BİRİ DİKTATÖRLÜK MÜ DEDİ?

 

İbrahim MAVİ- Sosyolog

04.02.2016

İbrahimmavi01@gmail.com.

 

 

  1. Abdulhamit dönemi baskıcı bir dönem olarak tarihte yerini almıştır. Toplumun her alanındaki baskısı ve yasaklarıyla meşhurdur. Abdulhait döneminde yasaklanan bazı kelimeler varken iki yaşlı adam parkta oturuyorlarmış. Sohbet ederken yaşlılardan biri hava bulutlanıyor demiş. O sırada Abdulhamit’in askerleri geçiyormuş. Bunu duyan askerler her iki yaşlı adamı apar topar yakalayıp zindana atmışlar. Başlamışlar işkence etmeye. Adamlar neye uğradığını şaşırmış. “Yapmayın etmeyin suçumuz nedir?” diye yalvarıp durmuşlar. Sonunda iyice dövüldükten sonra yaşlılara açıklama bir asker tarafından yapılmış;
  • Siz parkta ne konuşuyordunuz
  • Ne konuşuyorduk?
  • Sohbet ederken ne demek istiyordunuz? Hava bulutlanıyor falan…
  • Havanın bulutlandığını söylüyorduk.
  • Peki hava bulutlanınca ne olur?
  • Ne olur?
  • Yağmur yağar. Peki yağmur yağarsa ne olur?
  • Ne olur?
  • Her taraf göl olur. Sular birikir. Sular birikirse ne olur?
  • Ne olur?
  • Leylekler gelir. Leylekler nasıldır? Gagası uzundur.
  • Eeee
  • Eee si siz Abdulhamit’e burnu uzun mu demek istediniz? Demiş.

 

Bu kısa özetten sonra düşünecek ve konuşulacak o kadar çok şey var ki Abdülhamit’in baskıcı dönemiyle ilgili. Ama konumuz daha farklı. Türkiye’nin siyasi kültürünün çok müsait olduğu “diktatör” oluşturabilme süreci ve bu gün gelinen noktada diktatörlük tartışması… En önemlisi de devletin başındaki kişiye atfen söylenen diktatörlük bugünkü izlenen politikaların bir sonucudur. Tarihteki örneklerinden bu gün devam eden birçok örneğe kadar izlenen politikalara bakıldığında yapılan uygulamalar diktatörlüğü gözler önüne sermektedir. Bu nedenle bu tartışmanın içinde sadece cumhurbaşkanının okuması için yazılmış bir yazı bu yazı ve dolaylı yoldan bir eksiklik göstergesidir.

Demokrasinin belirgin olduğu ülkelerde vatandaşlar kendi düşünce ve isteklerini aktarabildikleri gibi, düşüncelerinden dolayı yargılanmamaktadırlar. Gazeteciler, akademisyenler düşüncelerinden dolayı yargılanmamaktadırlar. Bilim insanları bilim üretmeye, siyasetçiler temsiliyetini en iyi şekilde sağlayabilmektedirler. Yargı bağımsız, yasama çoğunlukçuluğu göz önüne almaktadır. Her türlü farklılık toplumsal alanda kendini yaşatıp ifade edebilmektedir. Temsilciler bu nedenle yargılanmamaktadır. Bunun en tipik özelliğini gerçekten demokrasiyi benimsemiş ülkelerin yargıçlarının, yöneticilerinin vicdanında görmek mümkün. En sert eleştiri bile adaletin sağlandığı bir ülkede ne toplumu böler ne de kargaşaya neden olur. Bu nedenle devletin başındaki yöneticiden en küçük statüye kadar devleti eleştirme yetkisi bizzat vatandaşa aittir. Bu yazı bir anlamda vatandaşın kendi devletine olan sitemidir. Bu gün ülkede bunu söylemek için büyük çabalar harcayan vatandaşların sayısı azımsanmayacak niteliktedir. Devleti yöneten atanmışlar ve seçilmişlerin vatandaşa karşı sorumluluğunu göz önüne alırsak bu gün devletin kendi vatandaşına karşı büyük bir borcu olduğunu söylemek mümkün. Türkiye diğer ülkelerden farklı olarak bu borcu yeterince kabarmış bir ülke konumuna gelmiştir. Bunun en büyük nedeni ise vatandaşlarına karşı izlediği politikalar ve toplumsal kutuplaşmanın verdiği rahatsızlıklardır. Kozmopolit bir toplum yapısına sahip olan Türkiye renkliliği ve farklılığını hiçbir zaman tam olarak gösterememiştir. Cumhuriyet tarihi boyunca savunma refleksiyle hareket etmiş olan yöneticilerin kutuplaştırıcı keskin tavırları toplumun hiçbir zaman bir düzen içinde olmamasına neden olmuştur. Milli refleksin çok yoğun olduğu ülkede aynı zamanda halk siyasallaşmış bir topluma dönüşerek kutuplaşmada en büyük rolü oynamıştır. Eğitim sisteminden, ekonomik gelişmeye, sağlık alanından toplumun diğer alanlara kadar işlemiş olan bu yapılanma, devletin ayrıştırıcı zihniyetini ortaya koymuştur.

Devletin yıllardan beridir kutuplaştırma politikası, farklılıkları kabullenmeme refleksi günümüzde toplumsal kargaşanın devamını da getirmiştir. Bu gün başta Kürt sorunu olmak üzere, Alevilerin toplumsal sorunları, işsizlik, kalkınma, kadın hakları, cinsel tercihler, inanç özgürlüğü, beden politikası, nüfus politikası, güvenlik, dış ilişkilere kadar her alanda sorunları beraberinde getirmiştir. Gelinen noktada demokrasi, yargı, anayasanın meşruluğu, temsilcilerin güvenirliği konuları tartışılır olmuştur. Güvensizliğin oluştuğu bir ortamda toplumun sağlıklı karar vermesi de mümkün değildir. Bu nedenle gelinen noktada siyasal iktidar, otorite, egemenlik kavramlarını biraz da olsa tartışıp, bilimsel kaynaklara dayanarak açıklayıp, Türkiye’nin geldiği noktada bu kavramların meşruluğunu nasıl gördüğü üzerinde konuşulabilir. En önemlisi de “Diktatörlüğe adım adım” kavramı tartışmanın asıl gündemini oluşturabilir. Bu nedenle otorite, iktidar, siyasal iktidar ve egemenlik kavramlarına açıklık getirerek Türkiye’nin yöneticilerinin kafasını berraklaştırmak gerekebilir. Yüksek lisans tezinin bir bölümünde bu kavramlara açıklık getirmiştim. Bunu okuyan bir ülke olmanın ötesinde okuyacak yöneticilere sahip olmadığımız için devletin basındaki yöneticilerin okuması için bir alıntı yapılmıştır.

…Otorite ve iktidar ilişkisi birbirinden bağımsız kullanılan kavramlar olmadığını görmek mümkün olacağından, bu ilişkiyi açıklamak gerekmektedir. Çünkü “İktidar, başkalarının davranışlarını etkileme gücü iken, otorite bunu yapma hakkıdır” (Heywood, 2007: 5). Bu nedenle iktidarla ilişkisi bağlamında otorite ele alınmadan önce otorite ile ilgili olarak, örneğin ağıdakiler gibi paralel sorular ortaya çıkar: “Otorite tanım gereği meşru mudur? Tanım gereği rızaya (oydaşmaya) bağlı mıdır? (ve bu iki soru ile aslında aynı şey mi sorulmaktadır?) zorlayıcı olabilir mi (veya zorlayıcı olmak zorunda mıdır?) inançların mı, hareketlerin mi yoksa her ikisinin mi üzerinde uygulanır? “normatif” olarak mı yoksa “amprik” olarak mı kullanılan bir kavramdır; “yarı-edimsel” midir, yoksa “nötr” mü? Hukuki midir, yoksa fiili mi, ya da her ikisi birden mi? Nedensel bir ilişki mi “içsel” bir ilişkiye mi işaret eder? Normatif bir ilişkiyi varsayar mı? Bireyci ve davranışsal terimlerle mi, nüfuz terimleriyle mi açıklanabilir? Eşitsizliği varsayar mı? Otoriteye itaat aklın kullanılmasıyla bağdaşır mı, özgürlük ve özerkliğin inkarı mıdır, yoksa bazen bunların ön şartı mı?” (Bottomore&Nisbet, 2006: 886). Otorite, genellikle zorlama ve cezalandırma yoluna gitmeden başkaları üzerinde “sözünü geçirebilmeyi”, başkalarının davranışı üzerinde “manevi bir etkileme gücü”nü ifade eder (Kapani, 2006: 57). Bununla birlikte, “otoriter” sözcüğü baskıcı bir kişi ya da sistemi tanımlamakta kullanılır (Sennet, 1992: 26). En genel biçimiyle ifade etmek gerekirse otoritenin, iktidar koşullarını yorumlama, bir güç imgesi tanımlamak suretiyle denetim ve nüfuz koşullarına bir anlam verme çabası olduğu söylenip (Sennet, 1992: 27) en basit şekliyle “meşru iktidar” olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla otorite herhangi bir şekilde zorlama veya manipülasyondan ziyade, kabul edilmiş bir itaat ödevine dayanır. Bu anlamda otorite meşruluk veya haklılıkla örtülü iktidardır. Weber (1993: 325), itaatin tesis edilebileceği farklı zeminlere ve gerekçelere dayalı üç çeşit otoriteyi birbirinden ayırmaktadır. Rasyonel hukuki otorite, geleneksel otorite ve karizmatik otorite arasında ayrım yapar. Rasyonel hukuki otorite modern, bürokratik sanayi devletinin karakteristiğidir; orada kararları almaya yetkili olanlar bunu, varlıkları 13 aşağı yukarı rasyonel gerekçelerle haklılaştırılabilir olan gayrişahsî kurallar sayesinde yaparlar. Geleneksel otoritede, bireylerin itaatini sağlayan, yazılı olmayan, ancak içsel olarak bağlayıcı kuralardır ki, bunların izahı rasyonel olmaktan çok tarihseldir. Kabile şefinin otoritesi bunun bir örneğidir. Buna karşın karizmatik otorite kurallarla ilişkisiz olup, bir bireyin sahip olabileceği ve kendisine itaati sağlayan kişisel özelliklerle açıklanır. Weber bu otorite tiplerini “ideal” tipler olarak ortaya atmıştır; yani bunlar gerçekliğin kesin tanımları olmaktan çok, sosyal analiz için önemlidirler. Çoğu toplumlarda bunlardan birisi baskın olsa da, gerçekte bu üç tipin de unsurları vardır. Kısacası geleneksel otorite köklerini tarihten almakta, karizmatik otorite kişilikten gelmekte ve hukuki-rasyonel otorite ise bir dizi gayri-şahsi kurala dayanmaktadır (Heywood, 2007: 5). Bir anlamda otorite, hem sosyolojik hem de psikolojik boyutlar taşır. Otoritenin etkili olması ve otoriteye dayanan kanunlara itaat edilmesi için belirli sosyolojik şartların var olması gerektiği doğrudur, ama bir otorite iddiasının geçerliliği, etkinlik kriterlerini değil, meşruluğun belirli kriterlerini karşılamasına bağlıdır. Otorite, özellikle mensuplarının her şeyi değil de, sadece anlık şartları bilebildikleri büyük ölçekli, az çok anonim toplumların ihtiyaçlarından doğar ve geçerliliğini ondan alır. Belki de bundan dolayı, bu gibi toplumlarda ‘hukuki’ otoriteye nispeten küçük, daha samimi topluluklarda olduğundan daha sık başvurulur. Bireyciliğin toplumsal (communal) bağların yerini aldığı büyük ölçekli toplumlarda ciddi koordinasyon sorunları vardır. Bu toplumlar zaman zaman soyut adalet anlayışlarına uymayan yargılar üretseler bile, bunlarda otoriteye dayanan usullerin adilliği önemli hale gelir (Barry, 2004: 108). Otorite açıklamasının yanı sıra iktidar kavramlarından biri olarak egemenlik kavramı açıklanan diğer bir kavramdır. İktidarın Egemenliğin bir iktidar uygulaması olarak ele alınması, çeşitli şekillerde olmaktadır. Jean Bodin ve Thomas Hobbes’un eserlerinde odak nokta halinde olan ve “onların anlayışında, egemen, yüce iktidarı elinde tutan son kişidir; Demek ki, onun üstünde hiçbir dünyevi güç olamaz” (Braud, 2000: 369) diye tanımlanan bir özelliğe bürünmüştür. Egemenliğin kaynağını, ortaçağın sonlarını ve yeniçağın başlarını kapsayan uzun bir zaman şeridi içinde cereyan eden tarihsel olaylarda aramak gerektiğini vurgulayan Kapani’ye (2006: 59) göre, yüzyıllarca süren bu olaylar, Avrupa’daki büyük güçler arasında çetin bir üstünlük mücadelesi şeklinde kendisini gösterir. Egemenlik kavramının ilk defa tanımlamasını ve kullanımını ortaya çıkaran ve bunu giderek bir teori haline getiren Fransız hukukçusu Jean Bodin’dir. Bodin, 16. 14 Yüzyılın sonlarına doğru yayımladığı “Devletin Altı Kitabı” (les Six Livres de la République) isimli eserinde egemenliği; ülkede yaşayan bütün insanlara, “bütün vatandaşlar ve tebaa üzerinde kanunla kısıtlanmayan en üstün iktidar” olarak tanımlıyordu. Bu güce Latinler, Maiestatem, Yunanlılar Akran eksusian, Kurian arkho ve Kurian Policeuma, İtalyanlar Segnoria, İbraniler de Tomah Şevet, yani en büyük buyurma gücü demektedir (Bodin, 2002: 183). Böylece egemenlik, Bodin’e göre, sınırsız ve mutlak iktidardır. Egemenlik aynı zamanda tektir, bölünmez ve devredilemez” (Kapani 2006: 60). İktidarın otoritesi ve egemenliğinin özellikleri siyasal iktidarda şekillenmektedir. Siyasal iktidarların oluşturduğu güç ilişkisi, konumuz açısından çözümlenmesi gereken bir yapıdadır. Siyasal iktidarların yapısı ve bu iktidarların oluşturduğu kurumsal yapılar devlet içinde şekillenmekle beraber, modern dönemin önemli bir unsuru kurumsal bir yapı ile oluşsal bir özelliğe sahip olmasıdır. Bu kurumsallaşan siyasi iktidarlar özellikle devletin ortaya çıkışı ile geniş bir alana yayılmıştır. Özellikle iktidar birey ilişkisinde ortaya çıkan iktidar ilişkisi beden ile ilgili görüşleri ortaya koymaktadır. Kurumsallaşmış siyasi iktidar tanımı, (i) Uygulama açısından yöneten/yönetilen ayrımının ortaya çıktığı, (ii) Yasayı düşünme açısından da yasa odağının dünyevileştirildiği bir yapılanmaya ve onun zihniyetine ilişkindir (Akal, 2000: 18). Bu sebeple öncelikli olarak siyasal iktidarın oluşturduğu kurumlar “hükümet, parlamento, devlet organları, hukuki, askeri aygıtlar, şirketler, siyasal partiler, medya, sendikalar, kiliseler ve eğitim kurumları”(Dijk, 1999: 347) olmaktadır. İktidarların siyasal yapısının yanı sıra bu siyasal iktidarlardan kaynaklı gruplar arasında oluşmuş olan iktidar yapıları da oluşmaktadır. Zenginler ve fakirler, erkekler ve kadınlar, beyazlar ve siyahlar, yerliler ve yabancılar, yüksek eğitimliler ve oldukça az eğitim görmüş olanlar, heteroseksüeller ve homoseksüeller, inananlar ve inanmayanlar, ılımlılar ve radikaller, sağlıklı olanlar ve hastalığı olanlar, ünlüler ve bilinmeyenler ve genel olarak “Biz ve Onlar” (Dijk, 1999: 346) arası iktidar ilişkileri modern dönemlerin öncesi ve sonrasında toplumsal ilişkilerin yanı sıra siyasal oluşumların sonucunda ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle siyasal iktidarın en temelde iki boyut ve kaynağı bulunmaktadır. Birincisi hukuki boyutu ve meşruluk kaynağı; ikincisi ise kurumsal boyutu ve devletin oluşum kaynağı. Bunların dışında iktidarın bir de siyasal olmayan biçimleri bulunmaktadır. Erkeklerin kadınlar üzerindeki, ebeveynin çocukları üzerindeki, psikiyatrinin ruh hastası üzerindeki, tıbbın insanlar üzerindeki, idare biçimlerinin insanların yaşam tarzları üzerindeki iktidarları ve muhataplarının karşı iktidar arayışları gibi (Karakaş, 2002: 155). Bu ikilikler ve 15 tanımlamaların çerçevesinde siyasal iktidarların genel özelliklerini kısaca şöyle sıralamak mümkün;

  • Öncelikle, siyasal iktidar kapsam bakımından öteki sosyal iktidarlardan farklıdır ve onlara göre çok daha geniş bir alanı-ulus devletlerin tüm ülkesini- kaplar. Belirli sosyal iktidarlar sadece belirli gruplar içinde geçerli olduğu halde, siyasal iktidar milli topluluğun tümü zerinde etkisini gösterir. Ancak siyasal iktidar ülke sınırları içinde yaşayan bütün insanlar ve topluluklar üzerinde belirleyici kararlar almak ve bu karaları yürütmek yetkisine sahiptir.
  • (ii) Siyasal iktidarla toplumdaki diğer iktidar biçimleri arsında bir eşitlik ilişkisi değil, hiyerarşik ilişki vardır. Siyasal iktidar diğerlerine göre daha üstündür; ülke içinde en üstün iktidardır (ancak hiç değilse demokratik rejimlerde bu üstünlük mutlak değil, nispi bir üstünlüktür.). Siyasal iktidar -belli sınırları içinde- kendi iradesini başkalarına kabul ettirme, onların davranışlarını kontrol etme ve son sözü söyleme yetkisini elinde tutar.
  • (iii) Siyasal iktidarların en önemli karakteristiği, maddi kuvvet ve zor kullanma gücüne sahip oluşudur. Toplum içinde sadece siyasal iktidar bu güce ve yetkiye sahiptir ve emirlerini ve kararlarını yürütmek için gerektiğinde kuvvete başvurabilir. Başka deyişle siyasal iktidar, fizik zorlama gücünün tekelini elinde bulundurur. Bu tekel, sosyal düzenin sağlanması, toplum ve devlet hayatının devamı için vazgeçilmez bir şarttır. Diğer sosyal iktidarlar kendi çevrelerinde iradelerine ve kararlarına uyulmasını sağlamak için değişik yöntemlerden faydalanabilir (ikna, manevi baskı disiplin cezası gibi), fakat hiçbir zaman meşru olarak kuvvet kullanma yoluna başvuramazlar. Zorlayıcı güç kullanma tekeli siyasal iktidardadır.
  • (iv) Siyasal iktidarın başka bir özelliği de, rıza ve itaati barındırmasıdır (Kapani, 2006: 51-53). Siyasal iktidar rıza ve itaat bileşimiyle yani meşrulukla ayakta kalabilir. Ancak her siyasal iktidar oluşumunun bu özellikleri taşıdığı söylenemez…

Tüm bu kavramlar, açıklamalar bilimsel temelli olsa da günümüzde varolan siyasal iktidar ve devlet yöneticileri bunların dışında bir yönetim anlayışına sahiptir. Ama bunlardan en önemlisi olan ve Türkiye’deki siyasal iktidarın özelliğini açıkça ortaya koyan her dört maddedir. Özellikle günümüzde “Diktatör” yakıştırmasına maruz kalan cumhurbaşkanının gayri resmi olarak başında bulunduğu AKP iktidarıyla özdeşleşen bir yapılanması vardır. Devletin başında bulunan cumhurbaşkanı gayri resmi olarak bir parti genel başkanı gibi hareket etmektedir. Siyasal iktidarın tüm özelliklerini kullanıp, ayrıştırıcı üslubunu topluma yayarak, yıllardır “meşruluğunu” sandıktan almış liderlik özelliğini devam ettirmektedir. Ama çalışmamda da belirtiğim gibi iktidarın meşruluk kaynağı büyük bir tartışma konusu olduğu gibi, Türkiye gibi çoğulcu demokrasi anlayışıyla yönetilen ülkelerde bu meşruluk pekâlâ sağlanamamaktadır.  Toplumsal farklılıkları göz ardı ederek tektipleştirici yaklaşımı benimseyen ve bunun yanında yok etmeyi, öldürmeyi, işkenceyi savunan bir yaklaşım ancak gerçekten bir diktatörün olmasıyla yaşam bulmaktadır. En büyük örneklerini yakın tarihte gördüğümüz diktatörlükler, Almanya’nın Hitler’i, İtalya’nın Mussolini’si, İspanyanın Francos’u diktatörlüğün en açık örneklerindendir. Burada yönetim hırsının yanı sıra, üstün ırkı yaratma ısrarında olan ve farklılıkları göz ardı eden yaklaşımları, milyonlarca insanın hayatına mal olduğu gibi, derin izler bırakarak tarihe bir kara leke gibi not düşlmüştür. Tarihin hiçbir aşamasında diktatörlük sonsuza dek sürmemiştir. Muhakkak yenilgiye uğramıştır. Bu nedenle diktatörlüğün kısa bir tanımı ve tarihsel perspektifini de açıklamak aynı zamanda yöneticilerin kafasını berraklaştırmada bir katkı daha sunabilir.

Diktatörlük (Latincedictatura), otokratik bir Hükûmet biçiminde, yönetimi diktatör olan tek bir birey tarafından yönetilmesi türüdür.[1] Genellikle üç olası anlamda kullanılır;

  1. Roma Cumhuriyetindesiyasi bir makam olan Roma diktatörü. Örneğin MÖ 2. yüzyılda yaşayan Romalı General Lucius Cornelius Sulla buna bir örnek olarak gösterilebilir.
  2. Hükûmet yönetimindeki tek bir kişi veya küçük bir grup tarafından denetlenebilen insanlar. Bu durum zor kullanılarak veya miras yoluyla edinilmiş olabilir. Bu tür diktatörler halklarını özgürlüğe kavuşturmaya çalışmış veya kavuşturmuş olabilir.
  3. Günümüzdeki kullanımında ise; Diktatörlük, hukukiolarak Anayasalarda veya devlet içerisindeki diğer politik ya da sosyal faktörler tarafından sınırsız bir liderlik imkanları kazanan, otokraside mutlak üstünlüğü bulunan yöneticilerdir.[1]

Tüm anlamlarda diktatörler, toplumdaki insanların rızaları olmadan;

  • birden fazla yaşam tarzı ve görüşü sağlamayarak çoğulcubir yapıda bulunuyor olabilir,
  • insanların hayatını her yönüyle kontrol ediyor olabilir,
  • tamamen tek bir insandan gelen güç doğrultusunda kontrast bir yönetim sağlıyor olabilir,
  • hedeflerine ulaşmak için her türlü meşru ya da gayri meşru yöntemleri kullanıyor ya da savunuyor olabilirler.[1]
1.      ^ a b c Diktatörlük – İngilizce Vikipedi

2.      ^ Roma diktatörü – Türkçe Vikipedi

3.      ^ *belgeler.com. “Rusya’yı Sarsan İki Diktatörlük”. 11 Aralık 2013 tarihinde kaynağından arşivlendi. (Türkçe) (21 Mart 2012).

 

Üçüncüsünde bu gün gelinen noktada diktatörlüğün evrimi anlatılmaktadır. Türkiye’de tartışmanın kalbine de bunu oturtmak mümkün olabilir. Bu gün cumhurbaşkanının diktatör olma ile ilgili söylemleri sosyal bilimlerin tanımlarından, toplumsal alandaki uygulamalardan anlaşılabilir. Toplumun yargı güçleri, sosyal yapı direk açıklanan bir konuyu hakaret veya karalama olarak görebilmektedir. Bir cumhurbaşkanının diktatör olmaya doğru gittiği vurgusu yapılabilir ama toplumun buna hazır olup olmadığı konusunda soru işaretleri bulunmaktadır. Ulusalcı refleksler, muhafazakâr yaklaşımlar, milli duygular diktatörlüğün aslında o kadar da kötü bir durum olmadığını savunma potansiyelindedir. Çünkü yıllarca bir liderle yönetilmeyi benimsemiş Türkiye toplumunun büyük bir çoğunluğu bunu bir kültür haline getirmiştir. Siyasal kültüründe liderleri çok seven toplum, bir liderin yokluğunda korku hissetmektedir. Bu nedenle siyasi parti liderleri her zaman toplumdan ve kendi siyasi partisinden önce anılmıştır. Bu gün kutuplaşmayı sağlayan ideoloji savunucuları da her zaman liderleri yüceltmiş ve peşlerinden gitmiştir.

Gelinen noktada da liderlik vasfıyla Türkiye’nin gerçekten tarihine damga vuran Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan, evrilen siyasi yapıda hem yasayı denetim altına alma, hem demokrasiyi ve yargıyı kendine göre yorumlama özeliğini kazanmıştır. En büyük örneği de 26 ocak 2016 tarihinde Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde kaymakamlarla buluşan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “Bazı muhtarlar kaymakamları şikâyet ediyor, takip ediliyorsunuz ona göre” dedi. Erdoğan,  “Mevzuat şöyledir, böyledir. Mevzuatı koyun şöyle bir tarafa yeri geldiğinde, ben bunu bu şekilde yaparım deyin ve yapın. İşte bu iradeyi kullanmaktır” (T24, 26 Ocak 2016) ifadesidir. Bu vurgunun yanı sıra yasamaya müdahale ederek, yargıyı yönlendirerek, siyasal alanda kendisine rakip olabilecek her türlü aktörü bertaraf ederek tek olma özelliğini korumaktadır. Anayasal suç olarak da nitelenebilecek bir yaklaşım sergilediği vurgusu abartılı olmasa da, bu gün hangi yargı organına başvurulursa vurulsun bunun doğru olmadığına yönelik tepki oluşacaktır. Bu nedenle yukarıda özelikleri sayılan siyasal iktidarların özelliği, meşruluk tartışması ve tanımlarına bakarak bir insanın diktatör olup olmayacağı, ya da olup olmadığı rahatlıkla anlaşılabilir. Özelikle II. Abdülhamit hikayesinde anlatılan her ufak eleştiriyi hakaret olarak sayıp dava açmak, lise çocuğundan yaşlı insanlara kadar yapılan her türlü eleştiriyi hakaret sayıp korku yaratma algısı bu özelliği biraz daha büyütmüştür. Sonuç olarak bu gün Türkiye’de;

  • Bilim insanları rahatlıkla bilim üretip eleştiri sunabiliyorsa
  • Aydınlar düşüncelerinden dolayı sorgulanmıyorsa
  • Toplumsal kutuplaşma siyasetçiler (ve özellikle tek kişinin otoritesi) tarafından yapılmıyorsa
  • Gazeteciler özgürce yazabiliyorsa
  • Medya baskı altında değilse
  • Muhalifler hapislerde değilse
  • Farklılığı vurgulayan sanatçılar dışlanıp, cezalandırılmıyorsa
  • Yargı bağımsızsa
  • Faili meçhul cinayetler yoksa
  • Polis devleti veya asker devleti konumunda bir baskı oluşmamışsa
  • Tek kişinin iktidarına dayanan bir yönetim oluşmamış ve hırsı uğruna vatandaşlarının ölümünü göze almıyorsa
  • Yasaları bir kenara bırakmıyor ve herkesi buna uymaya sevk ediyorsa,
  • Kadınlar ve çocuklar baskı altında değilse
  • Yargıya ve yasalara güvensizlik yoksa
  • Yayınlanan eserler yasaklanıp toplanmıyorsa
  • Ülkenin birçok yerinde aylarca sokağa çıkma yasakları yoksa
  • Seçimler adaletli yapılıyorsa
  • Devletin her kademesinde tek kişi iktidarını yöneten insanlar yerleştirilmemişse

Ki bunların hiçbiri Türkiye’de görülmemiştir. O zaman “diktatörlüğün var olduğunu da savunmak haksızlık olacaktır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

 

Barry, Norman P. (2004) Modern Siyaset Teorisi, Çev. Mustafa Erdoğan, Yusuf Şahin,

Liberte Yayınları, Ankara.

Bodın, Jean (2002) Devlet Üzerine Altı Kitap’tan Seçme Parçalar, Batı’da Siyasal

Düşünceler Tarihi, Der. Mete Tunçay, İstanbul Bilgi Üniversitesi, İstanbul.

Bottomore, Nisbet, Tom, Robert (2006) Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi I- II, Yayına Haz.

M.Tunçay, A.Uğur, Kırmızı Yayınları, İstanbul.

Braud, Philippe (2000) Devlet; Hukuki Öğretinin İkilemleri, Devlet Kuramı, Der. Cemal

Bali Akal, Dost Yayınları, Ankara.

Dijk, Teun A Van (1999) Söylemin Yapıları ve İktidarın Yapıları, Medya İktidar İdeoloji,

  1. Baskı, Çev. Mehmet Küçük, Ark Yayınları, Ankara.

Heywood, Andrew (2007) Siyaset, Çev. Bekir Berat Özipek, Bican Şahin, Mete Yıldız,

 

Zeynep Kopuzlu, Sabahattin Seçilmişoğlu, Atilla Yayla, Adres Yayınları, Ankara.

 

Heywood, Andrew (2007a) Siyasi İdeolojiler, Çev. Ahmet Kemal Bayram Özgür Tüfekçi,

Hüsamettin İnanç, Şeyma Akın, Buğra Kalkan, Adres Yayınları, Ankara.

Kapani, Munci (2006) Politika Bilime Giriş, 18. baskı, Bilgi Yayınevi, İstanbul.

 

Karakaş, Mehmet, “İktidar İlişkileri Açısından Bilim ve Sosyoloji”, Afyon Kocatepe

             Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt IV, Sayı 1, 2002.

Senet, Richard (1992) Otorite, Çev. Kamil Durand, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

 

Sennett, Richart (2002) Kamusal İnsanın Çöküşü, Çev. S. Durak, A. Yılmaz, Ayrıntı

Yayınları, İstanbul.

Weber, Max (1993) Sosyoloji Yazıları, Çev. T. Parla, Hürriyet Vakfı Yayınları, İstanbul

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: