“POLİTİK DEDİKODU” KÜLTÜRÜ AŞIRI POLİTİZELEŞMİŞ TOPLUM*

“POLİTİK DEDİKODU” KÜLTÜRÜ AŞIRI POLİTİZELEŞMİŞ TOPLUM

Resim

 

*İbrahim MAVİ, Sosyolog.  E-mail-ibrahimmavi01@gmail.com

09.04.2014

Bu yazı Türkiye’de aşırı politize edilmiş toplum yapısını açıklamak için ele alınmıştır. Bu nedenle modern-geleneksel arasındaki ilişkiden yola çıkarak modern özgürlük talebinin yanı sıra tam gelişmemiş toplumlarda aşırı politikleşen yarı modern hayat koşulları olduğunu vurgulamak mümkün. Bu konu ile ilgili Sosyal bilimler alanında cemaat-cemiyet ilişkisini ele almış olan Ferdinand Tönnies, modernite ve geleneksellik arasındaki ilişkiyi geniş çerçevede ele almış bir düşünürdür. Tönnies’e göre gelenekselden moderne geçiş cemaatten cemiyete yani bireyselleşmiş topluma geçişi ifade etmektedir. Geleneksel değerlerden kopuş, modern olgulara aşırı bağlanmışlık sosyolojik olarak köklü değişimler sonucunda oluşmuştur. Sosyal bilimler literatüründe Ferdinand Tönnies’den bu yana cemaatten cemiyete geçiş olarak nitelendirilen, toplumsal baskıların hâkim olduğu ve bu baskıların arka plana itildiği iki farklı toplum modelini betimleyen ayrım, modernitenin en önemli unsurlarından biri sayılır. Herkesin birbirini tanıdığı, yüz yüze ilişkiler kanalıyla toplumsal normların oluştuğu, her bireyin yaşamının başkalarının gözü önünde ve başkalarının denetimine tabi olduğu, din ve geleneklerin bireyin yaşamını yönlendirdiği modern-öncesi toplumlardan modern topluma geçiş, bireye geniş bir özgürlük alanı tanımış, bireysel yaşamlar görünür olmaktan çıkmış, birey başkalarının baskılarına maruz kalmadan kendi yaşam alanını ve tercihlerini saptayabilme beklentisinde olmuştur. Bu ilişkide birey özgürlük alanını genişletme düşüncesiyle toplumda farklı haklara sahip olmuştur. Bu haklara sahip olmanın yanı sıra her alanda bilgi sahibi olan ama aynı zamanda bu bilgisini yarım yamalak kullanan bir toplum yapısı oluşmaya başlamıştır. Modernitenin beraberinde getirdiği aşırı özgürlük ideali modern araçların etkisiyle insanı aşırı politizeleştirmiştir.

Temel hak ve özgürlüklerin iktidarlar tarafından belirlenmesi, bilimin tek gerçekliği, modern yalnızlık ve bireyselleşme, kapitalizmin metalaşan bir özeliğine bürünme ve en önemlisi Adorno’nun Kitschleşme olarak tasvir ettiği değersizlik durumu belirgin bir özelliğe ortaya koymaktadır. Bu yaklaşımlar modern geleneksel arsındaki ilişkiyi açıklamak için kullanılabilir. Fakat modern ve geleneksellik arasında kalmış ve gelişmiş

toplum özelliklerine sahip olmamış bir ülke olarak Türkiye’de modernle geleneksellik arasındaki çatışma hep iktidarların tepeden inme anlayışı sonucu meydana gelmiştir. Siyasal iktidarların ilk dönemlerden bu yana öncülüğünü yaptığı bu çatışma günümüzde de laik-anti laik, modern-geleneksellik arasındaki çatışmanın sonucu olarak devam etmektedir. Geldiğimiz noktada siyasal iktidarlardan kaynaklı bir kutuplaşma ve aşırı politize edilmiş bir dedikodu siyaseti oluşmuştur. Bu nedenle Türkiye’de modern, post modern, geleneksel, muhafazakâr veya herhangi bir ideolojik yaklaşımın ötesinde toplumsal olarak politikleşmiş bir yaşam tarzı oluşmaya başlamıştır. Aşırı politize edilmiş toplum psikolojisi beraberinde kirli bilgi akımını da yaratmıştır.

Aşırı Politikleşen Toplum Yapısı

Türkiye’de toplumun neredeyse tamamına yakını siyasallaşmış bir tavır sergilemektedir. Siyasetin toplumdan kopuk olmadığı sosyal bir olgu olmasına karşın siyasi kararların tümünde, hukuksal tartışmalarda, seçim dönemlerinde, toplumsal dönüşümün her unsurunda insanların bilip bilmeden fikir beyan ettiklerini görmek mümkün. Bu tavra bakıldığında aslında uzmanı olmadıkları bir konu hakkında fikir beyan eden bir toplumla karşı karşıya olduğumuz sosyolojik analizde gözler önüne serilebilir. Bu sosyolojik analizin sonucunda kendine rol biçmiş bir kitlenin veya bireylerin ortaya çıkma durumu oluşmaktadır. Örneğin herhangi bir siyasetçiye uygulanabilecek bir şiddet veya eylemlere karşı emniyet görevi üstlenme durumu ortaya çıkabilecek basit örneklerdendir.

Bu gün medya kanallarının birçoğu akşam haberlerinde ülke gündemi ile ilgili bir yayın yaparken, öncelikli olarak Türkiye’deki siyasi liderlerin gündemi saptırmaya veya halkları kışkırtmaya yönelik açıklamaları, toplum psikolojisini etkilemekten ve toplumsal gerginlik yaratmaya dönük çözümlemelerinden başka hiçbir anlam ifade edememektedir. Özellikle son birkaç yıla sığdırılabilecek olan, başörtüsü sorunu, Kürt meselesi, askeri vesayet, laiklik, ideoloji tartışmaları, muhafazakârlık, ifade özgürlüğü, basın yayın özgürlüğü ve denetimi, haber yayma özgürlüğü, demokrasi, Ergenekon ve balyoz davaları, KCK ana davası, gezi olayları, twitter ve youtube yasakları, cemaat veya diğer bir ismi ile hizmet hareketi çatışması, derin devlet, paralel devlet, İsrail ile olan ilişkiler, kürtaj ve bedene müdahale, 4+4+4 eğitim sistemi ve sorunları, başta olmak üzere komşu ülkeler ve Ortadoğudaki diğer ülkelerle olan sorunlar, Suriye iç karmaşası ve Türkiye’nin tavrı, işsizlik, yolsuzluk ve rüşvet operasyonu, dinleme ve belge sızdırma operasyonları, derin devlet tartışması, faili meçhul cinayetler davaları, anayasa değişiklikleri, HSYK ile ilgili düzenleme, mit düzenlemeleri, fezlekeler… ve listeye eklenebilecek bir çok konu vs…

Ülkede düşünsel anlamda bir güvensizlik ortamının yaratılması, halkın kafası karışık bir halde ne yapacağını bilmez bir tutumla siyasi partilerle beraber bloklaşmasına neden olmuştur. Her haber kanalında veya gazete sayfalarında insanların bu konular hakkında yorumlarını görmek mümkün olmuştur. Kahve köşelerinden, spor müsabakalarının yapıldığı stadyumlara, oradan üniversite ve sokak aralarına kadar, manavından fırıncısına, hamalından, patronuna, eğitimsizinden eğitimlisine, gencinden yaşlısına nerdeyse her kesim tarafından politik tartışmalar sürdürülmektedir. Türkiye’de herkes hukukçu, siyasetçi, sosyolog, bilim insanı, akademisyen, siyasetçi olma vasfına bürünmeye çalışılmaktadır. Bu durum beraberinde bilgi kirliliğini getirdiği gibi, halkın da sağlıklı bir şekilde haber alamamasına ve bu konular hakkında çözüm üretmemesine neden olmuştur. Çünkü yasamadan, yargıya ve yürütmeye kadar neredeyse ortak uzlaşım alanı bulunmamaktadır. Bloklaşan, en derin noktasına kadar politikleşen, ayrışan ve çatışan bir toplum haline gelmiş olan Türkiye’de toplumun psikolojik sorunlar yaşamasına neden olan bir çok sorun da beraberinde ortaya çıkmıştır. Halisülasyon gören bir toplum bireyleri yığınından, neredeyse her konu hakkında bir teori ve kehanetler üreten, komplo teorileriyle yaşamaya başlayan bir yığın ortaya çıkmıştır.

Ülkenin önde gelen siyasetçileri olan cumhurbaşkanından, başbakanına, bakanlardan milletvekillerine ve yargı mensuplarına kadar ülkenin tamamında birbirine karşı bir söz dalaşı ve kendilerinin dışında bir alana müdahale yarışı söz konusu olmuştur. Özellikle siyasi vesayetin hâkimiyeti altında olan bir emniyet gücü özelliğine bürünen ve polis devleti konumuna dönüşen Türkiye’de yargı kararlarına karşı takılan tavır hukukun üstünlüğü ilkesini yok sayma anlayışına dönüşmüştür. Bu da halkın devletin neredeyse tamamına yakını olan kamu kurum ve kuruluşlarına yönelik bir güvensizlik ortamı yaratmıştır. Nitekim bir ülkenin başbakanı herhangi bir konuda ülkenin en üst mahkemesi olan anayasa mahkemesinin ifade özgürlüğü vurgusuyla twitter konusunda serbestlik verdiği karara “ben bu karara saygı duymuyorum”(04.04.2014, Kanal D)   şeklindeki yaklaşımı halkı da kışkırtan bir çatışma ortamına sürüklemektedir. Bunun yanında bakanlardan birçoğunun bu konuda hemfikir olmasına karşın, ülkenin önemli sosyologlarından ve bilim insanlarından olan ve AK Parti genel başkan yardımcısı olan Profesör Yasin Aktay, twitter yasağı ve youtube gibi erişim engeline takılan siteler hakkındaki kapatmaların Özgürlüğü engellediği vurgusuna yönelik, “milli” değerleri vurgulamayan bir karara dönüşen anayasaya mahkemesi kararının olumlu bir karar olmayacağı vurgusu, özgürlükler alanının daraltılması anlamına gelmektedir. Bu örnekten yola çıkıldığında muhafazakar refleksin ötesinde milli duygu vurgusu, halkın bir çok özgürlüğe ve haklara karşı durmasını da beraberinde getirebilmektedir. Milli duyguları yüksek bir toplum olması itibari ile “milli” kelimesi uğruna bütün hakların kısıtlanabileceği imajının yaratılması toplumun psikolojisiyle oynamaktır.

Sosyolojik analize tabi tutulduğunda siyasi parti veya hükümetin halktan gizlediği bazı konuların halkın iradesi dışında gerçekleşmesine karşın, bunların meydana çıkması ve halkın haberdar olmasından rahatsız olan bir hükümetin projelerinin gizliği hiçbir zaman halk iradesinden önce gelmemiştir. Demokratik ülkelerin ve hukukun üstünlüğünü benimseyen gelişmiş toplumların varlığı da bunu gerektirmektedir. Bir sosyal mühendislik projesi halinde başlayan toplumu dönüştürme projesinin devamı olarak okunabilecek olan bu yaklaşımlar halkın politik bir konuma gelmesine neden olmakla beraber, siyasi liderlerin halkı kışkırtan üslupları herkesi ayrıştırmakta ve siyasi tartışmaların merkezine çekmektedir. Bu nedenle politize edilmiş bir halk yığını bilinçsizce kararlar alabilmekte, çatışma ortamını körükleyebilmektedir.

Tüm bu yaklaşımlar bize şunu anlatmaktadır. Siyasal iktidarlar var oldukları sürece toplumun hem entellektüllerini, hem aydın ve diğer bir tabirle münevverlerini, yazar ve medya kuruluşlarını, edebiyat ve ideoloji alanlarını, kolluk kuvvetleri ve sivil halkın her kesimini denetleyici bir yöntem izlemiştir. Bunları yaparken uzun bir vadede değil en kısa sürede bir dönüşüm yolu izlemektedir. Özellikle entelektüellerin ve muhalif kesimlerin tasfiyesiyle başlayan dalgalanma belli bir süre sonra bu entelektüellerden boş kalan yerleri dolduran iktidar yanlısı bir aydınlar kesimiyle devam etmektedir. Akademik alandaki yönelimler ve özellikle sosyal bilimlerin biat etme arzusuyla hareket eden iktidar bu başarısını elde ettikten sonra, bilgiyi manipüle etme yoluna gitmektedir. Dış siyasetin gereği diyerek izlediği politikaların toplumun çıkarlarıyla çatışsa bile faydalı olduğu kabul ettirmeye çalıştığı gibi (yine “milli” öncelik), iç siyasette de kirli bilgilerle dolu oyalanacak bir gündem yaratma yoluna gitmektedir. Neredeyse günde bir gündemin değiştiği Türkiye’de bir önceki gün ülkeyi ayağa kaldıran bir olay ertesi gün hiçbir anlam ifade edemeyecek konuma gelebilmektedir.

İktidarın yaptığı en iyi yöntemlerden biri olan kirli bilgi ortaya atma yaklaşımları artık hangi bilginin doğru hangisinin yanlış olduğu kanaatini de yok etmektedir. Bu gün Türkiye’de “kasetler” üzerinden yapılan siyaset ertesi gün yalanlarla dolu bir öteki kasetin ortaya çıkmasına ve halka “aslında bu yanlış olduğuna göre, dünkü kaset de yanlıştı” imajı yaratmasına neden olabilmektedir. Yine ülke gündemi ile ilgili bir iç karışıklık durumunda bu durum medya aracılığıyla saptırılarak farklı bir anlam yüklenebilmektedir. Tüm bu kargaşaların içersinde neye inanacağını bilmeyen halk kendi siyasetini yapma, politikleşme yoluna gitmektedir. Bu durumun hemen ötesinde tatmin olmayan kitleler kendi adalet arayışları içine girmeye başlamaktadır. Adaletin güvensizlikle itham edildiği bir toplumsal yapıda adaleti temin etme yaklaşımları sergilemeye başlayan grupların ortaya çıkmasının en büyük nedeni de politikleşen bir Türkiye olmasındandır.

Çözüm önerileri olarak sunulabilecek bazı analizler yapmak mümkün. Nitekim bu öneriler her ne kadar iktidarlar tarafından manipüle edilebilecek konumdaysa da halkın yararına sayılabilecek bir dizi yaklaşımdır. Çünkü yukarıda sayılan nedenlerle politikleşen ve adaletin temin edilemediği yerde kendi adalet arayışına giren bireylerin varlığı sonucu ortaya birçok sorun çıkmaktadır. Bunların başında kadınların şiddet görmeleri ve eşleri tarafından öldürülmeleri, siyasi düşüncenin diğer tarafında yer alan grubun iradesine olan saygısızlıktan dolayı çatışma hatta ölümlerin yaşanması (özellikle son dönemlerde polisin aşırı baskısı sonucu ölen gençlerin yoğunlukta olması buna bir örnektir), toplumsal çatışmanın yaratılmasını beraberinde getirmektedir.  Bu nedenle psikolojik olarak bir bunalım süreci yaşayan bireylerin, komplo teorileriyle yaşadığı bir dünyadan kopması gerekmektedir. Bunun koşulları ise iktidarın öncelikli olarak kirli bilgi ağını ortadan kaldırması, hukukun üstünlüğü ilkesine olan güvenlerini sık sık dile getirmesi, toplumsal ayrışmaya neden siyasi üslupların ortadan kalkması gerekmektedir. Özelikle kutuplaşma ortamının oluşmasına ve ideolojik ayrışmalara neden olan siyasi parti taraftarlığının bir futbol fanatizmine dönüştürülmemesi yoluna gidilmelidir. Özellikle medya ve entelektüeller, toplum bilimci ve psikologlar aracılığıyla halkın rehabilite edilmesi yoluna gidilen programların ortaya konulması en iyi yöntemlerden bir kısmıdır. Fakat medyanın iktidarın denetiminde olması bunları mümkün kılmazken, tarafsız bir akademi, tarafsız bir medya kuruluşu için bağımsız birer organ haline getirilmesi gereken toplumsal kurumlar olmalıdır. Bunun yanında her ne kadar yargı bağımsızlığı ilkesi vurgusu olsa da siyasi vesayetin olduğu ülkelerde yargının bağımsız kararlar alması ve müdahaleden uzak kalması mümkün olamamaktadır. Bu nedenle eğitimin tüm alanları başta olmak üzere, hukuk alanları ve sağlık alanları ülkede tamamıyla bağımsız bir nitelik taşımalı ve siyasi iktidarlar tarafından değil kanun üstünlüğü ve hukuk ilkelerine göre denetlenerek ekonomileri oluşturulmalıdır. Toplumun tamamına yakınının da bu durumda siyasi parti taraftarlığını fanatizmden uzak bir nitelikle tamamıyla demokrasiye katılım olarak düşünmelidir. Politize edilmiş bir halk yığının ortadan kalkmasının en öncelikli yöntemlerinin başında bunlar gelmektedir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: