demokrasi anlayışından ziyade siyasi çıkarların yoğunlukta olduğu bir siyaset izlenmektedir
  8. Çözüme yönelik izlenecek politikaların anayasal bir düzenleme ile olacağı, temel hak ve özgürlüklerin yasal güvenceye alınacağı ve ifade özgürlüğünün en temel haklardan biri olması gerekmektedir. Bunun sağlanabilmesi için örgütlenme ve eylem hakkının uygulanabilmesi, uygun zeminin hazırlanması gerekmektedir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynakça

Aktan, Can , “Sivil İtaatsizlik”,

            http://www.canaktan.org/felsefe-sosyo/sivil-       itaat/sivil_itaatsiz.htm#_ftnref1

Aktan, Can, “Pasif Direniş”,

             http://www.canaktan.org/felsefe-sosyo/sivil-itaat/pasif-direnis.htm

Bottomore, Nisbet, Tom, Robert (2006) Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi I- II, Yayına  

             Haz. M.Tunçay, A.Uğur, Kırmızı Yayınları, İstanbul.

Çoşar, Yakup (2001), “Sivil İtaatsizlik”, Kamu Vicdanına Çağrı Sivil İtaatsizlik (2.Basım)           

            Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Foucault, Michel (1993a) Cinselliğin Tarihi (cilt–1), Çev. Hülya Tufan, Afa Yayınları,

 İstanbul.

Foucault, Michel (1993b) Ders Özetleri, Çev. Selahattin Hilav, Yapı Kredi Yayınları,

 İstanbul.

Foucault, Michel (2000a) “Cinsellik ve İktidar”, Entelektüelin Siyasi İşlevi, Çev. Işık   

             Ergüden, Osman Akınhay, Ferda Keskin, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Foucault, Michel (2005) Özne ve İktidar, Çev. Işık Ergüden, Osman Akınbay, Ayrıntı

 Yayınları, İstanbul.

Foucault, Michel (2006) Hapishanenin Doğuşu, Çev. M. Ali Kılıçbay, İmge Yayınları,

 Ankara.

Heywood, Andrew (2007) Siyaset, Çev. Bekir Berat Özipek, Bican Şahin, Mete Yıldız,

             Zeynep Kopuzlu, Sabahattin Seçilmişoğlu, Atilla Yayla, Adres Yayınları, Ankara.

Kapani, Munci (2006) Politika Bilime Giriş, 18. baskı, Bilgi Yayınevi, İstanbul.

Marshal, Gordon (1990) Sosyoloji Sözlüğü, Çev. Osman Akınbay, Derya Kömürcü, Bilim  

                ve Sanat Yayınları, Ankara.

Muhip Şeyda, “Sivil İtaatsizlik”,

      http://www.hukuk.gen.tr/konular/konular.asp?konugrp=1&konuid=3.

 

Negrı, Hardt, Antonio, Michael (2004), Çokluk: İmparatorluk Çağında Savaş ve  

                  Demokrasi, Çev: Barış Yıldırım, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Negrı, Hardt, Antonio, Michael (2010) İmparatorluk, Çev. Abdullah Yılmaz, Ayrıntı

                 Yayınları, İstanbul.

Ökçesiz, H. (2001) Sivil İtaatsizlik İstanbul: Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi  

                     Yayınları.

Ünsal, Artun (1996), “Genişletilmiş Bir Şiddet Tipolojisi”, Cogito, Sayı 6-7, Kış-Bahar  

                          s.29-36.

Rawls, John (2001) “Sivil İtaatsizliğin Tanımı ve Haklılığı”, Kamu Vicdanına Çağrı Sivil    

                         İtaatsizlik (2.Basım), Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

Russel, Bernard (1983)  İktidar, Çev. Erol Esençay, Deniz Yayınevi, İstanbul.

   Thoreau, Henry David (1999) Sivil İtaatsizlik ve Pasif Direniş, (Çev.Hakan Arslan),

                    2.Baskı, Vadi Yayınları, Ankara

Thoreau, H. D. (2007) Doğal Yaşam ve Başkaldırı, Çev.: Seda Çiftçi. İstanbul: Kaknüs

                        Yayınları.

Rosen-Jonathan, Michael-Wolf (2006) Siyasal Düşünce, Dost yayınları, Ankara.

Vergin, Nur (2003) Siyasetin Sosyolojisi: Kavramlar, Tanımlar, Yaklaşımlar, Bağlam
         Yayınevi, İstanbul.

Weber, Max  (1993) Sosyoloji Yazıları, Çev. T. Parla, Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul.

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: