Slavoj Zizek

İbrahim MAVİ

ibrahimmavi01@gmail.com

15.12.2015

 

Slavoj Zizek, 1949 yılında bugün slovenya’nın başkenti olan Ljubljana’da doğdu. Zizek, bir sosyal bilimci olarak kendisine kurduğu mtariksi bu coğrafyaya borçludur. Üniversite eğitimeie sosyoloji ve felsefe alnında başladı. Yüksek lisansını(1975) felsefe alnında doktora derecesini de (1981) yine felsefe alnında Ljubljana Sanat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde tamamladı. İkinci doktorasını ise Paris VIII üniversitesi’nde psikanaliz alanında 1985 yılında tamamladı. Bu dönemde Jacquse Lacan’nın asistanı olan Jacques Alain Miller ile çalıştı. 1970’lerin ilk yarısında düşüncelerini şekillendiren Fransız düşünürler Lacan, Derrida ve Foucault oldu. 1970’lerde Slovenya’da Kuramsal Psikanaliz Derneği’ni kurdu. Slovenyalı bilim adamlarıyla bir topluluk kuran Zizek grup incelemeri şöyledir;

  1. Klasik (özellikle Alman idealistler) ve modern felsefede Lacan çözümlemeleri.
  2. Güç ve ideoloji alanında Lacan terosinin ayrıntılarına girme çabaları.
  3. Kültür ve sanatta (özellikle sinemada) Lacan analizleri(Rigel, 2005:295).

Zizek, ideolojiköktendincilikhoşgörüpolitik doğrulukküreselleşmeöznellikinsan haklarıLeninmitinternetpostmodernizmçok kültürlülük,  post-marksizm,David Lynch ve Alfred Hitchcock gibi alanlarda çalışmakla beraber 250’ye yakın ülke dışında konferans ve seminerlere katılmış ve birçok eser orataya koymuştur. Bu çalışmalarından birçoğu Türkçeye çevrilmiştir. Türkçeye çevrilen eserleri ise şöyledir; Gülünç Yücenin Sanatı: David Lynch’in Kayıp Otoban’ı Üzerine,  İdeolojinin Yüce Nesnesi Kırılgan Temas, Yamuk Bakmak,  Ödünç Alınan Irak Çaydanlığı, Lenin Üzerine, Gıdıklanan Özne, Paralaks, Önce Trajedi Sonra Komedi’dir.

 

SLAVOJ Zizek çalışmaları

Özellikle “özne” nosyonu ve dilin önemi konusunda post-yapısalcıların felsefelerine kaynaklık edecek fikirleri Lacan’da bulmuslardır. Zizek ise Lacan’ı, diyebiliriz ki, post-yapısalcıların elinden kurtarmaya çalısmıstır. Lacan 1901- 1981 yılları arasında yasamıs, Freud’un psikanalizine yeniden sekil veren, psikanalizi hastaların tedavisi olmaktan ileri götüren, onu politika, felsefe, edebiyat, din vs… ile iliskilendiren Fransız bir psikanalisttir. Zizek, dilinin karmasıklıgı herkesçe bilinen Lacan’ı yeniden ele almıs, onu anlasılır ve ayrıca kendi felsefi yazınının temel kavramsal çerçevesi haline getirerek daha çok tanınır bir hale getirmistir. Bu bölümde ilk olarak, Zizek’in yazınının temel çerçevesi olan Lacan’ın bazı kavramlarına deginecegiz. Lacan’ın psikanalizini temellendiren üç düzen vardır: Simgesel, imgesel ve Gerçek. “imgesel” düzen, Lacan’ın üçlü düzeninde öznenin kendisiyle iliksiye girdigi bir asamadır. “Ayna evresi” olarak da adlandırılır. Henüz dile sahip olmayan çocugun kendisiyle olusturdugu özdeslemelerdir. imgesel, özne dilin egemenligi altına girmedigi için öznenin bütünselligini korudugu, imgelerin arasında anlamsal iliskiler kurmadıgı bir evredir. imgesel, bireyin ne ise o olmak ve öyle kalmak için kendisinde aynılık, benzerlik ve öz-yansılama bulmaya çalıstıgı çabanın geçtigi evredir. Narsistik ideal-Ben’in dogum yeridir(Bowie, 2007:93).

“Simgesel” düzen ise, imgesel evrede olusmakta olan “ben”in öznelestigi, dilsel ve kültürel yapıdır. Çocugun simgesel düzene girmesi, Oidipus kompleksi ile gerçeklesir. Freud’un özel önem atfettigi Oidipus kompleksini Lacan yeniden yorumlar ve “Babanın-Adı” ile tarif eder. Babanın-adı, biyolojik babaya ait olmayan simgesel düzene ait bir kavramdır. Babanın “hayır!” demesiyle, yani koydugu yasaklarla simgesel düzenin “yasa”sının kurucu kavramıdır. Biyolojik babanın varlıgından bagımsız olarak tanrının, devletin ve her türlü otoritenin simgesellestirilmesidir. Özne, “babanın-adı” yoluyla onun yasalarına uymak zorunda oldugunu ögrenir. Konusmaya basladıgı anda simgesel düzene giren özne, imgesel evredeki “ben”ine ait imgelerin simgesel düzende karsılıgını bulamayacagı için, daha bastan parçalanır. Aslında öznenin olustugu simgesel düzen, aynı zamanda onu parçalayan bir evredir. O nedenle Lacan, özneyi üstü çizili özne  olarak tarif eder(Zizek, 2004) Lacan’ın öznenin parçalı haline yaptıgı vurgu, post-yapısalcı olarak düsünülmesine neden olmustur. Fakat bu parçalanmıslık, aynı zamanda özneye yapısal olarak içkindir.

“Gerçek” ise, iste bu simgesel düzen tarafından içerilemeyen sert bir çekirdektir. Lacan’da “Gerçek” ile “Gerçeklik” birbirinden iki ayrı kavramdır. Gerçeklik, Gerçek’in simgesellestirilebilen bir kısmıdır. Lacan Ecrits’de “Gerçek” kavramını su sekilde tarif eder:

“Zira onu nasıl bir altüst olustan geçirirsek geçirelim, gerçek daima yerli yerindedir; topuguna yapısıp onu oradan sürmeye yeltenen seyi umursamazlıkla tasır”(Bowie, 2007:95). Schoppenhauer, varlıgımızın özünde uyum saglaması mümkün olmayan, bize karsı son derece umursamaz olan bu yabancı seye “will” (arzu) adını veriyordu. Schoppenhauer’den etkilenen Freud, kendisinden baska hiçbir seyi umursamayan, gayri insani olan bu seyi “arzu” kavramıyla ele aldı. Lacan, bu “sey”i Gerçek olarak adlandırdı. Slavoj Zizek ise, Lacan’ın üçlü kategorisinde en ayrıcalıksız olanına dikkat çekerek, onu eserlerinin en önemli teması haline getirdi(Eagleton, 2006:204). Lacan’ın “Gerçek” kavramı, Zizek’in felsefi ve özellikle politik görüslerini sunarken en çok yararlandıgı hatta politik “eylem” fikrini kuran en önemli kavramdır. Foucault’un çalısmaları, simgesel düzen yani “söylem” ve onun içine nasıl yerlestirildigimiz üzerine iken, Zizek sorunun öbür tarafı yani “söylem”ce içerilemeyecek kısmı ile ilgilenir. Zizek’in gerçek’le ilgili en çok kullandıgı nitelendirmeler “travmatik” , “imkânsız”, “antagonizm” ve “çekirdek”tir.

Zizek, “jouissance” kavramından, ırkçılık ve milliyetçiligi ele alırken yararlanır. Ona göre ırkçı fantezinin kökeninde yatan bu kavramdır. “Öteki” ya bizim “jouissance”ımızı yani keyfimizi çalarak gizli/sapık bir keyfe ulasmaktadır ya da bazı seyleri bizim gibi yapmadıkları için degisik bir “jouissance” a sahiptir. Öteki’nin canımızı sıkan keyfi yani, kendi keyfini örgütleme biçimidir. Yemeklerinin kokusu, dansları, is karsısındaki tavırları… Öteki ya isimizi çalan bir iskolik (Yahudiler) ya da bizim emegimizle yasayan tembeller… Ve Zizek herkesin kendi keyfini yasama hakkını ileri süren çokkültürlülüge imada bulunarak, bu ırkçı fantezilerin barıs içinde bir arada yasamasının mümkün olmadıgını söylemektedir(Zizek, 2004c:220–223). Çünkü çokkültürcü bir yaklasımı benimseyerek Öteki’ni anlamak ve Öteki’ne ulasmak basarısızlıga mahkûmdur. Çünkü Öteki de aynı kendi içimde oldugum gibi hiçbir zaman saydam, hiçbir zaman bütün degildir. Hegel’in belirttigi gibi “Eski Mısırlıların enigmaları, aynı zamanda Mısırlıların kendileri için de enigmadır.” Öteki’ni ancak Öteki’nin de kendim gibi aynı eksiklige sahip oldugu, benim sır olarak gördügüm seyin onun kendisi için de sır oldugunu anladıgım zaman anlayabilirim. Yani Öteki’ne ulasmaktaki imkânsızlıgım, aslında onun imkânını olusturur.

Zizek, ideolojinin Yüce Nesnesinin diger amacı olarak ise “Hegel’e dönüs”ü gerçeklestirmek, “Hegelci diyalektigi Lacancı psikanaliz temelinde yeni bir okumaya tabi tutarak yeniden isler hale getirmek” ve Hegel’in günümüzdeki yanıltıcı imajını silmek oldugunu belirtmistir(Zizek, 2004d:23).  Bu nedenle, Zizek’in Ortodoks olmayan bir Hegel yorumu vardır. Zizek, Hegel’i Fransız post-yapısalcılarının gördügü sekliyle yani karsıtların diyalektik uzlasmasının düsünürü olarak degil, farklılıgın teorisyeni olarak görür. Zizek’e göre, Hegelci uzlasma karsıtların uzlasmasına dayanmaz, bunun yerine karsıtlar, onları ayıran uçurumun terimlerden birine zaten içsel oldugu anlasıldıgında uzlasmıs olur. Dolayısıyla, diyalektik süreci sona erdiren “sentez”i, farklılıgı kusatarak, onu bir geçis asamasına indirgeyen kimligin olusumu olarak algılamak tamamen yanlıstır. Ona göre, “mutlak bilgi çeliskinin bütün kimliklerin/özdesliklerin içsel bir kosulu oldugunu en nihayet kabul eden öznel bir konuma karsılık gelir.”(Zizek, 2004d:22). Zizek’in politik eylem fikrine kaynaklık edecek olan özne anlayısı, Hegel ile Lacan’ın özne anlayısı ile sekillenir. Hegel’in görüsüne göre, “her sey gerçegi yalnızca töz olarak degil, ama o denli de özne olarak kavramaya ve anlatmaya dayanır”(Kojeve, 2004).

Dilin ve simgesel düzenin alanına girmek, Lacan’ın “zorunlu seçim” olarak gördügü bir seçimdir. Nasıl ki soyguncunun “ya paranı ya canını” seklindeki tehdidi aslında özgür bir seçimi varsaymazsa, simgesel düzene girmek de böyle bir zorunlu seçimi gerektirir. İnsan, simgesel düzenin getirdigi sınırlamalardan kaçmak için dilin alanına girmemeyi seçemez, çünkü o zaman hiçbir sekilde özne olamaz. Dolayısıyla özne dilin alanına girer ve onun travmatik sonuçlarına katlanmayı zorunlu olarak seçer. Fakat yukarıda da belirttigimiz gibi, Lacan’da öznellik postyapısalcıların savundugu gibi söylem, yasa veya iktidarın bir sonucu degildir. O, aynı zamanda simgesellestirmeye direnen Gerçek’tir. Özne, simgesel düzenin anlamlandırma çabası ile ondan kaçan anlam arasındaki yarıkta kurulur.  Dolayısıyla Zizek’in “özne” anlayısı, post-yapısalcı özne anlayısına karsı radikal bir alternatiftir. Zizek’te “özne” söylem tarafından içerilemeyen, yani Lacancı anlamda sembolik düzen tarafından simgesellestirilemeyen bir çekirdege sahiptir.

Zizek’in “özne”si söylem, iktidar veya yasa tarafından kurulmadıgı gibi, Kartezyen özne gibi bunların dısında da kurulmaz. Zizek’te özne, bu iki alan arasında, bu yarıkta kurulur. Özne, “gerçek” ile “simgesel” düzen arasındaki iliskiden ortaya çıkar. Eger sembolik düzen, bütünüyle gerçegi içerebilseydi, bizi insan yapan, öznelestiren seyden mahrum kalır ve otomatlar haline gelirdik. Basit bir örnekle açıklarsak, araba kullanırken otomatik olarak ve düsünmeden araba sürme kurallarına uyarız yani sembolik düzen içerisinde bir otomatızdır. Fakat birdenbire karsı yönden bir kamyonun geldigini fark ettigimizde, “gerçek” ile karsı karsıya gelir ve ne yapmamız gerektigine karar veririz. _ste bu karar bizi “özne” yapan seydir. Zizek’in Marx ile olan iliskisi, Lacan’la olan iliskisinden oldukça farklıdır. Eserlerinde Marksist ideoloji, meta fetisizmi ve sınıf kavramlarından yararlanır. Fakat Marksist terminoloji onun yazının temel referansı degildir. Yazılarının kavramsal donanımını Lacan’dan saglar. Onun Marx ile olan iliskisi, daha çok Marx’ın kapitalizm elestirisi ve daha iyi bir dünyanın mümkün olduguna olan inancını paylasmasından kaynaklanır. Fakat sonraki dönem eserlerinde Marksizmle olan iliskisi, anti-kapitalist tutumunun derinlesmesi ile beraber yogunlasmıstır. Zizek’in kapitalizme yaptıgı, “özne”ye yaptıgı gibi onu patolojiklestirmek olmustur. Ona göre sistemin yerel bir anormallik olarak yanlıs algıladıgı, bir istisna olarak gördügü sey, yani bu anormalligi bünyesinde yogunlastıran semptom, aslında sistemin tamamındaki sorunu gösterir.

Zizek, üretim iliskileri ve üretici güçleri baglamında yeni bir sürece girdigimizi kabul eder, ama bu yeni olan süreci nitelendirmek için ortaya atılan “postendüstriyel toplum” veya “enformasyon toplumu” gibi terimlerin hakikikavramlar olmadıgını söyler. Zizek, postmodernistlerin bu yeni süreci düsünmek için eski endüstriyel paradigmadan kurtulmamız gerektigini söyleyen iddiayı tersine çeviriyor(Zizek, 2006:129) ve diyor ki:

Ya bu maddi üretimi ardında bırakma, süregiden mutasyonu, üretimden enformasyona bir sıçrama gibi kavramsallastırıp resimden silme girisimleri bu mutasyonun kolektif üretim yapısının kendisini nasıl etkiledigini düsünmenin zorlugunu göz ardı ediyorsa? Bir baska deyisle, ya hakiki görev tam da ortaya çıkan Yeni’yi kolektif maddi üretim terimleriyle kavramak ise?

Dolayısıyla postmodern solcuların, politik “totalitarizm” olarak gördükleri maddi üretim ve teknolojinin öznelerarası iletisim ve sembolik pratige üstün gelmesi olgusunun sorunlu oldugunu belirterek, acaba “politik “terör” maddi üretim bölgesinin özerkliginin inkârı ve politik mantıga boyun egdirilmesi” olamaz mı? Diye sorar. Bu kitapta önemli bir nokta ise, liberal solun fasizm ve Stalinizmi aynı kefeye koyarak totalitarizm damgasını vuran anlayısına karsı çıkarak, Stalinist ideolojinin en totaliter anlarında bile hala özgürlestirici potansiyel tasıdıgını söyleyerek cüretkâr bir adım atmaktadır(Zizek, 2006:123). Zizek, Zizek! The Movie (2005) adlı belgeselde evindeki Stalin posterinin önünde Stalin’i bu sahiplenisinin anlamını samimi bir sekilde açıklıyor:

…Önemli olan standart liberal muhalefetin tehdidinden sakınmak. Özgürlüge karsı totaliter düzen, disiplin, ortak düzen, itaat ve fedakârlık. Bunun tabiatında fasizm oldugunu sanmıyorum. Arkadaslarım sık sık “o zaman insanları niye gereksiz yere kıskırtıyorsun? Neden kastettigini basitçe söylemiyorsun? Fasizme karsı oldugunu falan? diye soruyorlar. Onlara diyorum ki evet bu soyut bir teorisyene hatta aydına yakısacak bir ifade olurdu. Ama isler böyle yürümüyor. Stalincilik ve onun korkunç yönleri hakkında herhalde beni Stalinci olmakla suçlayan insanlardan çok daha fazla sey yazmısımdır. Kusura bakmasınlar ama benim mesajımı iletebilmemin tek yolu bu. Geleneksel olarak daha çok sola atfedilmis bazı tavırlar vardır ki fasizm onları kendine mal etmistir demek arzulanan politik etkiyi uyandırmaz. …Bu yüzden onu asırıya kaçarak söylemelisiniz.” Zizek’in bu tutumu, onun yazılarını motive eden seyin politika oldugunu açıkça gözler önüne serer. Bu açıklama elbette, gene de liberal solcular tarafından elestirilmesine engel olmaz. Zizek’in imkânsızı yapabilmek için Otantik bir lidere ihtiyaç duyuldugunu ve onun tahakkümü altına girmenin en yüksek özgürlük edimi oldugunu kabul etmesi ve devrimci terörün otantik bir edim için kaçınılmaz oldugunu iddia etmesi, günümüzün liberal solu için kabul edilemez gözükmektedir. Fakat Zizek, liberal solun varolan düzeni ciddi bir biçimde zorlayan bütün politik projeleri “totalitarist” olmakla suçladıgını belirtiyor. Zizek, “demokrasi versus totalitarizm” eksenini kabul eden bir Sol’u, liberal demokrasinin temel koordinatlarını kabullenisi olarak görür(Zizek, 2006:8-9).

Bu kitapta dikkati çeken diger bir nokta, Zizek’in günümüzde “isçi sınıfının kaybolus çagında proleteri nerede bulacagım sorusuna verdigi yanıttır. Hegel’in Efendi-Köle diyalektigi üzerine klasik yorumu politik bir manevra ile tersine çevirir. Efendi-Köle diyalektiginin ilk asamasında Efendi, özgürlügüne kavusmak için kendi yasamını bile feda ederken, Köle, onu çevreleyen maddi kosullara bagımlılıgını terk edemeyerek, egemenligi Efendi’ye bırakmıstır. Diger asamalarda ise kölenin emek ile dünyayı dönüstürdügü gibi kendini de dönüstürmesi nedeniyle Kojeve, bu diyalektigi Marx’ın sınıf mücadelesinin sekillenmesi olarak görür. Fakat Zizek, burada ilginç bir tersine çevirme ile Hegelci Efendi konumunu proleterin isgal ettigi söyler. Burada her seyini feda etmeye hazır, zincirlerinden baska kaybedecek bir seyi olmayan özne proleter iken, sahip olduklarına bagımlı ve bunları kaybetmeyi göz alamayacak olan taraf kapitalisttir. Dolayısıyla Zizek, günümüz proleterini nerede aramamız gerektigine dair bir ipucu sunar: “Köksüz varolusa indirgenmis, tüm somut baglarından arındırılmıs öznelerin bulundugu yerde”(Zizek, 2006:130-131). 2006’da yayınlanan son önemli kitabı The Parallax View ‘de Zizek, sasırtıcı bir sekilde bu somut baglarından arınmıs öznenin “gecekondu sakinleri” olduguna isaret eder. Zizek’in somut politikaya dair bu kadar net bir açıklamayı ilk kez yaptıgı söylenebilir. Bu tespitin ise, Negri ve Hardt’ın “çokluk” kavramına elestirisinden sonra ortaya atması oldukça manidardır. Negri ve Hardt’ın devrimci özne olarak ileri sürdükleri “çokluk” tartısmasının, Zizek’i böyle bir tespit yapmaya itmis oldugu düsünülebilir.

Zizek’in Marksizm ile olan iliskisi, Marx’dan daha çok Lenin’e olan ilgisi ile açıga çıkar. 2001’de Did Somebody Say Totalitarism? ile ortaya çıkan bu ilgi, On Belief (2001) ve Revolution at the Gates: Zizek on Lenin (2002) ile devam etmistir. Zizek neden Marx’a degil de Lenin’e dönüsü gerçeklestirmekten bahseder? Ona göre Marx’a dönüs, akademi dünyasında minör bir moda olmustur. Ayrıca bu dönüs hangi Marx’a olacaktır? Kültürel çalısmaların Marx’ı mı? Postmodern sofistlerin Marx’ı mı? Yoksa günümüzün küresellesme dinamigini öngören Wall Street’in Marx’ı mı? Dolayısıyla Zizek, Marx’ın teorisini orijinal balgamından çıkarıp, onu farklı bir tarihsel momente yerlestiren ve onu fiilen evrensellestiren bir eylem adamı olan Lenin’e dönmeyi tercih etmektedir. Zizek, Lenin’e dönüsü, sembolik düzenin varolan koordinatlarını degistiren, gerçekligi yeniden tanımlayan müdahale anlamında “eylem” kavramı ile Lenin’in devrimci sıçramasını birlestiren Leninist eylem fikri ile gerçeklestirir.

. Zizek, bir politik teorisyen değildir ve çalışmalarında ‘politika’ya dair söylenenlerin büyük kısmı, laf arasında geçer. Genellikle, politikayı akla sonradan gelen bir şey gibi tartışır; bir film ya da roman gibi konuların analizi sırasında. Bununla birlikte, Zizek’in son çalışmaları, 11 Eylül saldırıları, Doğu Avrupa ulusçuluğu, Holocaust, totaliterlik kavramı ve batının silahlı çatışmalara müdahaleleri gibi bazı politik meseleler üzerine doğrudan yorumları da içerir. Son zamanlarda onu cezbeden bir konu da, Lenin’in, Lenin göstereni ile birlikte anılan Eylem-Olay ile olan bağı ya da ‘anlamı’ –yani Rus Devrimi ve sonraki süreç. Lenin’e bu ilgi, mantıksal olarak, Zizek’in kışkırtmaya duyduğu sevgiden gelir. Lenin, post-Marksizmin belki de en büyük öncüsüdür. Marx’la karşılaştırıldığında reformist ifadelere daha az açık olarak ve Stalin’in aşırılığını lanetleyerek (Zizek en kötü lanetlerle özdeşleştiğini iddia etse de, pratikte en çok ‘reddedilen’den uzak durur), Lenin göstereni, inanılmış devrimci politikalar ve Zizek’in entelektüel karşıtlarının ‘ilerici’ solculuğu arasında, bir düğüm noktasında bulunur. Zizek’in Lenin’den yola çıkarak söyledikleri, teorileri ve bu teorilerin entelektüel anlamda bir karşı duruş, olumsuz saptamalar ve soyut anlamda kuramlaştırma ötesinde ne üretebileceği konusunda bir örnek sunar.

Lenin, dünyayı sadece varolan sistemde reformlar oluşturmak değil, radikal anlamda dönüştürmek üzerine düşünen herkes için net bir referans noktasıdır. Kendisininki dahil birçok kriter söz konusu olduğunda, amaçlarına ulaşmak açısından gerçekten başarısız olduysa da, adıyla anılan devrim, kapitalizmi alt etmek ve alternatif bir toplumsal sistem oluşturmak açısından başarıya ulaştı. Bununla birlikte Lenin, kararlılık, uzlaşmazlık ve acımasızlık konusunda, Zizek’in ilgi çekici bulduğu bir üne sahipti. Lenin, traji-romantik bir kaybeden değildi; liberal-kapitalist oyunu oynayacak ya da sınır çizgilerinden etkisizce polemikler üretecek biri de değildi. O, devletin gücünü ele geçirebilecek ve devamlılığını koruyabilecek bir hareketin parçası olma konusunda kararlıydı.

Zizek’in ‘Leninizm’i, Lenin’in içinde bulunmuş olduğu durumlar ve Eylem kavramı –özellikle de Lenin kendisi tüm devrim sürecine öncü olarak yorumlandıysa- arasındaki benzerliklerin sonucudur. Lenin, Nisan 1917’deki yoldaşları bile bu tip bir pozisyonu reddederken, Zizek’in bir Eylem olarak gördüğü ‘çılgın’ bir devrimci görüş benimsedi. Devrimci uzlaşmazlığı, liberal ve Marksist inanışları askıya aldı ve böylelikle de Zizek’in Eylem’in doğası tanımı ile uyuştu. Ve Zizek’in görüşlerinin, Lenin’in kimi ifadeleri tarafından desteklendiği doğrudur: Lenin der ki, ‘Zaferden sonra proleterya, verdiği şehitlerin acısını çekmek… Kendisini sözde-devrimcilerden ‘özgürleştirmek’ için en ağır çabayı sarfetmek durumundadır’; ‘kendisinden korkmadığından’ emin olmalıdır ve ‘adalet kelimesini ona inanmadan sarfeden’ eski topluma ait olanların, ‘korku gösterenlerin’, boş ‘riyakârlığını’ umursamadan, ‘ani ve sert cezaları’ kullanmaya hazırlıklı olmalıdır. Bununla birlikte, Lenin’in Kautsky ile kopuşu, Zizek’in ‘bir ‘imkânsız’ politika, kişisel inkârdan başlayan politikadır’ görüşüyle uyumlu bir şekilde, öznel bir eksiklikten geçmeyi içeriyordu. Lenin, tartışmalı olarak, kendi duygularını bastırarak ve kendisinden ‘normal’ bir aile hayatını esirgeyerek, ‘devrim’ için yaptığı fedakârlıklarla ‘kendisine nişan aldı’. Zizek’in ısrar ettiği gibi Lenin, rejim iç savaş sırasında ‘düzen’ eksikliğiyle tehdit altındayken, özgürleştirme sözünü bir kenara koymaya hazırlıklıydı. Ve Lenin, iktidarın sürekliliğini sağlayabilmek için tüm yolları kullandı ve yeni ‘devrimci’ simgeselliğe güç kazandırmak için, baskı ve terörün kullanılmasına destek verdi. Bu terör, Zizek’in savaşçı bir boyut talebini karşılamak için yeterli derecede geniş ve yaygındı. O halde Zizek’in Lenin’e karşı duyduğu saygı, Papa John, II. Paul, Aziz Paul, Charles de Gaulle ve Venezuela Başkanı Chavez’e duyduğu saygıyla aynı kaynaktan türer; o zaman bu saygı, Lenin’in politikalarından çok, ismi geçen diğerlerinin sosyo-politik bir ‘verilmiş’ fantezisiyi katetme isteğinden kaynaklanır.

Bu Lenin ‘savunmasının’ paradoksu, Lenin’in neden bir Mesihe benzer, ‘totaliter’ despot olarak ifade edilmesi gerektiğine dair muhafazakâr görüşün aynısını yeniden üretmesidir. Bu, Bertram D. Wolf’un, Leonardo Shapiro’nun ve Adam B. Ulam’ın, Gulag ve Şeytan İmparatorluğu’nun Lenin’idir; ‘Bolşeviklik bir doktrinden çok, gücü ele geçirmek ve kullanmak için bir hareket tekniğidir’ diyen Lenin görüşüne aittir. Soğuk Savaş ve anti-sol propaganda için çok önemli olan büyük kötü kurt- işte bu, kuşaklar boyunca sol eğilimli düşünürlerin işlediği, zayıflatmaya, meydan okumaya ve çürütmeye çalıştığı Lenin imgesi. Zizek’in bu Lenin’i onaylaması, bu projenin sol bir gündemi ilerletmek adına yol arayanlar tarafından reddedilmesi gerektiğini kesin olarak açıklar. Zizek’in ‘Leninizmi’, Eylem kategorisinin önceliğini, kendi yaklaşımı çerçevesinde sunar. Zizek’in Lenin figüründe takdir ettiği şeyin, Lenin’in istekleri ve amaçlarıyla –ki bunlardan çok az bahseder- ilgisi olmadığı gibi, Zizek, radikal merkeziyetçilikten kurtulmak, toprak reformu ve işçilerin kontrolü gibi, Bolşevik ideolojisi ve programının ilerici beklentilerine de destek vermez. Takdir ettiği şey, Lenin’in zalimliğinin, sözüm ona, ona nasıl fanteziyi katetmeyi ve bir Eylem’e ulaşmayı sağladığıdır. Böylelikle devrimin ‘ihânete uğradığı’ gerçeği, onun (ya da öncülerinin) kendi çocuklarını yediği ve kendi amaçları ile çelişen korkunç bir ‘temizlikle’ oluşturulan yeni bir Düzen ve Efendi yarattığı gerçeği reddedilmez; fakat Zizek için Leninist Eylem’in otantikliğine dair kanıt olarak nitelendirilir. Nihâyetinde gelen rejimin şiddetli ve teröristçe olması, Zizek için bir sorunsal teşkil etmez: Eylem’ler teröristçedir ve öncülerini, istemleri dışında bir hakikat-olay’a sürer ve yapılabilecek tek şey, meydana gelenler için sorumluluk almaktır. Üstüne üstlük Zizek’e göre Eylem’ler yeni bir Düzen ve yeni bir Efendi üretmelidirler. Eğer sunulan ‘Leninizm’ buysa neden ‘Leninist’ Eylem’in desteklenmesi gerektiği net değildir.

Bu Lenin okuması, tarihsel bir çerçeve içinde problematiktir. Zizek, iddiaları için fazla bir kanıta ihtiyaç olmadığını düşünüyor gibi görünür; o, ‘Lenin’ göstereninin boş kullanışlılığını önemser, tarihi Lenin’i değil (görüşlerinin, tarihsel Lenin ve Rus Devrimi üzerine olduğunu varsaysa da). Zizek’in okumalarından birkaç örnek vermek gerekirse, Lenin özellikle, enerjinin ‘sefahat alemi’ne harcanmasına karşıydı ve Cheka’nın en kötü aşırılıklarına mani olmak için çaba gösterdi. Lenin’in Nisan’daki ‘çılgın’ durumuyla Ekim’deki devrim arasında Temmuz Günleri ve Lenin’in kitle desteği olmadan devrimci bir pozisyon alma fikrini onaylamadığını özellikle belirttiği metni, Marksizm ve Ayaklanma vardı. Lenin’in daha sonra yazdığı metinler, devrimin başarısız oluşu için koşulsuz bir sorumluluk almadığını, daha çok, destekte bulunduğu gelişmelerin birçoğunu düzeltmeye çalıştığını ve reddettiğini gösterir. Bunlar, Zizek’in çalışmalarının başına bela olan ampirik tutarsızlık sorununa bazı örnekler.

 

BİR ENTELLEKTEÜL OLARAK SLAVOJ ZİZEK

 

Radikal teori dünyasında Slavoj Zizek, entelektüel süperstar konumuna ulaşmayı başardı. Terry Eagleton, Zizek’in ‘Anti-oedipus’tan beri en iyi entelektüel düzeyi sunduğunu’ öne sürüyor; hem de haklı olarak. Zizek’in çalışmaları tutkulu, heyecan verici, tuhaf, bozguncu, tüketici, disiplinlerarası ve ‘paradigmaları sallayıcı’ türden. Bununla birlikte, Ernesto Laclau, Chantal Mouffe ve Judith Butler gibi çağdaşlarıyla karşılaştırıldığında, taviz vermeden ‘radikal’ görünen iddiaları ve doğrudan doğruya ‘politik’ konumları da destekliyor. Siyasi ılımlılık terörü karşısında verdiği dirayetli savaşında, ‘radikal demokrasi’den çokkültürlüğe, liberal kapitalizmi kendi ufkundan geliştirmeye dair tüm çabaları teşhir edip, hücre liberalleri olarak gördüklerinin maskelerini acımadan düşürüyor. Üstüne üstlük Zizek’in radikalliği, orijinal ve bir amaca yönelik olmasına karşın, varolan toplumsal-simgesel sisteme karşı duracak kadar da cesur. Fakat bu kusurlu şimdiki zamanla radikal bir kopuş görüntüsü, sürdürülebilir bir şey midir?

Bu yazıda önerilen düşünce, karşıt görüşler bir yana, Zizek’in son çalışmalarının, entelektüel açıdan ‘radikal’ olmalarına rağmen, sol politikaların beslenebileceği ya da umutlanabileceği bir radikallik teşkil etmediği. Yani Zizek, orijinal anlamda gelişmeye ya da dönüşmeye yatkın bir alternatif sunmaz; sadece, Raoul Vaneigem’in ‘aktif nihilizm’ olarak isimlendirdiği kavramın içi boş olumsuzluğunu sunar. Bu olumsuzluk, bugünle ‘ilişkisini koparır’ fakat sisteme karşı anlamlı bir direniş politikası üretmek yerine, bu politikayı zayıflatır. Zizek’in söyledikleri, vaat ettiklerini yerine getirmekte yetersiz kalır. Öyleyse Zizek’in pozisyonu, sol-radikal amaçları ve antikapitalist direnişi ilerletmekle ilgilenenlerce ortaya serilmeli ve ona karşı durulmalıdır.

Zizek, geleneksel sol radikalliğe ve ‘postmodern’ özcülük karşıtı yaklaşımlara, özellikle de kimlik politikalarına bir alternatif sunar. Zizek’e göre, ‘radikal demokrasi’, liberal-kapitalist görüşü kabul eder; bu yüzden de asla yeterince ‘radikal’ olamaz. Bu sözde radikalliğe karşı Zizek, ‘sınıf çatışması’ gibi geleneksel solcu kavramları yeniden kullanıma sokar. Bununla birlikte, bu tip kavramların kabul edilmiş sol anlamlarını, sofistike bir biçimde, Hegelci ve Lacancı terimlerle yeniden ifade ederek, görmezden gelir. Bu sebeple, Zizek’in radikal teorideki büyük etkisi sürpriz değil. Bir örnek vermek gerekirse, Sean Homer’ın Zizek’e övgüsü, radikallik ve Marksizmin bu varsayılan yeniden canlandırılmasına dayanır. Homer, Zizek’in ‘Lacancılığı’ konusunda şüphe duysa da, ‘Marksizm… Zizek’in çalışmalarında birçok çağdaşına oranla her zaman daha çok öne çıkar’, der. Homer, Zizek’in Markcı ve Althusserci miras gibi bastırılmış bir konuyu tekrar açtığını, ve ‘kapitalizmin sınırları ötesinde düşünmeye imkan veren ütopyacı düşsellikleri haykırdığını’ öne sürer. Homer’ın Zizek’i için, ‘amaç, anti-kapitalist olmak, hangi biçimde olursa olsun’. Ve Homer açıkça Zizek’in Lacancı kategorileri ‘sorununa’ (özellikle de Gerçek) karşı gelse de, Zizek’in çalışmalarını, yeniden canlandırılan Marksist radikalliğe doğru bir adım yaklaşmış olarak görür. Nitekim sorunlar varlığını sürdürür. Zizek’in ‘sınıf çatışması’ yorumu, ampirik bir işçi sınıfı algılamaları üzerine şekillenmez ve Zizek’in ‘proleterya’sı, alenen ‘mitsel’dir. Zizek, aynı zamanda anti-kapitalist hareket ve 1968 ayaklanmaları gibi daha yeni karşı duruşları da reddeder; böylelikle de radikal teoride sıkça rastlanan bir problemi yeniden üretir: Zizek’in teorisinin radikal politikayla direkt anlamda bir bağlantısı yoktur. Buna rağmen, Zizek, varolan politik radikallikleri yargılamak için kullandığı, böyle bir politikanın nasıl görünmesi gerektiğine dair bir teori ortaya atar. Öyleyse Zizek ortaya çıkan radikal politikaları nasıl görür?

Zizek, olumlu bir toplumsal gündem yoluyla pek fazla bir şey sunmaz. Bir ‘program’a denk düşecek herhangi bir düşüncesi olmadığı gibi, aradığı bir toplum modeli ya da günümüzde alternatiflerin inşa edilmesi konusunda bir teoriye de sahip değildir. Aslında, olaya daldıkça, Zizek’i bir ‘çizgi’ ya da ‘pozisyon’a oturtmak da o kadar zorlaşır. İlk bakışta, toplumsal dönüşümü teorize etmeye ve ilerletmeye ‘olanaklı’ olarak değil, -baskın simgesel sistem çok iyi olduğundan alternatifleri düşünülmez kıldığı için- temel bir ‘imkânsızlık’ olarak tanımlarmış gibi görünür. Bununla birlikte, temel bir dönüşüm, açıkça, Zizek’in önerdiği günümüz kriz vizyonu için tek yanıt. Zizek bu çelişkiden kaçabilir mi? Kaçma çabası, ‘imkânsızlığın’ hareket oluşturmak için aktif bir unsur olarak tekrar sınıflandırılması çerçevesinde döner. Zizek’in söylemlerinde imkânsızlığı ileri sürmek ya da onunla uğraşmak sadece mümkün olmakla kalmaz, aynı zamanda da arzulanabilir hale gelir. Öyleyse sol, kendi ‘imkânsız’ politikalarını nasıl ilerletebilir? Şimdi ‘imkânsız’ türde bir sınıf çatışması, nasıl şimdiki dönemle ilişkili bir politikaya dönüştürülebilir?

Zizek için ‘sınıf çatışması’, açık hale geliyor ki ampirik bir kavram olmadığı gibi, Marksist sosyolojik analizin bir kategorisi konumundan da uzaktır; daha ziyade onun bu kavramı Lacancı Gerçek ile eşanlamlıdır. ‘Sınıf çatışması’ kavramını ilerici anlamda onaylamak, ortak bir görüşün eksikliğini varsaymak ve siyasal çatışmanın çözülemezliğini savunmaktır. Böylelikle de çatışmanın, uzlaşmaz karşıtlığın, terörün ve sahayı kendi içinde iyi ve kötü olarak oyan militarist bir mantığın yüceltilmedisini içerir. Zizek, savaşı ‘anlamsızca kurban etme ve yıkım’ yoluyla ‘günlük rutinimizin kayıtsızlığının altını oyduğu’ için över. Boğucu bir toplumsal barış ya da İyi tarafından kapana kısılmaktan korkar ve böylece insanlara ‘heyecan veren Hakikat iddiasının’ gerektirdiği ‘militan, bölücü pozisyonu’ almaları için çağrıda bulunur. Bu Hakikat’in içeriği, ikincil derecede önemli bir konu. Zizek için Hakikat’in, hakikat-iddiaları ve ‘bilgi’nin alanıyla bir ilgisi yoktur. Hakikat, içinde ‘şeyin kendisinin bize olduğu gibi gösterildiği’ bir olaydır. O halde Hakikat, her dengeli sistemi çarpıtan abartıdır. ‘Hakikat-etkisi’, ne zaman bir çalışma güçlü bir duygusal tepki üretse ortaya çıkar ve ampirik kesinlikle özdeşleştirilmesine gerek yoktur: yalanlar ve çarpıtmalar bir hakikat-etkisine sahip olabilirler ve olgusal hakikat, arzunun ve Gerçek’in inkârını örter.

Bu mantıkla bakıldığında, Lenin ve Gaulle, St Paul ve Lacan, hakikati taşıyanlardır ve o bu yüzden de, doktrinlerinin bağdaşmazlığı bir yana, hepsi ilerici, ‘radikal’ figürlerdir. Bu tip bireyler (her zaman ‘bireyler’) sahayı şiddetli bir biçimde oyar ve bir hakikat-etkisi üretirler. De Gaulle ve Kilise’nin sağcı olmaları, Zizek’e göre, bu tip problemlerin önüne geçmek açısından, ‘sağ’ ve ‘sol’u yeniden tanımladığı için önemli değildir. Zizek aynı zamanda, sahayı oymaktan doğan insan acısını haklı, hatta yararlı olarak görür: bu acının, konunun içinde ‘deneyüstü bir yaradılış’ı vardır ve kurbanları, ondan jouissance (keyif) aldıkları için, ona katlanırlar. Ona göre bir hakikat-olay’dan ortaya çıkan dünya değil, hakikat-olayın yapısal anlamda varoluşu önemlidir. Bu, ikincil derecede önemli bir konu -en azından Zizek’in, liberal kapitalizmin mantığı alternatifleri akla getiremeyecek kadar bütünlüklü olduğundan, bu konunun, tartışılması imkânsız bir konu olduğunu düşündüğü bir konu. Alternatiflerin ütopyacı olanağı açık tutulmalı, fakat bir içerik bekleyerek, içi boş kalmalı.

Bir alternatif düşlemeden kapitalizmin üstesinden nasıl gelinir? Zizek’in yanıtı, Lacancı klinik ilkelerin, toplumsal analiz çerçevesinde genişletilmesine dayanır. Zizek’e göre her toplumsal sistem, bir Simgesel (toplumsal kurumlar, hukuk,vs.), bir İmgesel (ideolojiler, fanteziler ve sistemin devamlılığını sağlayan sözde-somut imgeler’), ve bir Gerçek’ten, sisteme ‘extimate’ olan (çok yakınında bulunan fakat zorunlu biçimde dışsal olan) bir gruptan, sistemin işlemesi için bastırılması ya da inkâr edilmesi gerekip ‘hiçbir parçanın parçası’ olan bir kategoriden oluşur. Zizek, bu grubu, ‘toplumsal semptom’ olarak adlandırarak, psikanaliz sürecindeki bir hastanın nevrozu iyileştirmek için kendi semptomuyla özdeşleşmesi gerektiği gibi, politik radikallerin de radikal değişime ulaşmak için, toplumsal semptomla özdeşleşmeleri gerektiğini söyler. Bu, ‘hepimiz onlarız’, dışta bırakılan ‘parça-olmayan’ız –örneğin, ‘hepimiz Saraybosnalıyız’ ya da ‘hepimiz yasadışı göçmenleriz’- biçimini alan bir ‘dayanışma ifadesi’ni içerir. Semptomla özdeşleşen kişi, Zizek için bir ‘proleter’e dönüşür ve bu yüzden de ‘Zerafetten payını almıştır’. Böylece, Zizek gibi akademisyenler bile başkaları tarafından onlara yüklenmiş lânetlerle (lânetlenmiş insanlarla) kendilerini basitçe özdeşleştirme yoluyla her zamanki yaşam tarzlarını sürdürürken, otantik bir Eylem’de de bulunabilirler. Toplumsal semptom, toplumun ‘içseş olanaksızlığının ’ vücut bulmuş hali olduğu için, paradoksal olarak, onunla özdeşleşmek kişiyi şimdiki toplumsal-simgesel sistem tarafından düşünülemez ya da imkânsız kılınmış bir radikal politikayı yeniden bulmaya yöneltir. Semptomla özdeşleşmek, dışsal bir dayanışma eylemi değildir. Zizek, bireysel ve toplumsal psikoloji arasında bir ayrımı kabul etmediği için, toplumsal semptomla özdeşleşmenin, kişinin kendi psikolojik yapısını da bozduğuna inanır. Bu özdeşleştirme, bu grubun kendini özgürleştirmesini ya da bir takım taleplerini destekleyici bir çatışmayı değil, grubun kendi yerine geçen, hatta atfedilmiş Hakikat’ini izlemek amacıyla belirli taleplere ters düşen bir noktadan çıkan, bireysel bir harekettir.

Böylelikle Zizek, dünyanın şimdiki durumunu acımasızca inkâr eder. Bir taraftan da, sol için çok büyük önemi olan sorunların da farkındadır: telekomünikasyon sistemlerinden genlere kadar her şeyin özelleştirilmesi, fabrika ve atölyelerde çalışan işçilerin sömürüsü, büyüyen ekolojik kriz, bu tip atakları yapmak için sıraya girmiş güçlerin ağırlığı ve ‘normal’ görünen krizler üretmeleri. Öte yandan Zizek, bir Efendi’nin eksikliğinden yakınarak, liberalizm ve tepkiselliğe karşı muhafazakâr eleştirilerde bulunur; cinsel şiddete karşı yapılan kampanyaları eleştirir, ‘geniş özgürlüklere göz yummaktan’ ve ‘gerilemekten’ şikâyet eder. Güvenle otoriteye sunulmak için hazırlanan konformist bir ‘normal, olgun bir konu’ oluşturmak ve toplumsal rollerle otantik olarak özdeşleşmeleri için insanlara çağrıda bulunur. Zizek’in talep ettiği değişikliklerin problematik halini almadan ilerici olup olmadığı net olmasa da, onun kapsamlı bir dönüşüm istediği açık. Zizek, başkalarının, insan hakları, ılımlılık ve hoşgörü konusundaki düşüncelerini, ‘eylemin hümanist ve histerik tembelliği’ olarak ele alır ve ‘kalpleri kanayan liberallerin’ kendisini ‘linksfaschismus’ ile suçlamaları olasılığının umrunda olmadığını ilan eder. Zizek’in teorisi böylelikle her şeyi çekirdek bir amaca indirger.

 

Genel Degerlendirme

Slavoj Zizek’in çalısmalarının ana ekseni felsefe olsa da, temel itkisi her zaman politika olmustur. Politik olarak, 68 sonrası ortaya çıkan ve günümüzde politika yapmanın tek yolu olarak gözüken mikro-politikanın, devrimci bir dönüsüm için yetersizligini ve hatta reformizmini elestirmek, onun çalısmalarının en önemli amaçlarından biridir. Bu elestiriyi ise sorunsalın kökenine, “öznenin yıkımı” ile baslayan sürece geri dönerek yapar. Postyapısalcılık ve sonrasında postmodernist felsefe ile kartezyen özneye karsı baslatılan saldırıyı, Zizek, politik bir mesele olarak ele alır. Ona göre, öznenin parçalı ve yüzergezer kimligine yapılan vurgu, zaten geç kapitalizmin yarattıgı bir öznelliktir. O nedenle, içinde bulundugumuz küresel kapitalizm çagında, anti-kapitalist bir politik alternatif için, öznenin yeniden insasına yönelik bir siyasal müdahalenin gerekliligine inanmaktadır. İnsanı eylemde bulunmaya iten, sahip oldugu “negativite”, Zizek’in hem Lacan’da hem de Hegel’de buldugu en önemli nosyondur. Ona göre, simgesel düzenin koordinatlarını yerinden edecek olan “eylem”, bu negativiteden ortaya çıkar. Hakiki bir eylem, sistemin devamını saglayacak olan düzeltmelere dayanan reformizm ve kimligin olumlanmasını içeren kimlik politikaları ve çokkültürlülükten ayrılır. Hakiki bir eylem, simgesel düzenin bütün unsurlarını, hatta kendi kimligini bile yerinden söken, negatif bir jeste dayanır. Zizek, hakiki eylemi gerçeklestirmek için Lenin’e dönüsü talep eder. Ona göre bu dönüs, yasadıgımız küresel kapitalizm çagında, Lenin’in yaptıgı negatif jesti tekrarlamaktan geçer. Hakiki bir eylem için, gerekli olan Lenin’in de önemsedigi zamanlama meselesi, günümüzde de önemini korur. Sistemin talepleri yerine getirebilecegi kadar uzun süre beklenirse, taleplerin radikalligi ortadan kalkacaktır. 68 hareketinin taleplerinin kapitalist sistem tarafından nasıl da ehlilestirildigini görmekteyiz. Günümüzde kimlik politikalarının, özellikle feminist, escinsel hareketinin kapitalist sistem tarafından içsellestirildigi görülmektedir. Üstelik sermaye tarafından kar etmenin yeni yolları olarak da kullanılmaktadırlar. Zizek de Negri ve Hardt gibi, mikro-politikanın küresel kapitalizmle mücadelede etkin olamayacagı fikrini benimsemektedir. Ona göre, mikro-politika, sermayenin gerçegine dokunmadan, hep bir seyleri degistirmeyi sürdürelim ki her sey gene de aynı kalsın mantıgına uymaktadır.

 

SONUÇ

68 hareketi, birçok düsünür tarafından bir dönüm noktası olarak görülmektedir. Büyük bir çogunlugu, 68 hareketinin ortaya koydugu büyük enerjiye ragmen, bu enerjinin çok kısa bir sürede sönüp, basarısızlıga ugramasına vurgu yaparken, bir kısım düsünürün ise 68 hareketinin ortaya çıkardıgı yeni siyaset tarzını olumladıgını görüyoruz. Fakat kesin olan bir gerçek var ki, Mayıs 68’de Fransa’da ortaya çıkan olaylar inanılmaz bir sekilde beklenmedik olmus ve hızlı bir sekilde gelismis ve kısa sürede sönmüstür. 68 hareketinin bu yönü bugün bile hala hareket üzerine yorumların yapılmasına neden olmaktadır. Sanki 68’de gelisen bu olaylarda anlasılamayan bir “artık” kalmıs gibidir. Bu olaylara tanık olan ya da 68’de yasayan “68 gençligi” olarak adlandırılan birçok insanın bu tarihe nostaljiyle baktıgı muhakkaktır. 68 hareketi, bazıları tarafından yeni bir politik aktör olarak gençligin ön plana çıkması ile tarif edilirken, bazılarına göre Zizek’in kavramsallastırmasıyla yeni ortaya çıkan “sembolik sınıf”ın sermaye ile mücadelesidir. 68 hareketi, aynı zamanda fordist birikim rejimine bir tepki olarak yorumlandıgı gibi, postfordist birikim rejimine geçisin sancıları olarak yorumlanabilir. Negri, bu süreci fordist disiplin rejimine, fabrika toplumuna karsı bir tepki olarak yorumlamıs, postfordist kapitalizmin mantıgını önceleyen bir hareket olarak degerlendirmistir.

Hem 68 hareketi sırasında hem de sonrasında ortaya çıkan yeni toplumsal hareketler ya da kimlik politikaları, radikal solda Marksizm’den uzaklasmanın bir sonucu olarak görülebilir. Marksist sınıf politikasının, sosyo-ekonomik yapıda meydana gelen dönüsümlere paralel olarak yeniden gözden geçirilmesi, Marksizm’den uzaklasmayla sonuçlanmıs ve bu sorgulamanın son noktası ise “postmodernizm” olmustur. Yani aslında postmodernizmin Marksizme karsı ortaya çıkmıs bir düsünce akımı oldugunu söylemek yanlıs olmayacaktır. Marcuse’un devrimci politik özne olarak ögrencileri öne çıkarması ve isçi sınıfının önceligini yadsıması ile baslayan süreç, günümüzde isçi sınıfının ortadan kalktıgı iddiası ile sonuçlanmıstır. İsçi sınıfının politik özne olarak sahneden silinmesi ile beraber, kimlik politikalarına öncelik veren yeni postmodern siyaset olarak “mikro-politika” sahnede yerini almıstır. Diyebiliriz ki, Foucault’nun 68’in hemen sonrasında ileri sürdügü yeni “iktidar” kavrayısı, ortaya çıkan mikro-politikanın dayandıgı temel direk olmustur.

İktidarın her yerde ve ag seklinde yapılandıgı iddiası, direnisin de, iktidarın bu yapısına uygun olarak rizomatik bir ag seklinde örgütlenmesi gerektigi savının ileri sürülmesine yol açmıstır. Bu yeni iktidar kavrayısı, mikro-politikanın teorik dayanagını saglarken, sosyo-ekonomik yapıda ortaya çıkan dönüsümler de altyapısal dayanagı olmustur. İdeolojilerin, tarihin ve büyük-anlatıların sonunu ilan eden savlar ise, mikro-politik anlayısın güç kazanmasını saglayan ideolojik çerçeveyi hazırlamıstır. Bu üç ayak, günümüzde mikro-politikanın üzerinde yükseldigi temeli saglamıstır. Tezin ana sorunsalı ise, iste bu temel üzerinde sekillenen mikro-politikanın, günümüzde gittikçe küresellesen kapitalizmle mücadelede ne kadar etkili olabilecegi olmustur. Lenin’in 1903’de sordugu “Ne yapmalı?” sorusu, tekrar günümüzün en can alıcı sorusu olarak ortada durmaktadır. _ste bu tezde ele aldıgım Negri ve Hardt ikilisi ve Zizek, günümüzde bu soruya cevap arayan en önemli politik teorisyenler olarak kendilerini göstermektedirler. Negri ve Hardt, ulus-devletlerin egemenliginin krize girdigi küresel kapitalizm çagına özgü yeni bir egemenlik biçiminin ortaya çıktıgını ileri sürerler.

Bu yeni egemenlik biçimi, karma bir kurulus yapısına sahip, bir dısarısının olmadıgı ve bir iktidar merkezinin olmadıgı “imparatorluk” olarak tanımlanır. Negri ve Hardt’ın, küresel düzenin yapısını yeniden ele alma girisiminin amacı, direnisin yeni yollarını bulmaktır. Yazarlara göre, ulus-devletlerin önemini yitirdigi ve emperyalizmin geçerliligini yitirdigi bir çagda, eski geleneksel direnis biçimleri ve politik özne de geçerliligini yitirmistir. Negri ve Hardt’ın düzeni ve düsmanı tanıdıktan sonra yaptıgı sey, direnisin öznesini tanımlamak ve onu politik bir özne olarak öne sürmek olmustur. Yazarlara göre, postmodern direnisin öznesi artık “çokluk”tur. Çokluk, bilesiminde “isçi sınıfı”nı içerse de, tek basına isçi sınıfı degildir. Çokluk, ortak paydaya sahip olmakla birlikte, “halk” degildir, farklılıkların korundugu bir siyasal bedendir. Farklılıklarının korunması çoklugu bir “kitle” de yapmaz. Çünkü çokluk, dagınık olsa da, ortak bir payda etrafında birlesir. Negri ve Hardt’ın gelistirdikleri “çokluk” kavramı, yukarıda da görüldügü gibi açık ve seçik bir tanıma sahip degildir. Daha önemlisi ise “çokluk” bir politik ideal midir? yoksa ontolojik bir mevcudiyete mi sahiptir? Negri ve Hardt’ın çalısmalarında bu gerilim sürekli olarak göze çarpmaktadır. Fakat bu gerilimin, Negri ve Hardt’ın mevcut olan bir egilimi, mitsel bir sekilde politik olarak ideallestirmeleri yoluyla çözdügünü söyleyebiliriz.

Negri ve Hardt’ın çokluk kavramı, kapitalizmin yeni evresindeki emegin dönüsümlerinden ortaya çıkan bir kavramdır. Maddi-olmayan emegin bir egilim olarak öne çıktıgı günümüzde, emek artık fabrikada örgütlenmemektedir. Bu “gerçek boyunduruk” evresinde, sömürü toplumun tamamına yayılmıs ve direnisin öznesinin bilesimi de genislemistir. Aslında Negri ve Hardt’ın yapmaya çalıstıgı sey, Marx’ın 19.yy’da yaptıgı seyi, 21.yy’a uygulamak olmustur: Mevcut düzenin analizi ve devrimci öznenin öne sürülmesi. Yukarıda da belirttigimiz gibi Zizek, Negri ve Hardt’ı İmparatorlugun içinden “kendiliginden” devrimci bir komünalligin çıkacagını müjdelemelerini fazlasıyla Marksist bulmaktadır. Gerçekten de, nesnel tarihsel kosulların sömürülenlerin yanında olduguna dair bir iyimserlik, devrimin öznel yanını ihmal eder. Negri ve Hardt’ın, imparatorluktan mutlak demokrasiye geçisi saglayacak olan “an”ı, “olay”ı veya “eylem”i tanımlamaktan kaçındıkları görülmektedir. Marx’ın hatasını tekrarladıklarını söylemek fazla iddialı olsa da, yanlıs gözükmemektedir.

Negri ve Hardt’ın politik projesini, küresel kapitalizme karsı makro-politik bir analiz olarak sunmamın ilk sebebi, postmodernist yerelci ve tikelci tutumlara ve ulus-devlete dönüse karsı, küresel bir direnis perspektifini öne sürmeleridir. İkincisi ise projelerinin postmodern baglanımlarına ragmen, politik katılımın ve politikanın önemine yapılan vurgu ve ekonominin siyasallastırılmasına yaptıkları katkıdır. Sonuncusu ise, küresel ve toplumsal bir dönüsümün gerçeklesme imkânını yadsıyan entelektüel bir karamsarlıktan uzak olmalarıdır. Bütün bu unsurlar, entelektüel alanda “ne yapmalı?” sorusunun tekrar gündeme gelip, yeniden tartısılmaya baslanmasını ve reel sosyalizmin basarısızlıgından kaynaklanan düskırıklıgının sebep oldugu sessizligin bozulmasını saglamıstır. Aslında yukarıda ortaya koydugum mikropolitikanın yükseldigi teorik ve altyapısal temeller, Negri ve Hardt’ın teorisinde iki önemli ayak olsa da, yazarlar mikro-politikanın ideolojik dayanagını saglayan fikirlerden uzak kalmayı ve sol politikada umudu yeniden yaratmayı basarmıslardır. Peki, Negri ve Hardt’ı bazı bakımlardan elestiren Zizek’in küreselkapitalizmin üstesinden gelmek için önerdigi yol nedir? Zizek’in yolu, elbette psikanalizden geçer. Zizek, Lacancı psikanalitik tedavinin ilkelerini kapitalist sistemin analizi çerçevesinde genisletir. Sistem; toplumsal kurumlar, hukuk, dili vb. kapsayan “simgesel”, imgeler, fantezileri içeren “imgesel” ve simgesel tarafından kusatılamayan bir çekirdek olan “gerçek” ve en önemlisi bütün sisteme dıssal olan “semptom”sal, dıslanmıs, bastırılmıs aslında bir nevi sistemin devamının imkânlılık kosulu olan bir gruptan olusur. Kapitalist sistemin tedavisi ise, hastanın kendi semptomu ile özdeslemesi sürecine benzer sekilde, semptomla özdeslesme ile mümkündür. Sistem içinde dıslanan her kimse onunla özdeslesmek, yapılması gereken ilk adımdır: “Hepimiz zenciyiz”, “Hepimiz Ermeniyiz”, “Hepimiz proleteriz”, “Hepimiz gecekondu sakiniyiz”. Zizek’e göre, Hegel’in ortaya koydugu somut evrensellige ulasmanın yolu, sistem tarafından dıslanmıs olanla, “semptom”la özdeslesmekle mümkündür. O nedenle otantik bir eylem için ilk yapılması gereken, semptomla özdeslesmektir. İkinci adım ise sistemin ideolojik koordinatlarını askıya alan (hukukun solcu askıya alınısı) negatif jesti gerçeklestirmektir. Hakiki bir eylem gerçeklestikten sonra, yeniden kurulan simgesel düzenin neye dayanacagına dair, Zizek, bize çalısmalarında önemli ipuçları verse de, sistemli bir teori gelistirmemistir. Fakat yeni olusan simgesel düzenin de koordinatlarını yerinden söken, hakiki bir eylemin gerçeklesmemesi için hiçbir engel görünmemektedir. O nedenle, Zizek’in sahip oldugu materyalizm, erekselci olmaktan uzak, tarihin açık uçlu oldugu bir diyalektik bir materyalizmdir.

Sonuç olarak, Zizek, mikro-politikanın tek alternatif olarak görüldügü, yasadıgımız küresel kapitalizm çagında, yeniden antikapitalist bir politik tasarı formüle etmenin yollarını aramaktadır. Yazarlar, farklı epistemolojik ve ontolojik varsayımlardan yola çıksalar da, insanlıgın “evrensel” kurtulusunun yolunu aramakta birlesmektedirler. Yazarlar, günümüzde küresel kapitalizmle mücadelede, mikro-politikanın bu kurtulusu saglayamayacagı konusunda hemfikirdirler. Mücadelede yeni yollar bulmak, solun en önemli görevi olarak ortada durmaktadır. Küresel kapitalizmin yarattıgı çeliskiler, Lenin’in 1903’te sordugu “Ne Yapmalı?” sorusunun yanıtlanması gereken elzem bir soru olarak hala önümüzde durdugunu göstermektedir.

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

 

-Bowie, Malcoml (2007) Lacan, Çev. V. Pekel Şener, Dost Kitabevi, Ankara,

-ÇOBAN, Barış(2005) Lacan, Kadife Karanlık 21. Yüzyıl İletişim Çağını Aydınlatan Kuramcılar, 5. Baskı, Ed. Nurdoğan Rigel, Su Yayınevi, İstanbul

-Eagleton, Terry(2006), Aykırı Simalar, Epos yayınları, Ankara

-Kay, Sarah(2006) Zizek Elestirel Bir Giris, Encore yayınları, İstanbul,

-Kojeve, Alexandre(2004) Hegel Felsefesinde Ölüm Kavramı, Hegel Felsefesine Giris, Yapı Kredi Yayınları, istanbul

-Kumar, Krishan(1999): Sanayi Sonrası Toplumdan Post-modern Topluma Çagdas Dünyanın Yeni Kuramları, Dost Kitabevi, Ankara

-Marcuse, Herbert(1991) Karsıdevrim ve Baskaldırı, Çeviren: Gürol KocaVolkan Ersoy, Ara Yayıncılık, İstanbul,

-May, Todd(2000) Postyapısalcı Anarsizmin Siyaset Felsefesi, Çeviren: Rahmi G. Öğdül, Ayrıntı Yayınları, İstanbul,

-Negri, Antonio, Hardt, Michael(2002) İmparatorluk, Çeviri: Abdullah yılmaz, Ayrıntı Yayınları, İstanbul,

-Negri, Antonio, Hardt, Michael(2004) Çokluk: İmparatorluk Çagında Savas ve Demokrasi, Çeviren : Barış Yıldırım,  Ayrıntı Yayınları, İstanbul,

-RİGEL, Nurdoğan(2005) Zizek, Kadife Karanlık 21. Yüzyıl İletişim Çağını Aydınlatan Kuramcılar, 5. Baskı, Ed. Nurdoğan Rigel, su Yayınevi, İstanbul

-Üsür, Serpil Sancar(1997) İdeolojinin Serüveni, İmge Kitabevi, Ankara,

-Zizek, Slavoj(2002) Kırılgan Temas, Çeviren: Tuncay Birkan, Metis yayınları, İstanbul,

-Zizek, Slavoj(2003) Kırılgan Mutlak, Çeviren: Mehmet Öznur,  Encore Yayınları, İstanbul,

-Zizek, Slavoj(2004a) Lenin Üzerine, Çeviren: Nilgün Aras, Encore Yayınları, İstanbul,

-Zizek, Slavoj(2004b) Ödünç Alınan Irak Çaydanlıgı, Çeviren: Mehmet Öznur/ Sibel Erduman, Encore Yayınları, İstanbul,

-Zizek, Slavoj(2004c) Yamuk Bakmak, Çeviren: Tuncay Birkan, Metis yayınları, İstanbul,

-Zizek, Slavoj(2004d) İdeolojinin Yüce Nesnesi,  Çeviren: Tuncay Birkan, Metis Yayınları, İstanbul,

-Zizek, Slavoj(2006), Biri Totalitarizm mi Dedi?, Çeviren: Halil Nalçaoğlu,  Epos yayınları, Ankara,

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: