Türk Sosyolojisinde İdeoloji Tartışmaları

          ibrahim mavi-ibrahimmavi01@gmail.com

 

Türkiye’de sosyolojinin gelişimi ve sosyoloji alanında ideoloji kavramının ele alınması cumhuriyetin ilk yıllarında oluşan ideolojik yapı ve sosyologların çalışmalarına dayanmaktır. Bu dönemde yaygın olan ve Türk modernleşme süreçlerini teşkil eden bazı siyasi fikirler oluşmuştu. Bu fikirleri ele almadan önce şu tanımlamayı yapmak ve Türk modernleşme çerçevesini oluşturmak önem arz etmektedir:

Osmanlı imparatorluğunun yıkılışı, ulus devletin kuruluşu, tek parti dönemi, çok partili döneme geçiş, askeri müdahalelerle ve bu müdahalelerle kesintiye uğrayan, fakat hala şekilsel olsa dahi geçerliliğini sürdüren parlamenter demokrasi; dolayısıyla imparatorluktan ulus devlete, geleneksel topluluktan modern topluma geçiş, siyasal modernizasyon. Osmanlı’nın ekonomik sömürgeleşmesi, İzmir İktisat kongresi, devletçilik, ithal ikameci sanayileşme, ihracata dönük sanayileşme, ekonomik liberalizm, Yeni Sağ; Türkiye’nin sanayileşme ya da bağımlı kapitalistleşme süreci ekonomik modernizasyon. Çağdaşlaşma, Batılılaşma, modern insan, Türk kimliği, kültürel kimlik, Doğu Batı eklemlenmesi, Türk-İslam sentezi, merkez-uydu: kültürel modernleşme. Tüm bu referanslar 1980’li yıllara kadar “Türk modernleşme” tarihinin egemen açıklama-tarzını kuran “modernizasyon paradigması” içinde gördüğümüz anahtar nosyonlar, modernizasyon sürecinin kurucu öğeleridir(Keyman, 2000:171).

         Türk modernleşmesinin çerçevesini böyle açıklamanın yanında siyasi fikirler açısından cumhuriyetin ilk yılları daha sonra oluşacak olan ideoloji tartışmalarına öncülük edecektir. İttihat ve Terakki Fırkası’nın iktidarda bulunduğu dönem içerisinde, devletin resmi ideolojisi durumundaki Osmanlıcılığın yanında Garpçılık, İslamcılık, Türkçülük, Meslek-i İçtima ve Sosyalizm gibi(Karakaş, 2007:132) siyasi fikirler vardı ve Ziya Gökalp Türkçü akımın öncülüğünü yapan ve Cumhuriyet’in öncü ideologuydu. Bu dönemde belli kavramlar ortaya atarak üzerinde durduğu alanları açıklıyordu. Durkheim’in izinden giden Gökalp, “dönemindeki dönüşümleri anlamlandırmaya yönelik girişimlere katıldı ve bu dönüşümleri aydınlığa kavuşturdu. Bunlardan birincisi ‘millet’. ‘ümmet’, ve ‘muasırlaşma’ kavramlarına yeni anlamlar yüklemekti. İkincisi de, hızlı siyasi, iktisadi, sosyal ve ideolojik değişimlerin yaşandığı bir bağlamda, Türk milli kültürü, İslam ve muasır(modern) medeniyet arasındaki ilişkiye dair yeni bir anlayış sunmaktı”(Yıldırım, 2010:16)

         Cumhuriyet döneminde milliyetçi bir devlet tasarımı bağlamında modernleşme çabaları söz konusu olduğunda Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura’nın ön plana çıktığı görülmektedir. Ziya Gökalp (1876-1924), sosyolojik bakış açısında Comte ve Durkheim’den etkilenmiştir. Gökalp’ın metodoloji anlayışı, pozitivizm olarak görünmektedir. Gökalp, tutarlı bir şekilde sosyolojisini kurarak geliştirmiş, tümevarımı, determinizmi, toplumsal değişmeyi Comte-Durkheim geleneğiyle birlikte Tönnies sosyolojisinden faydalanarak Türkiye’ye uyarlamıştır.. Jön Türklerin fikirlerinin devamı olarak algılanabilecek bir düşünür olan Ziya Gökalp, “Taha Parla tarafından, İttihat ve Terakki’nin resmi, Kemalistlerin gayri resmi ideologu(Georgeon, 2002:30) diye tanımlanmıştır. Özellikle ittihat ve Terakki’nin siyasi perspektifini belirlemeye çalıştığı; Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük arasında ideolojisini söyleme dökmekte bocaladığı zamanlarda Gökalp vukufla Türkçülüğün fikriyatını ortaya koymuş ve bunun siyasete tahvilinde birincil derecede etkili olmuştur(Georgeon, 2002:30). Ziya Gökalp’ın sosyolojisinde millet kavramı son derece önemli bir yer tutmaktadır. Gökalp, Türkçülüğün ne olduğunu açıklamak için önce milletin ne anlama geldiğini ortaya koymak gerektiğinden yola çıkmıştır. Gökalp’a göre; “…millet, ne ırka, ne kavme, ne coğrafyaya, ne siyasete, ne de iradeye bağlı bir topluluk değildir. Millet, dil, din, ahlak ve bütün güzel sanatlar bakımından ortak olan, yani aynı eğitimi almış bulunan kişilerden oluşan bir topluluktur. İnsan için manevi yapı, maddi yapıdan önce gelir. Bu yüzden, milliyette secere (soy kütüğü) aranmaz. Yalnız, eğitimin ve ülkünün (mefkurenin) milli olması aranır.

         Yusuf Akçura (1879-1935), Cumhuriyet döneminin milliyetçiliği söz konusu olduğunda Ziya Gökalp’tan daha fazla ön plandadır. Gökalp, 1913’e gelindiği zaman idealinin “Türkleşmek, İslamlaşmak” olduğunu söylerken, Akçura 1904’te Üç Tarz-ı Siyaseti’nde Türk milletinden, İslam ümmetinden olduğunu, bu yüzden asıl sorunun öncelikle hangisine hizmet etmek gerektiği konusunu tartışmaktadır(Aydın, 1993:210). Berkes’e göre; Gökalp’ta sentez arama çabası söz konusuyken Akçura’da Türklük ön plandadır. Gökalp’ın düşünceleri, Osmanlıcılık siyasetine yakın bir çizgidedir. Akçura ise, Üç Tarz-ı Siyaset’te Türkçülük siyasetine ağırlık vermiştir. İki düşünür arasındaki temel ayrılık, halk, devlet, ulus ve uluslaşma üzerindeki yazılarda belirir. Halka yönelme konusunda Akçura, halk kavramını belirsiz bulur. Ona göre ulus toplumlarında asıl güç ve siyasal kalkınma desteğinin dayanak noktası ırk, halk, köylü, esnaf, devlet değil, sınıftır. Bu sınıf burjuvazidir (Berkes, 1985:215). Ziya Gökalp’ın halka gidip medeniyeti götürme anlayışını Akçura eleştirmektedir. Akçura için, “halka gidip” ondan “hars” öğrenmekten ve ona “medeniyet” götürmekten ibaret “popülist solidarist” bir halkçılık muteber değildi. Bu bakımdan M. Kemal, Ziya Gökalp’ın halk-millet özdeşliğini benimsememiş, “halk egemenliği” kavramına sadık kalarak “demokratist” bir halkçılığı savunmuştur. M. Kemal, Gökalp’in aydınların hareketine dayalı, ama halkı statik tutan aydın-halk ilişkisi formülünü de reddetmekteydi: Aydın halka gitmeliydi ama halk da aydınlara doğru gelmeliydi (Aydın, 1993:224). Cumhuriyetin ilk yıllarında sosyolojiye verilen biçim, daha sonraki dönemlerde de temel özelliklerini koruyarak günümüze kadar gelmiştir. Bu düşüncelerle, Türkiye’de sosyolojiye, topluma yeni kimlik kazandırma misyonu verilmiştir.

Bu dönemsellik göz önüne alındığında Türkiye siyasal yaşamı ve düşünce tarihi demokrasi açısından iki kısma ayırmak mümkün. Birincisi cumhuriyet’in ilk dönemi olan ve cumhuriyet’in ilanıyla başlayıp 1945’li yıllara kadar devam eden tek parti dönemi ve ikinci olarak siyasal yaşama sürekli olacak bir katılımla var olmaya başlayan partilerin dönemi olan çok partili dönem. Tek parti dönemi demokrasi tarihi açısından bakıldığında demokratik yönetimlerin tercihi olmamakla beraber bu Türkiye’de resmi ideolojinin bir yansıması olarak daha farklı ilerlemiştir. Başka bir partinin kurulmasına tahammülü olmayan bir ideolojiyle var olan tek parti yılarca siyasi hayatta tek başına var olmuş, Türkiye’nin siyasi yönetiminde tek söz sahibi unvanını elden bırakmamıştır. Çok partili hayata geçişin zorunluluk haline geldiği 1950’li yılara kadar bu tek parti ideolojisi ülkenin yönetiminde öncelikli siyasi ideoloji olmuştur. Fakat gelişen ve değişen dünya koşulları, siyasi dengeler zamanla bu koşulların değişmesinde başat rol oynamıştır.

II. Dünya Savaşı’nda İtalya, Almanya ve Japonya’nın yenilmesiyle totaliter rejimler sona erince demokratikleşme ve ekonomide liberalleşme revaçta olmaya başlamış, demokrasinin öncüleri olan ülkeler dünya hakimiyetini ele geçirmeye başlamıştı. II. Dünya savaşında var olan Totaliter rejimler Batı’ya güven vermemekteydi. Bununla birlikte Türkiye üzerinde özellikle Boğazlar ve Doğu Anadolu ile ilgili talepleri nedeniyle Sovyet Rusya bir tehdit haline geldi. Bu şartlar altında Batı ile ilişkileri geliştirmek için çok partili hayata geçilmek zorunda kalındı. Mustafa Kemal Atatürk ilk dönemlerde Rusya’ya yakınlaşmasına rağmen daha sonraki yönetim ve uygulanan politikalar batı yönelimli olmuştu. Bu nedenle artık demokratik uygulamalar bir anlamda batının istemesi sonucu olmuştur. Bu da açıkça ülkenin kendi siyasal düzeni içinde değil, dışa yönelik izlenene politikaların sonucu demokrasiye geçileceğini, bunun da sağlıklı olmayacağını görmek mümkün.

         1923-50 dönemi siyasal rejimin “Demokratik Milliyetçilik” olarak adlandırabileceği(Göle, 1998:105) bir dönem olmuştur. Yeni bir ülke, yeni bir kimlik arayışı milliyetçiliğin yaygın bir ideoloji haline gelmesini sağlamıştır. Cumhuriyetçi seçkinler, dini teminatın ortadan kaldırılması “modern” ve “rasyonel” bir hayat ilkesinin toplumda yaygınlaştırılması, yeni bir millet için yeni bir kimlik yaratılması amacındadır(Göle, 1998:105). Modernleşen Türkiye’de ulusal yapılanma kurulurken, imparatorluk ve monarşik yapılanmadan hukuk temelli, pozitif düşünceye dayalı cumhuriyetçi bir yapıya geçilmiştir. Dini değer ve simgelerin ağırlıkta olduğu, din ve devlet işlerinin bir bütün olduğu bir devlet yapısından, laik, çağdaş, seküler bir hukuk devletine geçilmeye çalışılmıştır. Milliyetçilik, dinin yerini alan ilke olarak sorunu ideolojik açıdan aşma imkanını(Göle, 1998:106) sunmuştur. Nilüfer Göle Çağdaş ve pozitivist bir toplumsal yapı düşüncesinde oluşan cumhuriyet rejimini iki şekilde ele almıştır: “Birincisi, milli, rasyonel, çağdaş bir devlet kurmayı hedefleyen Kemalist modernleşmeci seçkinlerin hareketinin ideolojisi, ikincisi, sol muhalefet hareketinin/hareketlerinin ideolojisidir.”(Göle, 1998:102-103). Şerif Mardin bu iki dönem ile ilgili olarak şöyle bir tanımlama da bulunmaktadır: “Birinci dönemde, sınıf çelişkisiz milli gelişme ideolojisi olarak Kemalizm ortaya çıkar; ikinci dönem ise toplumsal yapılanmanın farklılaşmasının sonucu olarak 60’lı yılarda belirir. Bu dönemin özellikleri eğitimin artan önemi, 40’lı yıllarda başlamış olan ve 60’lı yıllarda gelişen kentlere göç hareketi, işçilerin ve devlet karşısında entelektüellerin durumunun değişmeye başlamasıdır”(Mardin, 2000:98).

1923-1950 yılları arasında tek parti siyasi havasının yanında batı yönelimli politikalar ile Amerikan sosyolojisinin ülkemize girmesine neden olacak, ve batıya olan ilgi ile Amerikan sosyolojinse yakınlaşma artacaktır. Sabri Ülgener, Behice Boran, H.Z. Ülken bu dönemin başlıca düşünce insanları olarak yeni tartışmalarda yer alacaklardır. Özellikle İstanbul ve Ankara Ekollerinin yaklaşımı ve ilgi alanları birbirinden farklı olmakla beraber bu iki ekol geçmiş yıllardan beri ülkenin ideolojik tartışmalarında ve düşünce hayatında tartışmalar yaratmıştır. Özellikle Ankara ekolü, Amerikan sosyolojisinin etkisi ile yeni alanlara doğru sistemli bir araştırma faaliyetine girişmiştir. Köy ve şehir sosyolojisi önem kazanmıştır. Köyden şehre ve şehirden batılılaşmaya doğru bir evrim çizgisini vurgulayarak deneysel sosyolojiye yönelmiştir.  Bu iki ekolün düşünce hayatına katkılarının yanında 1950’li yıllara gelince yıllardan beri süregelen Fransız düşünce etkisi monistliğini yitirmiş, Amerikan ve Alman düşünce yapısı etkisini göstermeye başlamıştır. Özellikle 1930’lu yıllar ve sonrasında oluşan gelişmeler burada etkin rol oynamaktadır. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlunun 1934’de çıkaramaya başladığı İş Dergisi, Alman ağırlıklı fikirleri tanıtırken, idealizm eğilimleri taşıyan Mehmet İzzet’e geniş yer verir; Gökalp’ı tanıtır. Bunun yanında Alman sosyal bilimcilerinin yazıları da bu dergide yer alır. Sosyal siyaset konularını ele alarak işlerler. Tek sayfalık makalelerden birkaç sayfalık makalelere kadar. Düşünce tarihine ait yazılara da yer verilir. Yine bu dergide Hilmi Ziya’nın Nadir Nadi’nin ve özellikle Orhan Tuna’nın imzalarına rastlamak mümkündür. Bunun yanında Ankara ekolü hocalarının imzalarına bu dergide rastlamıyoruz. Ankara ekolüne gelince onlarında üniversitenin çıkardığı AÜDTCF Dergisi yayın organları sayılabilir. Behice boran’ın sahipliği ve müdireliğini yaptığı Yurt ve Dünya dergileri ekolün görüşlerini açıklamakta kullanıldığı dergilerdir.

“1 Kasım 1945 tarihinde Büyük Millet Meclisi açılmış ve açılış nutkunda İnönü, yine muhalefete cesaret verici sözler söylemiş, memleketin serbestlik ve emniyet içinde demokrasiye doğru ilerlemekte olduğunu, biricik eksikliğin iktidardaki partinin karşısında bir muhalefetin bulunmayışı olduğunu belirtmişti.”(Karpat, 2008:251) İsmet İnönü çok partili hayatın sinyallerini verip, zorunluluktan olsa bile demokrasinin gereği olan çok partili sistemin temellerini oluşturacak sözler sarf etmiştir.   II. Dünya savaşının sonucu olarak değişen dünya dengeleri ve Türkiye’nin de bu devletlere yakın olmasından dolayı benimsedikleri demokrasi anlayışını bu ülkelerden almışlardır. Bu nedenle çok partili hayat geçiş başlamıştır fakat  CHP’nin istediği muhalefet sinirli, iktidara alternatif olmayan göstermelik bir partinin kurulmasıydı. Adnan Menderes, Celal Bayar, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan tarafından 7 Ocak 1946 tarihinde önerge sahiplerince Demokrat Parti kuruldu(Karpat, 2008:256). İdeolojik olarak CHP’den farklı olmayan yeni parti daha az merkeziyetçi ve daha az bürokratik bir devlet öngörüyordu. “Kapitalizme ve ayrıca sorumlu parlamenter hükümet biçimine daha açık bir toplum isteyenlerin eğilimlerini temsil ediyordu. Bu partinin amaçlarından biri geçen yirmi yılın Laiklik politikalarını değişikliğe uğratmaktı.”(Mardin, 2008:224-225)

Özellikle Amerikan sosyolojisinin ve siyasal kültürünün etkisi altında kalmaya başlayan Türkiye batı politikası izlemenin gerekliliği olarak düşündüğü bu çok partili hayata geçişi tam da  Amerika gibi ülkelerin taraftarlığını ve dostluğu kazanma adına yaptığını göstermeye başlamış, izlediği politikalar sonucu aslında demokrasinin gerekliliği olarak değil, değişen dünya politikaları yüzünden çok partili hayata geçtiğini, Truman Doktrini olarak adlandırılan ve ABD ile ilk Türk-Amerikan askeri işbirliğini sağlayacak antlaşma(Eroğlu, 1998:118) ile bu ülkelere nasıl yaranmaya çalıştığını  göstermiştir. 1950 seçimleri ülkede yeni bir rejimin sinyaller verilirken ve gelişen dünya konjonktürü  düşüncesinin yarattığı rahatlık havasında sürdü ve halk büyük bir yoğunlukla sandığa giderek oy kullandı. Kayıtlı seçmenlerin yaklaşık yüzde 90’ı sandık başına gitti ve Demokratlar oyların yüzde 53,35’ini, sandalyelerin 480’nini kazanırken, CHP oyların yüzde 38,38’ini ve yeni mecliste sandalyelerin 39’unu kazandı(Ahmad, 2008:132). Bu seçim adete bir şaşkınlık yarattı ve yıllarca süregelen tek parti döneminden demokrasiye geçişin en önemli adımıydı. Yıllar sonra Türkiye farklı bir siyasi iradeyle karşı karşıya gelmiş, iki partili bir siyasi kültürle tanışmışlardı. Demokrat parti CHP’den farklı bir ideoloji benimsemiyordu fakat uygulama bakımından farklı bir yol izlediklerini söyleyerek Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı olmayacak siyaset izlenecek  sinyallerini veriyorlardı.

Artık Türkiye için yeni bir dönem başlamış, seçmenler, ekonomik, siyasal ve sosyal alanlarda değişimin zamanı geldiğini göstermiştir. DP iktidara gelmesi halinde anti demokratik uygulamaların kaldırılmasına yönelik sözler vermişti. Haliyle ilk çalışmalarının bu yönlü olması beklentisi içerisinde olan kesim oldukça yoğunluktaydı. DP iktidara geldikten sonra tam bir hayal kırıklığı yaratmış sola yönelik olarak tam bir düşmanlık beslemiş, Ocak 1951’de, o zamana dek görülen en kapsamlı ‘komünist’ tutuklama kampanyası gerçekleştirmişlerdir(Eroğlu, 1998:121). Sağa yönelik olarak esnek bir tavır takılan DP şeriat kurallarını getirmediyse de, Arapça ezan yasağını kaldırılması, yine Millet Partisi’ni Atatürk ilke ve inkılaplarına ters düşüyor diye kapatmış, basın özgürlüğüne darbe vurmuş ve batılılaşma anlamında en uç noktaya kadar giderek, batılı devletlere yaranmak adına 25 Temmuz 1950 yılında çıkan Kore Savaşında Güney Kore’yi desteklemek için 4.500 kişiyi yollayarak batının haklarını savunmaya çalışmış ve en son olarak 18 şubat 1952’de Türkiye’yi NATO’ya sokmuştur(Eroğlu, 1998:121-122).

DP batıya yaranmaya çalışırken aynı zamanda yanı başındaki Rusya ile ters düşmeye başlamış, uyguladığı politikalarla Ortadoğu’ya da bir darbe vurmuştur. 24 şubat 1955’te, Türkiye ile Irak arasında, Bağdat Paktı imzalanmış, böylece Arap Birliğine büyük bir darbe vurulmuş, mısır ve Suriye başta olmak üzere Arap devletleri ile Türkiye’nin arası onarılmaz bir biçimde bozulmuştur(Eroğlu, 1998:123). Yabancı sermaye anlamında da yatırımlarda bulunan DP tam anlamıyla batıya açık bir politika izlemiştir. Demokrasi yolunda ilerlemesi beklenen ve seçmenlerine bu anlamda söz veren DP iktidar olduğu 10 yıl boyunca bunun aksine baskıcı yasalardan oluşan bir sicile sahip olmuştur(Ahmad, 2008:135.). Demokrat partinin izlediği politikalar genellikle ekonomi ile sınırlı kalıyordu. Sanayiyi özel girişime açan politikalar ve tarım alanına yapılan yatırımlar sonucu 1950-1953 yılları arasında gelirler yüzde 40 arttı ve ekonominin gelişiminde büyük katkılar sağlandı(Hale,1996:90). İkinci olarak DP’nin izlediği politika genellikle dinle bağlantılı ve Laiklik ilkesine ters düşebilecek yaklaşımlar oluyordu. Katı laiklik taraftarları hükümeti İslamcı muhafazakarlara çok fazla ödün vermekle eleştirerek, laikliğe ters düştüklerini söylüyorlardı(Hale, 1996:90).

İzlenen bu politika demokrat partinin gelmesiyle oluşan demokrasi açılımlarına çok fazla katkı sağlayamamıştı. Çünkü kendisi tek parti ideolojisinin etkin olduğu dönemlerden çok farklı politikalar izlememekle berber muhalefetin yaşam şansı bulmasına izin vermiyordu. 1954 seçimlerinde oylar daha da arttı. 1957 yılarında ise artan enflasyonun da etkisi ve DP’nin aşırıya kaçan tavırları nedeniyle oylar gerilemeye başladı. İzlediği politikalardan rahatsız olabileceklerini düşündüğü askeri kanattan sürekli çekinen DP orduyu sürekli rahat tutmaya çalışıyordu fakat son dönemlerde kendi iktidarını kurmanın verdiği rahatlıkla daha serbest bir politika izliyordu. Özellikle son dönemlerde bazı asker kökenli siyasetçilerin menderesin yanında bulunması nedeniyle daha rahat davranıyorlardı. Fakat menderes hükümeti askeri reformlara para ayırma konusunda öncelikli bir politika izlemiyor, parayı, karayollarına, çimento fabrikalarına ve ülkenin kalkınmasında yararı olan öteki projelere harcamanın daha iyi olacağını düşünüyordu(Ahmad, 2008:150). Bu ihmalkar tavır ordunun rahatsızlığına neden olacak ve bazı kargaşaların ortaya çıkmasıyla ordu yönetime el koyacaktı.

27 mayıs 1960 da Milli Birlik Komitesi iktidara el koyarak var olan siyasal iktidarı yerinden etmiştir. bu darbenin oluşumu DP’nin izlediği politikalar olarak görülmesinin yanında ülke içerisinde oluşan gelişmeler öncü rol oynamış, anti-laik yapılanma kaygıları nedeniyle ordu yönetime el koymuştur. 27 mayıs darbesinden sonra ülkede oluşan yeni siyasal ortam ve yeni anayasal düzenlemeler ülkenin yaşam seklinin değişmesinin koşullarını yaratmıştır. Yine bu dönemde dünya genelinde yayılmaya başlayan iki düşünce yapısı Türkiye’de de etkisini artırmaya başlamıştır. 1960’lı yıllarda Türkiye’nin yapısal dönüşümü, siyasi aktörlerin değişimi ve özellikle Amerikan ideolojisinin yaygınlaşması ve sosyalist düşüncenin ülkede yer bulması yeni bir siyasal ortam yaratmıştır. Bunun yaygınlık kazanmasında ki en büyük paylardan biri de 1961 anayasasının insan hak ve özgürlüklerine getirdiği yeni tanımlar ve genişlemelerdir. Bu dönemde toplumbilimcilerin bir kısmı etkin olmaya başlayan Anglo-Sakson bilim anlayışının dayattığı baskı karşısında, 1960’larda çatışmacı ve Marksist yaklaşımları benimserken, 1950’lerde Amerikan sosyoloji anlayışına yakın bilim adamları, 1960’larda daha da belirgin şekilde yapısal-fonksiyonalizme kaymışlardır(Kaçmazoğlu, 2002:302).

Toplumsal yapının değişmesi ve Türkiye’nin özelikle kent-köy arasındaki hareketlilik bu yapısal değişime açıklama getrime amaçlı farklı çalışmalar yürütmüşlerdir. En belirleyici etken ise bir çok düşünürün Amerika’da yüksek lisans ve doktora yapmış olmaları veya çalışma yürütmüş olmalarındandır. Amerika’da çalışma yürüttükten sonra Türkiye’ye dönen düşünürler hem siyasi hayatta hem de düşünce alanında bilimsel gelişmeler yürütmeye çalışmışlardır. Bu dönemde özellikle Amerikan emperyalist düşüncesinin etkisinin artma nedenlerinin en büyüğü tüm dünyada bir dalga gibi esen sosyalizm düşüncesiydi. Amerika karşısında bir güç olan Rusya’nın sosyalist düşüncesinin yayılmasını istemiyordu ve bu amaçla Komünizmle mücadele etmek için her ülkede belirli yapılanmalar oluşturuyordu. Bunun etkisinden dolayı Türkiye hem bu siyasi dalgaya dahil olmuş, hem de sosyolojinin gelişmesini bu alanla özdeşleştirmişlerdir. Türkiye’de yer edinmeye başlayan bu düşünce yapısı çerçevesinde Yapısal-fonksiyonalist ve davranışçı yaklaşımı benimseyen ekoller artmaya başlamıştır.

Bu grupta yer alan kimi sosyologlar, toplumsal olay ve olguların nedenlerini anlamak ve açıklamakta karşılaştıkları yöntem bilimsel yetersizlik ve ideolojik eğilimlerden dolayı, toplumsal olay ve olguların çözümlenmesini/açıklanmasını işlev kavramıyla yapmak, toplumu bir işlevler bütünü olarak tanımlamak çabasındadırlar(Ergun, 1993:42). Bu yöntemi kullanan düşünürler Amerikan düşünce yapısının yerleşmesiyle beraber ideolojik tartışmaların merkezinde olacaklardır. Zaman içinde sosyal, siyasal ve ekonomik alanda bu etki görülmeye/hissedilmeye başlanmıştır. Amerika’da yükselmeye başlayan radikal burjuva emperyalizmi ve Latin Amerika’da düzen değişikliği talepleriyle anti-emperyalist talepleri birleştiren sosyalist bilincin gelişmesi, Afrika’da Komünist Partilerin yükselişiyle bağımsızlıkçı hareketler, koşularımız arasında Irak ve İran’da sosyalist hareket güçlü, militan hareketlere dönüşen gelişmelerin etkisi görülmeye başlanmış, Çin’de Kültür Devrimi özellikle batılı dünyada güçlü bir dalga yaratmıştır. Hindistan’ın belirli eyaletlerinde komünist partilerin belediye başkanlıklarını kazanmaları, Afganistan’da modernist sol hareketin yükselişi, Vietnam’da anti-emperyalist ve bağımsızlıkçı hareketin Amerika’ya karşı mücadelesi, Fransa ve İtalya’da komünist partilerin seçimlerden birinci parti olarak çıkmalar, 1960’lı yılların başlarında Fransa’nın bütün gücüyle Cezayir’i sömürgesi halinde tutma mücadelesine karşı ulusalcı hareketin zaferi, bunların hepsinin dünyada yarattığı etki aynı zamanda Türkiye’de de bir dalga yaratmış, sosyalist blokların Amerikan düşüncesine karşı Türkiye’de de yer bulmasını sağlamıştır. Bu fikir hareketlerinden sonra ideolojik yaklaşımların etkisiyle hareketlenmeler ve kitlelerin eylemleri yükselmiştir.

Üstelik 1950’lerin popülist atılımları, ticaretin gelişmesi, ulaşımın kolaylaşması, tarımda makineleşme, kentlerdeki alt yapı yatırımları ve ekonomide liberal söylemle başlayan kırdan kente göçün getirdiği nüfus hareketleri, sosyo-ekonomik ve toplumsal değişmeler, gecekondulaşma ve kentleşmenin neden olduğu çatışmalar, kitlelerin siyasal katılımı ve seçimlerde etkin oluşu gibi gelişmeler, batılılaşma konusundaki sorunları kat kat artırmıştır(Kaçmazoğlu, 2002: 305). Marksist çatışmacı düşünce yapısının oluşturduğu siyasal ortamın savunucuları olmaya başlayan kitleler ile özellikle Amerika da eğitim görüp Türkiye’ye dönen ve Amerika yanlısı düşünce hayatının karşı karşıya olması, Türkiye de resmi ideolojisinin yanında dünya konjonktürüne bağlı olarak bir tartışma ortamı yaratmıştır. 1961 darbesi sonrası toplumda oluşan yeni hava ve insan hak özgürlükleri, örgütlenme alanının genişlemesi ile ideolojik alanda ileri tartışmalar oluşmaya başlamıştır. Toplumsal siyasal alanda yeni hareketlenmeler oluşmaya başlamış, 1961 darbesi sonrası yeni seçimlerle partiler siyasal hayatta rol oynama başlamıştır.

Gençlik ve siyasal örgütlenme alanlarında bölünmeler ve farklılıkların oluşması, Türk siyasal düşünce hayatında da belli farklılıklar ve bölünmeler getirmiş, ideolojik yaklaşımlar düşünce hayatında çatışma ortamı ile aynı havada seyretmiştir. Yeni kurulan Türkiye İşçi Partisi de bu dönemde etki göstermeye ve sosyalist tartışmalarda öncü olmaya başlamıştır. “Eski Sosyalistlerle birleşen bir grup sendikacı tarafından kurulan TİP işçi sınıfı adına hareke eden sosyalizmi savunan ve parlamenter rejim çerçevesinde açık politik faaliyet sürdüren ilk partidir(Göle, 1998:109-110). Bu dönemde YÖN dergisi kurulmuş ve “üçüncü yol” oluşturmaya çalışmıştır. Siyasal ve kültürel alanda yayın hayatına başlayan CHP ve TİP gibi sol partilere yakınlık duyan YÖN ulusal sol olarak nitelendirilebilecek politika alanında fikir yürütülüyordu. Mehmet Ali Aybar yönetimindeki TİP ve Doğan Avcıoğlu’nun kurucusu olduğu Yön dergisi sosyalist kesime yakın duruyordu. Fakat solun 1960’lardan sonra yükselişi ile beraber farklı düşünceler ve yol ayrımları oluşmuştu. Bazen fikirsel çatışmalardan kaynaklanan ayrılıklar oluşuyordu. TİP ile Yön hareketi arasında buna benzer bir çatışma olmuştu. TİP ile Yön dergisi taraftarları arasında  patlak veren bu çatışma işçi köylü ve diğer emekçi sınıfların aşağıdan iktidarına vurgu yapan genel bir sosyalizm anlayışı ile geleneksel “devletçi” kadroların(asker sivil bürokrasi, ilerici aydınlar vb) tepeden inmeci seçkinci iktidarını hedefleyen sol Kemalizm’in devletçilik anlayışı arasındaki bir çekişmeyi ifade ediyordu(Mehmet Sinan, marksisit tutum, 01.05. 2005). 

Bunun yanında faaliyet gösteren sol arasında eylemsel farklılıklar oluşmasından dolayı bir bölünme yaşanmıştır. Aydınlık Dergisi çevresindeki yapılanma bu tartışmalar sonucu ikiye ayrılmıştı. Türk solu dergisinin bir anlamda uzantısı olan Aydınlık, Doğu Perinçek ve arkadaşlarının çıkardığı “Proleter Devrimci Aydınlık” ve yazı işleri müdürlüğünü Vahap Erdoğdu’nun yaptığı “Aydınlık Sosyalist Dergi” biçiminde ikiye bölündü(Çavdar, 1996:185). Bu bölünme bir anlamda sol arasında uzun bir dönemi kapsayacak olan bir bölünmeyi getiriyordu. Solun ayrılmaya başlaması ile beraber 1960’lı yılların sonlarında eylemsel anlamda da bir değişimi getirmiş, daha önce bahsettiğimiz gibi gençlik örgütlenmeleri de bu ayrılmaya göre konum almaya başlamışlardı. Özellikle 68 gençlik hareketlerinin şekillenmesinde ve 1960’lı yıların sonlarına doğru Türkiye sosyalist hareketlerinde bir yön oluşturmuştur. Gençlik arasındaki silahlı örgütlenmeler, düşünsel hayatta çalışmalar, eylemsel pratiklerin varoluşu hepsi solun son dönemlerdeki yapısı sonucu oluşmaya başlamışlardı. Tabi ki bu yapılanma ülke içinde beklenmedik sonuçlar doğurmaya bir çatışma ortamının yaratılmasına, sol ve sağ kanatların çatışmalarına neden olmuş, ülkede siyasi ve sosyal alanda bir kaos ortamı yaşanmaya başlamıştır.

  “Üniversiteler işlevlerini kaybetmişlerdi. Latin Amerikan şehir gerillalarını taklit eden öğrenciler, banka soyuyor, ABD görevlilerini kaçırıyor, ve Amerikan hedeflerine saldırıyorlardı. Hükümeti eleştiren üniversite profesörlerinin evleri neofaşist militanlarca bombalanıyordu. Fabrikalar grevdeydi. 1 ocak ile 12 mart 1971 arasında önceki yıllara kıyasla çok daha fazla iş günü kaybedildi.”(Ahmad, 2008:175). ülke tam anlamıyla bir kaos sürecine girmiş, gençlik örgüt başkanları yakalanmış, bazıları da öldürülmüştür. Hükümet bu olaylar karşısında güçsüz kalmıştır.

1960’lı yılların sonunda sosyalist hareketin temel grupları şunlardı(Çavdar, 1996:185-186):

i-  Mihri Belli ile Hikmet Kıvılcımlı’nın bir anlamda yol göstericiliğindeki Türk   Solu ve Aydınlık çevresinde toplanan eski tüfekler,

              ii- Mehmet Ali Aybar, Kemal Nebioğlu, Tarık Ziya Ekinci’nin bulunduğu                                “Parlamentarist” solcular.

iii- Behice Boran ve Sadun Aren’in başı çektiği “Emek” dergisi çevresi.

iv- Ant dergisi çevresindeki Fethi Naci, Doğan Özgüden ve diğerleri.

Soldaki bu bölünme emperyalizmin işine yaramış, yıllarca sürecek olan Amerika sosyolojisi ve Amerikan emperyalist düşüncesinin Türkiye’de kök salmasını sağlamış ve sağın şiddetli yükselişi ülkenin siyasi hayatında yer edinmiştir. 12 mart 1971 darbesinin olması bu siyasal ortamın gerilmesine, demokratik gelişmelerin kesilmesine ve daha sonraki yıllarda uygulanmaya başlayacak olan kısıtlamaların yerleşmesine neden olmuş, askeri vesayet hükümete müdahale ederek siyasal hayata müdahale etmişti. Böylece 1965-1980 yılları arasında “Türk sosyolojisi, tamamen Amerikan sosyolojisinin etkisi altındadır. Başka bir deyişle Marksizm’le süslenen bir Amerikan sosyolojisinden de söz etmek mümkün”(Kaçmazoğlu, 2002:319) olmaktadır.

1970 ve sonrasında sosyoloji açısından daha fazla bir durgunluk yaratmıştır. 1980 ve sonrasında özellikle Askeri Darbenin etkisiyle he siyasal yaşamda hem de düşünce alanında yeni oluşumlar, baskı nedeniyle yeni gelişmeler oluşmuştur. Özellikle YÖK’ün oluşumundan sonra akademik hayatta ve bilimsel alanda bir denetleme mekanizması oluşunca yapılan çalışmalar denetlenmiş oluyordu. Bu yılarda Kemalizm eleştirisi, üniversitelerde doğu-batı tartışmaları, sosyalist blokların yapısal işlevleri ile Türkiye’nin toplumsal alandaki gelişmeleri çalışmalara konu olmuştur. Darbe sonrası siyasal partilerin kapatılması, DİSK ve MİSK gibi iki büyük sendikanın faaliyetinin durdurulması, üniversitelerin denetim altına alınması ve sıkı yönetimin ülkenin genelinde yaygınlaşması yapılan uygulamaların da şiddetinin ölçüsüz olmasına neden oluyordu. Mevcut siyasal düzen darbenin etkisiyle bertaraf ediliyor, askeri yapılanma hayatın her alanında hakimiyeti ele geçirmiştir.

Yeni yapılan anayasal düzenlemeye kadar ülkede hakimiyeti sağlayan askeriye denetimi 6 Kasım 1983’te yapılan seçimle siyasilere geri vermişti. O dönemde hem sol hem de sağ ideolojilere mensup bir çok kişi üzerinde oluşturulan baksa büyük bir etki yaratmıştır. Daha sonraki düşünce hayatını etkileyecek olan Aydınlar Ocağı yine 1970’li yılar ve sonrasında sol düşünceye karşı bir çalışma yürütmüştür. İş dünyasında, üniversitede ve siyasette etkili olan kişiler tarafından 1970’te kurulan “Aydınlar Ocağı”nın ideolojisi, Turgut Özal dahil, ANAP’tan bir çok kişinin düşüncelerini etkilemekte, solcu entelektüellerin Türkiye’deki toplumsal, siyasal ve kültürel tartışma üzerindeki tekellerini kırmaktaydı(Zürcher, 2007:414). ideoloji açsından bakıldığında milliyetçi ideolojinin yaygınlaşmaya başlamasının yanında muhafazakar yapılanma da etkisini artırıyordu. “aydınlar Ocağı”nın önde gelen ideologu İbrahim Kafesoğlu tarafından geliştirilmiş ve bu sisteme “Türk-İslam Sentezi” (Zürcher, 2007:414) diyordu. 1970’lerin sonlarında bu ideoloji, sağ siyaset, Milli Selamet Partisi ve hatta daha çok da Türkeş’in Milliyetçi Hareket Partisi tarafından desteklenmekteydi(Zürcher, 2007:415). Dönemin genelkurmay başkanı ve bizzat darbeye öncülük etmiş olan Kenan Evren de bu düşüncenin öncülerindendi.

Bunun yanında Türkiye’de tartışılmaya başlayan ve dünya konjonktüründen bağımsız olarak düşünemeyeceğimiz küreselleşme olgusu ve neo-liberal politikalar ülkede yeni bir sosyolojik gelişim göstermiştir. 1990’lı yıllardan sonra, dikkatlerin üstünde toplandığı ve artık sosyal bilimlerin araştırma konusu olarak yaygınlaşan küreselleşme 1980’li yılların basında  akademik çevrelerce pek fazla rağbet görmedi.  Fakat 1980’li yılların ikinci yarısında öyle bir artış göstermiştir ki dünyanın her yerinde ele alınmasıyla beraber, bunu takip etmek neredeyse imkânsızlaşmaktaydı. Genel anlamda teknolojik, siyasi, ekonomik, kültürel, politik ve ekolojik açıdan dünyanın bir çok yerine etki eden küreselleşmenin  etkisiyle beraber sınırların daralması, özellikle kültürel anlamda benzerlik yaşanması,  iletişim ağının yaygınlaşmasıyla beraber toplumsal etkileşim fazla olması olanağı oluşmuştur. Marshall Mcluhan’ın (2001) ‘küresel köy’ olarak adlandırdığı küreselleşme,  farklı ülkeler arası ekonomik ilişkilerin birbiriyle bağlantılı olma aşamasına geldiği bir sistemi kavrar. Roland Robertson(1999:21) ‘tüm dünyanın tek bir mekân olarak billurlaşması’, ‘küresel insanlık durumunun ortaya çıkması’ ve kelimenin tam anlamıyla ‘dünya bilinci’ olarak tanımlar. Malcolm Waters(2001) ise küreselleşmeyi siyasal, toplumsal ve kültürel düzenler üzerindeki coğrafi sınırlamaların kalktığı bir süreç olarak tanımlıyor. Noam Chomsky(2002: 84) küreselleşmenin uluslar arası entegrasyon anlamına geldiğini, öncelikle özel güç yoğunlaşmalarının çıkarına hizmet ettiğini ve başka herkesin çıkarının önemsiz olduğunu savunarak, özel bir biçim olan ‘Neo Liberalizm’ olarak adlandırılması gerektiğini savunur. Türk sosyolojisindeki çalışmaların genel gündem konusu hem Türkiye’nin AB’ye uyum süreci hem de küreselleşme olgusu çerçevesinde gelişme göstermiştir.

İdeoloji tartışmaları ve Türkiye’de siyasi aktörlerin oynadığı roller ve bunun yanında hakim Kemalist ideolojinin tartışılmaya başlanması, Türkiye’nin 1980 ve sonrasında özellikle sivil inisiyatiflerin öncülüğünde olan sivil toplum kavramının Türkiye’ye girmesiyle de farklı bir boyut kazanmıştır. Sivil toplum, Batı siyasal düşünce geleneğinde, devlet toplum (birey) ilişkilerinin analizinde başvurulan, devlet tarafından kontrol edilmeyen sosyal ilişkiler, kitle iletişim araçları, piyasa, gönüllü kuruluşlar ve sosyal hareketler alanına gönderme yapılarak kullanılan bir kavramdır(Erdoğan Tosun, 2001; 57). Batı’da gelişmiş olan bu kavram Türkiye’ye uzun yıllar sonra girmiş, Murat Belge’nin ilk olarak ele almaya başladığı 1980’li yıllar ve sonrasında siyasi tıkanıklığın yanında halkın kendi sivil inisiyatifini kullanmayı teşvik ederek demokrasinin diğer bir ayağını oluşturma amaçlıdır.

Buna mukabil Batı’da “STK Siyaseti”, 1968 sonrasındaki yeni toplumsal hareketler deneyimi ve Yeni Sol geleneği içinde, modernleşmenin yarattığı karmaşık sorunlar yumağı karşısında hantallaşan ve yabancılaşma üreten temsili/parlamenter demokrasinin ve ulus devletin tıkanması karşısında ilerici bir çözüm imkanı olarak da düşünülebilmektedir(Sancar, 200:27-8). 1980 darbesi sonrası sol ve sağ kanat ideolojileri de ilgilendiren sivil toplum anlayışları ülkede demokrasinin gelişim sürecinde önemli bir rol oynamıştır, çünkü Türkiye’nin AB’ye girme istekleri çerçevesinde batıda gelişen bir kavram olarak sivil toplum kuruluşlarının gelişimi demokrasiye olan ihtiyacın gerekliliği olarak daha fazla güç oluşturmaya çalışmıştır.

Temsili demokrasinin meşrutiyetinin tıkandığı yerde krizi aşmak için oluşum göstermiştir. Özellikle Kemalizm tartışmalarının ve eleştirilerinin arttığı bu dönemde Milliyetçi-Muhafazakar kesim, sol düşünce taraftarları gibi birçok ideolojik yapılanmalar bu alanda gelişme göstermiştir. Akademik hayatın da etkilendiği sivil toplum anlayışı Batı çıkışlı olarak Türkiye’de demokrasinin gelişiminin meşru zeminde oluşumunun tartışmasında rol oynamıştır. Kemalizm’i görece gevşek bir asgari “ulusallık/yurtseverlik” ve modernizm değeri olarak düşünenler ya da onu içinde eleştirenler açısından ise, toplumu modernleş(tir)me misyonunun STK’lara aktarılarak sivilleşmesi, Kemalizm’i yenilemek, geliştirmek anlamında bir modernizasyon hamlesi olacak(Bora-Çağlar, 2002:342) şekilde tartışılmaktadır. Bu nedenle 1980 sonrası dönemde sivil toplum kavramı çerçevesinde oluşan ideoloji, siyasal iktidar, parlamenter sistem, özgürlük ve her şeyden önemlisi askeri vesayetin olmadığı sivil bir alanın tartışılması bakımından bir tartışma yaratılmıştır. Politik temsili krizin çözülmesi, demokrasinin rehabilitasyonu, modernleşme projesinin revizyonu vb. talepleri karşısında politik toplumun (hem devletin hem partilerin) güçlü umutlar verememesi, sivil toplumu/STK’ları bir “alternatif” olarak düşünülmesini getirmiştir((Bora-Çağlar, 2002:345).

Bunun yanında “1984’ten itibaren, gerek Kemalist ve gerekse sosyalist eğilimli basın, yeni camilerin inşası, mezunları artık üniversiteye girebilen imama hatip okullarının sayısındaki büyük artış, okul kitaplarında ve devlet denetimli radyo ve televizyonda dinsel içeriğin çoğalması, İslami yayınların ve kitapevi sayısındaki artış, Ramazan ayında sigara veya içki içenlere saldırıların çoğalması gibi olaylarla kendi gösteren İslami akımların yükselişine sürekli dikkat çekmekteydi”(Zürcher, 2007:416). O dönemde askeri denetimin etkisi fazlaydı ve eski liderlerden bir çoğu siyasal hayata atılamıyordu. “1986’nın başında askeri yöneticilerin oluşturdukları parti yapısı fiilen dağılmıştı ve yasaklı liderlerin en önde gelenleri başka isimler taşıyan partilerin başında ortaya çıkmışlardı. Demirel, Doğru Yol Partisi’ne; Ecevit, Demokratik Sol Parti’ye, Necmettin Erbakan, Refah Partisi’ne ve Alparslan Türkeş, Milliyetçi Çalışma Partisi’ne Önderlik ediyordu. Halkçı Parti ve SODEP birleşmişler ve solun ana partisi olarak Sosyal Demokrat Halkçı Parti(SHP) adını almışlardı. Dokuz Partiden oluşan sağ her zamankinden daha fazla bölünmüş durumdaydı”(Ahmad, 2008:230). Görünürde olan ANAP darbe sonrası iktidara geldikten sonraki yıllarda bu muhafazakar yapılanma etkisi artmış ve karşılıklı tartışmaya dönüşen siyasi gerilimlerin artmasıyla devam etmişti. Laik-İslam tartışmalarının arttığı bu yılardan 1990’lı yılların başlarına kadar karşılıklı tartışmalar devam ediyor, bu tartışma ortamı Ocak 1993’te Uğur Mumcu’nun Öldürülmesi gibi kimi zaman şiddet olaylarına varabiliyordu.

Muhafazakar kesimin etkisi din-milliyet kavramları çerçevesinde oluşan bir ideoloji ile Türkiye’de yer edinmiştir. İlk milliyetçi siyasi parti ideolojilerin oluşmaya başladığı 1960’lı yıllardan günümüze kadar, cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi ve daha sonra Milliyetçi Hareket Partisi’ne dönüşen çizgiyle milliyetçilik, Demokrat Parti, Adalet Partisi, Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi ve Ak Parti muhafazakar İslamcı partiler olarak bu ideolojilerin Türkiye’de oluşturduğu çalışmalar görülmektedir. Sivil toplum alanında da oluşumların devam etmesi, özelikle Refah Partisi’nin siyasal alanda artan etkisi ve 1995’ten sonra iktidara gelmesine kadar artan Muhafazakar yapılanma devam ediyordu. Bu süreçte laiklik tartışmalarının artmasıyla 28 Şubat Post modern darbesine kadar dini oluşum yada “irtica” tehdit olarak görülmüş askerin hükümeti istifaya zorlamasına kadar devam etmiştir. Nihayet Refah Partisi’nin kapatılması, Hükümeti istifasıyla beraber yeni bir süreç başlamıştır. Bu gibi gelimlerin yanında küreselleşme ve yerelleşme ile Türkiye yerelinde oluşan yeni kimlik tanımlamaları sosyolojinin çalışma alanlarından olmuştur.

                                  Kaynakça

-AHMAD, Feroz(2008), Modern Türkiye’nin Oluşumu, 7. Basım, Kaynak Yayınları,

İstanbul.

-BORA, Tanıl(2009) Türk Sağının Üç Hali; Milliyetçilik, Muhafazakarlık, İslamcılık, 6. Baskı, Birikim Yayınları, İstanbul

-BORA&ÇAĞLAR, Tanıl&Selda(2002) Modernleşme ve Batılılaşmanın Bir Taşıyıcısı Olarak Sivil Toplum Kuruluşları, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Modernleşme ve Batıcılık, Cilt-3, 2. Baskı, der. Uygur Kocabaşoğlu, İletişim Yayınları, İstanbul

-ÇAVDAR, Tevfik(1996), Türkiye’nin Demokrasi Tarihi, İmge Yayınevi,Ankara

-ERGUN, Doğan(1993) Yöntemi Bulmak, Gerçek Yayınları. İstanbul

-GÖLE, Nilüfer(2001), Modern Mahrem, 7. Baskı, Metis Yayınları, İstanbul

-GÖLE, Nilüfer(1998), Mühendisler ve İdeoloji, 2. Baskı, Metis Yayınları İstanbul

İNSEL, Ahmet(2004) Bir Toplumsal Sınıf Olarak Türk Silahlı Kuvvetleri, 2. Baskı, Bir Zümre Bir Parti Türkiye’de Ordu, (Der.) Ahmet İnsel-Ali Bayramoğlu, Birikim Yayınları, İstanbul

-İNSEL, Ahmet “Olağanlaşan Demokrasi ve Modern Muhafazakarlık” Birikim Dergisi, İstanbul, Kasım/Aralık 2002

-KAÇMAZOĞLU, H. Bayram(2002), Türk Sosyoloji Tarihi Üzerine araştırmalar, 2. Baskı, Birey Yayıncılık, İstanbul

-KARATEPE, Şükrü(1999) Darbeler Anayasalar ve Modernleşme, 3. Baskı, İz Yayıncılık, İstanbul

-KARPAT, Kemal. H(2007), Türkiye’ de Siyasal Sistemin Evrimi, (Çev. Esin Soğancılar), İmge Kitapevi, Ankara.

-KARPAT, Kemal H.(2008), Türk Demokrasi Tarihi, 3. Baskı, İmge Kitapevi, İstanbul.

-KARPAT, Kemal H.(2009), Osmanlı’ dan Günümüze Elitler ve Din, 3. Baskı, Timaş Yayınları, İstanbul

-KARPAT, H. Kemal(2009) Osmanlıdan Günümüze Kimlik ve İdeoloji, 3. Baskı(Çev) Güneş Ayas, Timaş Yayınları, İstanbul

-KEYDER, Çağlar(1998), Türkiye Demokrasisinin Ekonomi Politiği, Geçiş sürecinde Türkiye Der. İrvin Cemil Schick- Ertuğrul Ahmet Tonak, Belge Yayınları, İstanbul

-KEYDER, Çağlar(2009), Türkiye’ de Devlet ve Sınıflar, 14. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul.

-KÖKER, Levent(2002), Kemalizm/Atatürkçülük: Modernleşme, Devlet ve Demokrasi, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Kemalizm Cilt-2, 2. Basım, Editör: Ahmet İNSEL, İletişim Yayınları, İstanbul

-KÜÇÜKÖMER, İdris(1989) Düzenin Yabancılaşması, 2. Baskı, Alan Yayıncılık, İstanbul

-LAÇİNER, Ömer “DP, ANAP ve Sonunda AKP” Birikim Dergisi, İstanbul, Kasım/aralık 2002

-MARDİN, Şerif(2008), Türk Modernleşmesi, 18. Baskı, (Der.) Mümtaz’er Türköne- Tuncay Önder, İletişim Yayınları, İstanbul

-MARDİN, Şerif(2000) Türkiye’de Toplum ve Siyaset, 8. Baskı, (Der.) Mümtaz’er Türköne- Tuncay Önder, İletişim Yayınları, İstanbul

-MARDİN, Şerif(2008), Türkiye’de Din ve Siyaset, 14. Baskı, (Der.) Mümtaz’er Türköne- Tuncay Önder, İletişim Yayınları, İstanbul

-MARDİN, Şerif(2000) İdeoloji, 6.Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul

  -Mcluhan, Marshall(2001), Global Köy, (Çev. Bahar Öcal Düzgören), Scala Yayıncılık, İstanbul

-Robertson, Roland(1999), Küreselleşme, Toplum Kuramı ve Küresel Kültür, (Çev. Ümit Hüsrev Yolsal), Bilim Sanat Yayınları, Ankara

-SANCAR, Mithat(2000) Devlet Aklı Kıskacında Hukuk Devleti, İletişim Yayınları, İstanbul

-TOSUN, Gülgen Erdoğan(2001) Demokratikleşme Perspektifinden Devlet –Sivil Toplum İlişkisi, Alfa Yayınları, İstanbul

-ZÜRCHER, Jan Erik(2007) Modernleşen Türkiye’nin Tarihi, 21. Baskı, (Çev) Yasemin S. Gönen, iletişim Yayınları, İstanbul

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: