ÇATIŞMA TEORİSİ-NEO MARKSİZM

                                             

İbrahim Mavi- Sosyolog-ibrahimmavi01@gmail.com

29 mart 2011

Çatışma teorisi toplumların tarihsel süreç içerisinde bir çatışma içinde olduğu ve toplumsal düzenin de bu çatışmanın sonucu olduğu düşüncesinden yola çıkar. Onlara göre çatışma toplumsal düzenin sağlanmasında belirleyici rol oynamıştır. Organik, yapısalcı ve fonksiyonalist kuramların aksine çatışma kuramı toplumu, temel maddi gereksinimler ve kaynaklar için mücadele eden zıt grupların bir sitemi olarak görür(Kızılçelik, 1994:263). Genel olarak duygu, düşünce ve davranışlarda içsel ya da dışarıdan gerçekleşen psikolojik ve sosyal engellenme haliyle ilgili olan çatışma kavramı (İng. conflict Alm. konflikt Fr. conflict, Osm. müsademe), farklılaşan amaç ve isteklerin karşıtlıklar içinde mücadele etmesi anlamına gelmektedir. Uzlaşmanın zıttı, rekabetin vazgeçilmez bir niteliği, bazı durumlarda tabii bir sonucu ve değişmenin motoru olan çatışma süreci, çağdaş sosyolojide, sosyal hareketliliğin temeli olarak görülmektedir. Sözlü ve fiilî (şiddet içeren ve şiddet içermeyen biçimleri içinde) şekilleri bulunan çatışma süreci, kuramsal düzlemde, birbiriyle ilişkili üç ön kabule dayanmaktadır; “Bu ön kabullerden ilki, bütün insanların elde etmek için çaba sarf ettikleri temel çıkarlarının bulunmasıdır. İkincisi sadece az bulunur ve eşitsiz paylaşılmış olmayan, aynı zamanda zorlayıcı ve toplumsal münasebetlerin temeli olan gücün varlığıdır. Üçüncüsü ise, değerlerin ve düşüncelerin toplumun genelinin kimlik ve hedeflerini tayin eden araçlar olmaktan ziyade, farklı toplulukların kendi amaçlarını gerçekleştirmek için kullandıkları silahlar olduğu ön kabulüdür.” ((Wallece-Wolf, 2004:82).

Çatışma fikrini en genel anlamı ile ilk olarak Karl Marx’ta görüyoruz. Toplumların bir sınıf çatışması halinde oluştuğunu savunan Marx, Çatışma kuramını, tarihsel olarak, ekonomi politik ve sosyal felsefesine dayandırmaktadır. Marx’a göre, toplumsal örgütlenme üretim ve mülkiyet ilişkilerine dayanmaktadır. Ekonomik yapıyı toplumun temeli olarak gören Marx, “sosyal, siyasal ve zihinsel yaşam sürecinin maddi üretim şekli tarafından tayin edildiğini” ifade etmektedir. Üretim ilişkileri, mülkiyet dağılımı ve sermaye yapısının belirlediği bir toplumsal örgütlenmede sınıflar arası çatışma kaçınılmaz olmaktadır. “Bu güne kadar gelen bütün toplumların tarihini, bir sınıf çatışmaları tarihi” şeklinde yorumlayan Marx’a göre, aynı sınıfa mensup insanlar birlikte hareket etme eğilimindedirler; toplumda bulunan en önemli gruplar ekonomik sınıflar olup insanlık tarihi bu sınıfların diyalektik ilişkilerinden oluşmaktadır; tabii olarak birbirlerine düşman olan bu sınıflar arasındaki çatışma süreci toplumsal örgütlenmenin nasıl geliştiğini tayin etmektedir.

Marx’a göre günümüze kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımlarının tarihidir. Özgür insan ile köle, pratisyen ile pleb, bey ile serf, lonca ustası ile kalfa, tek sözcükle, ezen ile ezilen birbiriyle sürekli karşı karşıya gelmişler, kesintisiz, kimi zaman örtük, kimi zaman açık bir savaş, her defasında ya toplumun tümüyle devrimci bir dönüşmesiyle ya da savaşan sınıfların birlikte mahvolmalarıyla sonuçlanan bir savaş sürdürmüşlerdir(Marx, 2005; 30). Bu savaş belirli çatışmalar düzeyinde günümüze kadar gelerek tüm toplumu, giderek daha çok iki büyük düşman kampa, doğrudan birbirlerinin karşısına dikilen iki büyük sınıfa bölünüyor: Burjuvazi ve proletarya (Marx, 2005; 31). Yani günümüze kadar gelen sınıfların belirli bir tarihi ve selefi vardır. Bu anlamda her gelen toplum bir öncekinin enkazı üzerinde yükselir ve yeni toplumsal şartlar oluşturarak kendisinden sonra gelecek topluma evrilmeyi bekler. Ancak bu evrim kendiliğinden mi yoksa insani manada yapılan eylemlerle mi süreç hızlandırılacak bu ayrı bir tartışma konusu olarak şekillenmektedir.

Kapitalist toplum düzenine karşı komünizmi bir reaksiyon tasarımı olarak koyan Marx’ a göre, dünya tarihinin başlangıcı özel mülkiyet ve bunlarla birlikte sınıflar çelişkisi bulunmayan bir çağ vardır ki bu da ilkel komünizmdir. Bu ilkel toplum biçiminde devlet, sınıf, sınır ve mülkiyet yoktu. Bütün bunlar insanların ilkel toplumdan köleci topluma geçişlerinden sonra ortaya çıktılar. İnsanlar ilkel (komün) toplumda toplayıcılık ve avcılıkla geçiniyorlardı; ancak toprağa inip tarımsal hayat başlayınca bunlar da ortaya çıktı. Köleci toplum, bağrından feodaliteyi çıkardı. Serf-senyör ilişkisinden ibaret olan bu toplumda zorunlu olarak kapitalizme dönüştü. Kapitalizm de eninde sonunda ve kaçınılmaz bir şekilde komünizme dönüşecektir. Bu dönüşüm zorunludur. Yine komünist toplumda devlet, sınır, sınıf ve mülkiyet olmayacaktır. Bu aşamaya varana kadar sınıflar arası çatışma doruk noktasına varacak ve sınıf kavgası bir basitleşmeye doğru yönelecektir. Değişik toplumsal grupların bir kısmı burjuvazi, bir kısmı emekçiler etrafında toplanacaklar, üretim güçlerinin gelişimi tarihsel hareketin gücü olacaktır; tarihsel hareket, emekçileşme ve sürekli yoksullaşma ile devrimci patlama ve tarihte ilk kez uyuşmaz olmayan bir toplumun çıkışına yol açacaktır(Aron, 2005; 143). Bu uyuşmazlığı Marx, ele alırken kapitalist anlamda bir uyuşmazlığın olmayacağını ve sınıflar arası hakimiyet mücadelesinin yaşanmayacağını bunların yerine insan ve doğa arasında ki çelişki süregelecektir.

Üretim, toplumu iki büyük ve köklü bölüme ayırır: Üretimi kontrolü altında tutan kişiler; bunlar üretim araçlarına ve kaynaklarına sahiptirler. Bunlardan yoksun olan ve mecburen kendisini (köle) veya en azından kol gücünü (işçi ve köylü) karşı tarafa satanlar. Bu iki sınıf en genel anlamdadır ve tarihte her yerde çeşitli şekillerdedir (efendi ve köle, malik ve teba, kapitalist ve proleter). Günümüz toplumunda keskin anlamlarda birbirine karşıt olan iki sınıfın varlığını ortaya koyan Marx, bu sınıfların ortasında yer alan orta sınıftan bahseder. Marx’ a göre orta tabakalar, küçük sanayici, küçük tüccar, zanaatçı, köylü bütün bunlar, orta sınıfın parçaları olarak varlıklarını yok olmaktan kurtarmak için, burjuvaziye karşı savaşırlar. Bunlar, o halde, devrimci değil tutucudurlar. Hatta gericidirler, çünkü tarihin tekerleğini gerisin geriye döndürmeye çalışırlar. Kazara devrimci olsalar bile, proletaryaya katılmak üzere olduklarından ötürü böyledirler; şu halde, o andaki çıkarlarına değil, gelecekteki çıkarlarını korumakta, proletaryanın bakış açısını edinmek için, kendininkini terk etmektedirler(Marx, 2005; 44). Olası bir devrim sürecinden orta sınıfın devrimden yana olsa dahi proleterleşemeyeceğini belirten Marx bu sınıfa çok da güvenmez. Günümüz devletlerinin de toplumdaki uygulamaları orta sınıfı genişletme amaçlıdır. Orta sınıf, görece durumu iyi çok fazla sıkıntısı olmayan bir sınıftır ve düzen karşıtı hareketlere destek vermediği gibi bu hareketlere sıcak da bakmaz. Orta sınıfın geniş ve egemen olduğu bir toplumda devrim olmaz. Onun içindir ki devletlerin uygulaması bu sınıfın daha çok nasıl genişleyeceği noktasındadır.

Bir sınıfın birbiriyle bağlantısı olmayan bireyleri sadece, başka bir sınıfa karşı ortak bir savaş yürütmek zorunda olduklarında bir sınıf oluşturur; aksi durumda birbirlerinin rakipleri olarak düşmanca ilişkiler içinde de bulunurlar. (Coser, 2008; 62) Toplumsal duruma sahip mesleki grupların ötesinde, bir sınıfın varlığını belirten özellik, üretim sürecindeki mevkiidir. Bu açıdan, işçileri bir sınıf içerisinde toplayan ortak özellikleri, başka bir toplumsal sınıf, yani burjuvazi tarafından sömürülmeleridir. (Tolan, 2005; 262) Bu anlamda kendi öz bilincine varmadan sınıf olduğunun ayırtına varamayan bir işçi sınıfından bahsedemeyiz. Sınıf, hiçbir zaman tek bir homojen birlik değil, tam tersine, benzer bir işlevi, değerleri, özlemleri ve çıkarları paylaşan bir gruplar, yani fraksiyonlar, kümesidir. Bu karmaşık yapı, sınıfın kendi içinde, farklılaşmış çıkarlar arasında sık sık çatışmalara yol açar. Dolayısıyla, egemen sınıf da hiçbir zaman homojen bir bütün değildir; egemen sınıf sanayi ve finans burjuvazisi, devlet aygıtında görevli olanlar ve sivil toplumdaki önde gelen “ideolojik sınıflar”, hukuk, politika, gazetecilik gibi farklı ekonomik ve politik çıkarları temsil eden fraksiyonlardan oluşmaktadır. Aynı şekilde, işçi sınıfı da, sanayinin çeşitli dalları, farklı hünerler ve ücretler ile geleneklerin ağırlığı gibi etkenlere göre farklılaşmıştır. Yalnız Marx, bir sınıfın, ancak kendi çıkarlarının bilincinde olduğu ve kendi kurumları aracılığıyla bu çıkarlarının peşine düştüğü zaman bir sınıf olduğu konusunda son derece ısrarlıydı. (Swingewood, 1998; 112) Yoksa ortak bir çıkar halinde karar alıp uygulayamayan bireyler topluluğundan sınıf olarak bahsedemeyiz.

Bu açıklamaları ile Marx çatışma kuramının klasik anlamda en büyük öncülüğünü yapmıştır ve daha sonraki çatışma kuramcılarını da etkilemiştir. Neo Marksistlerden olan George Simmel (1858- 1918), Lewis Coser (1913-2003), Ralph Dahrendorf (1929-2009), Pierre Bourdieu (1930-2002), Charles Wright Mills (1916-1962), David Riesman (1909-2002) gibi düşünürler başta olmak üzere yeni akım olan 1950’ler ve sonrası çatışma kuramlarına yeni bakış açıları getirmiştir. Neo Marksist çerçevede baktığımızda çağdaş sosyoloji kuramları açısından çatışma kuramları yeni bir perspektif sunmaktadır. 1950’lerden itibaren toplumsal bütünleşmeye vurgu yaparak sosyal çatışmayı patoloji olarak gören işlevselcilik ve yapısal işlevselciliğe bir tepki olarak Marx’ın toplumsal felsefesinin “çatışma kuramı” adı altında yeniden sistemleştirildiği görülmektedir. İnsan toplulukları arasındaki menfaat/değer/hedef çatışmalarını es geçtiği ya da gereken önemi vermediği ve toplumsal değişme sürecini yeterli ölçüde açıklayamadığı gerekçesiyle, kuramcıların birçoğu işlevselciliğe savaş açarak çatışma sürecini yeniden öne çıkardıkları görülmektedir. Çağdaş kuramcılar bu çerçevede çatışma kuramının klasik yönteminden yeni yaklaşımlar ortaya çıkararak çatışma kuramını açıklamışlardır. Genel olarak çağdaş çatışma kuramları şu düşünceler çerçevesinde sayıtlılarını öne sürmüştür:

  • Toplum, rekabet eden gruplar ya da çıkarların bir sistemini temsil eder.
  • Sosyal ya da sınıf çatışmaları belli organizasyonel veya sosyal koşullar gereğince meydana gelir.
  • Endüstrileşme (industrialization), elitism, merkezileşme (centralization) ve egemenliğin kapitalistik şekillerine katkıda bulunur.
  • Sosyal çatışma, monopolleşme ve kaynakların kıtlığından doğar.
  • Sosyal çatışma, sosyal uyumun (adaptation) ve sosyal evrimin daha fazla ilerlemesine katkıda bulunur(aktaran Kızılçelik, 1994:406).

Bu sayıtlılarının çatışmanın yeni boyutlarına dikkat çektiğini görmek yeni perspektifler sunacaktır. Bu perspektiflerin ortaya çıkardığı düşünceler birçok kuramcı tarafından farklı şekillerde birbirinden kısmi olarak farklılaşsa da üzerinde uzlaşmaya vardıkları ortak özellikleri şunlardır;

  • Çağdaş çatışma teorisyenlerine göre toplum organik bir bütün değil, bir süreçtir.
  • Sosyal yapının dinamizminin kaynağı, sosyal yapının kendi içinde doğal olarak yarattığı çatışmadır.
  • Çatışma ve çelişki sosyal birim ve öğeler arasında sürekli olarak vardır.
  • Çatışma kaçınılmaz bir olgudur. Bu teorisyenlere göre toplumu oluşturan bireylerin, grupların ve sınıfların her birinin objektif koşullar içinde oluşan farklı çıkarları, özlemleri ve değer yargıları vardır. Dolayısıyla sosyal değişmenin itici gücü doğal ve kaçınılmaz bir olgu olan çatışmadır.
  • Bu teorisyenlerin üzerinde durdukları en önemli konulardan biri de çatışmanın toplumun bütünlüğü için fonksiyonel olduğunu kabul etmeleridir.
  • Çatışma toplumun amaçlarını yerine getirmesine, ilerlemesine katkıda bulunan bir olgudur.
  • Bu teorisyenlere göre çatışma değişmenin itici gücü olarak çeşitli sosyal sorunların varlığında yansımasını bulur. Bir yönü ile çatışma, sosyal sorunların baskısı altında yoğunlaşır ve somutlaşır. Yine çatışma soruların çözümünü hızlandırır. Sorunların çözümü ise değişmeyi zorlar.
  • Bu teorisyenler yöneten-yönetilen ayrımı yaparlar(Oskay, 1983:36-37).

Marx sonrası neo Marksistler aslında bir çok konu üzerinde durarak Marksizmin revizesine önemli çalışmalar sunmuş, çatışma, ideoloji, kapitalizm, sınıf olgusu, hegemonya, tahakküm, ekonomi ve sosyal yapının içerisinde olan tüm konularda fikirler öne sürerek değişik alanlarda katkı sunmuşlardır. A. Gramsci, Althusser, Luckacs başta olmak üzere birçok neo Marksist bu çalışmalarda öncülük etmişlerdir. Fakat bizi asıl bu konuda ilgilendiren bu çalışmaların yanı sıra yeni yaklaşımların çatışma olgusuna nasıl yaklaştıklarıdır. Bu nedenle Marx sonrası çatışma kuramcılarına baktığımızda karşımıza ilk olarak Georg Simmel çıkmaktadır. Simmel, çatışan kişi ve gruplar arasındaki ilişki biçimine odaklanmıştır. Ortak çıkarlara sahip dost topluluklarla farklı çıkarlara sahip hasım topluluklar arasında net bir ayırım yapılamayacağını söyleyen Simmel, birbiriyle bazen kesişen, bazen örtüşen, çatışanlarla çatışmayanların aynı grubun üyesi olduğu bütünleşmiş bir toplumsal yapıdan bahsetmektedir. Çatışmayı sürekli bir oluş/durum  şeklinde tanımlayan klasik çatışmacılar karşısında, “toplumsal eylemin daima ahenk ve çatışma, sevgi ve nefret” içerdiği konusundaki ısrarı Simmel’i özgünleştirmektedir. Toplumsal temas ve karşılıklı bağımlılığın farklı derecelerinin çatışma sürecini doğrudan etkilediğini ifade eden Simmel, daha sonra sosyoloji geleneğinde önemli bir ekol olarak ortaya çıkan Chicago Okulu’nu da doğrudan etkilemiştir((Wallece-Wolf, 2004:82). Simmel çatışmanın toplumsal fonksiyonları üzerinde durarak düşüncesini şu şekilde ifade etmiştir:

  • Şiddetin herhangi biçimde sınırlanması mücadele eden tarafların en azından bir ortak yönünü ortaya koyar ki, bu da, iki tarafın birbirini yok etmeyi istememek eğilimidir, ki bunu değer yargısı ya da çıkar olarak ele alabiliriz.
  • Bir mücadele, ortak normlar çerçevesinde sürer, ya da tavrını yöneten normları ve içinde gerçekleştirilmekte olduğu kavga şekillerini sınırlayan normları oluşturur.
  • Mücadele ve tartışma, daha önce var olmayan bir toplumsal ilişkinin kuruluşunda ir araç olabilir. Önce bir oyuncağı paylaşmama nedeniyle tartışan ve birbirine yardımcı olan çocuklar, tartışma sonrasında oyuncak ile ikisi birilikte oynayabilme gelişmesini gösterebilirler.
  • Belli türde bir çatışmada (çıkar çatışmaları, ya da haklıya hakkını verme çatışmaları) çekişmenin ya da tartışmanın ortak bir objesi vardır. İşçi ve işverenler, ücretler ve kar dağılımı hakkında tartıştıklarında, çıkar çatışması, para ile işletmenin kazancına yönelik ortak çıkarına yönelir.
  • Açık bir mücadele, bir toplumsal sistem için, gizli örgütleyici bir mücadeleden daha birleştirici olabilir. Açık mücadelede başka birleştirici bir unsur da, “haberleşme” dir(Hondrich, 1991:226).

Simmel’in fikirlerini derleyen ve geliştiren Lewis Coser, çatışmanın çok önemli olmakla birlikte, toplumsal hayatın sadece bir yönü olduğunu ve uzlaşma kadar önemli olmadığını vurgulamaktadır. Çatışma sürecinin sosyal birliği korumadaki rolleri üzerinde duran Coser, dış çatışmanın “topluluk bilincini ve topluluklar arasındaki ayrılık duygusunu kuvvetlendirdiğini, bir toplumsal sistem içinde topluluklar arasına sınırlar koyduğunu ve sistem içinde topluluk kimliğini pekiştirdiğini” ifade etmektedir. Çatışmanın çözülme ile sonuçlanmadığı sürece işlevsel ve gerekli bir sosyal süreç olduğuna inanan Coser’a göre, çatışma, insanların önüne “negatif bir referans grubu” koyarak bireylerin kendi kimliklilerinin bilincine varmasını sağlamaktadır. Düşmanlığı ifade edecek kanalların olmadığı katı toplumsal yapılarda çatışma yıkıcı ve şiddetli olmaktadır, dolayısıyla, sosyal sistem içindeki küçük çatışmalar toplumun dengede durmasını sağlamakta ve küçük çatışmalarla uğraşan kişi ve grupların sistemin bütününü tahrip edecek/bölecek büyük çatışmalara girmesini önlemektedir((Wallece-Wolf, 2004:82).

Güç ve karşıt güç unsurları arasındaki rekabet sürecinin “tükenmeyen bir sürtüşme kaynağı” olduğunu ifade eden Ralph Dahrendorf ise,  güç,  otorite ve  çatışma arasındaki ilişkilere dikkat çekmektedir. Toplumsal normların sosyal bütünleşme ile açıklanamayacağını, bu normların güç sahiplerinin çıkarları çerçevesinde açıklanabileceğini, güç tarafından konulduğunu ve korunduğunu savunan Dahrendorf’a göre, sınıf kavramı, yetki ve otoritenin farklı dağılımından ortaya çıkan çatışma grupları anlamına gelmektedir. Çatışmanın şiddetini “kullanılan silahlar” belirlerken, çatışmanın yoğunluğu “çatışan tarafların katılım ölçüsü ve enerjisine” göre değişmektedir.10 Dahrendorf, Marx ve Weber’den yoğun olarak etkilenmiş ve bu kuramcılardan yola çıkarak çatışma ilkesini en genel anlamda “çatışma ve consensus” etrafında şekillendirmiştir. Özellikle fonksiyonalistlere karşı geliştirdiği bu kuramında Dahrendorf’a göre “ Fonksiyonalistler, toplumun düzenini (order) vurgularken, çatışmacı teoriler soyal sistemde her notada çatışma ve anlaşmazlığın (dissension) olduğunu belirditirler”(Kızılçelik, 1994:411). Dahrendorf’un çatışma ile ilgili sayıtlıları ise şu şekildedir;

  • Dahrendorf yaklaşımını her zaman ve her yerde var olan sosyal değişmeyi sayıltılayan tolumun zorlamacı teorisiyle (coercion theory) temellendirir.
  • Dahrendorf tüm zorlama (coercion) ve çatışmaların toplumun çözülmesine (disigtegration), değişmesine katkısı olduğunu vurgular.
  • Dahrendorf sosyal realitenin bu modelini kabul ederek, ilişkilerin (associations) zorunlu olarak koordine edildiğini ve egemenlik (domination) ve boyun eğme (subjection) yoluyla yapılaştırıldığını vurgular.
  • Dahrendorf sosyal yapıda açık ve gizli çıkarların olduğunu; gizli çıkarları (latent interest) daha çok organize edilmemiş grup üyelerinin paylaştığını vurgular.
  • Dahrendorf’a göre gizli yada açık çıkarlarla paylaşılan ilişkiler zorunlu olarak koordine edilmiş otorite yapısıyla ilişkilidir.
  • Dahrendorf’a göre bu gibi ifadeler psikolojik koşullar (rol çıkarlarının içselleştirilmesi), sosyal koşullar (iletişim, kalıplaşmış unsurlar), politik koşullar (koalisyon özgürlüğü), teknik koşulları (personel, Yönetici), organizasyon koşullar ya da özel faktörlerin varlığına bağıdır(aktaran Kızılçelik, 1994:409-410).

Dahrendorf’un çatışma kuramı bakımından düşünceleri önemli bir katkı sağlamakla beraber bundan sonra karşımıza diğer önemli bir kuramcı olan Lewis A. Coser çıkmaktadır. Coser çatışmanın toplumsal bütünlük ve fonksiyonu açısından öneminden bahsederek, çatışmanın sosyal düzen açısından gerekli olduğunu savunur. Coser’a göre nefret, kıskançlık gereksinde, istek ve özlemler gibi psikolojik öğeler uyumsuzluk yaratıcı nitelikte olup, her biri bir çatışma kaynağıdır(Kızılçelik, 1994:476). Bu nedenle çatışmanın oluşmasındaki sosyal ve psikolojik etkenler güçler dengesinin sağlanmasında da belirleyici rol oynamaktadır. Grup içi çatışma ve Gruplar arası çatışmadan bahseden Coser, toplumları sınıflandırmada kullanarak, liberal toplum, totaliter toplum ve otoriter toplumları çözümlemektedir. Devlet, birey ve gruplar arası çatışma bu üç toplum tipinde ayrı şiddetlerde ve farklılıklarda görülmektedir.

Coser en genel anlamada Coser’a göre, “toplumsal yaşamı ve toplumsal yapının özünü belirleyen bir öğe olarak çatışma toplumu bütünleşmeden (integration) çözülmeye ve tekrar bütünleşmeye yönelten bir güçtür. Bu bir toplumsal değişme süreci olup, özünde değişen koşulların zorladığı yeni gereksinmelerin karşılanması, çatışan çıkarların çözümlenmesi yatar. Temel özellikleriyle büyük benzerlikler gösteren bu görüşler Ralph Dahrendorf’un yaklaşımında da yansımasını bulmaktadır”(aktaran Kızılçelik, 1994:481).

Çatışmanın sadece ekonomik sınıflar arasında gerçekleşmediğini ifade eden Pierre Bourdieu, sınıf kavramı yerine alan kavramını önermektedir. Bourdieu’da alan güç ilişkileri tarafından yapılandırılmış bir mevkiler sistemi olup toplumsal sistem içinde birbiriyle ve kendi içinde çatışan özerk alanlar olabilmektedir. Üretim ve mülkiyet ilişkileri tek toplumsal dinamik değildir, zira ekonomik sermayenin yanında toplumsal ve kültürel sermaye tipleri de vardır. Özellikle kültürel sermaye üzerinde duran Bourdieu, eğitim sahasında kültürel sermayenin sınıfsal ayrıcalıkların devamını nasıl “resmileştirdiğini” tahlil ederken Fransız eğitim sistemini “kendi içsel mantığının işlemesiyle ayrıcalığın devamını sağlayan” bir mekanizma olarak yorumlamaktadır(Wallece-Wolf, 2004:82). “Hükmedenler” ile “hükmedilenler” arasındaki klasik mücadele çatışmanın sadece bir boyutudur; esas çatışma sembolik alanda olmaktadır ki, bu çatışma iktidarın keyfiliğini şeffaflaştırmakta ve tahakkümü “meşru tahakküm” haline dönüştürmektedir.

Bütün bu yaklaşımlar içinde çatışma kuramı şu şekilde tanımlanabilir: “Toplumsal örgütlenmenin temelinde, değer ve kaynakların eşitsiz bölünmesinden kaynaklanan bir yapısal çelişki ve çatışmanın bulunmasından dolayı tüm ekonomik, toplumsal, siyasal kurum ve süreçlerin; kültürel, sanatsal ve bilimsel etkinliklerin, o toplumda yaşayan sınıf ya da grupların karşılıklı anlaşma, uzlaşma veya yardımlaşmaları sonucu değil; taraflar arasında değişik düzeylerde sürekli tekrarlanan çatışmaların sonucu oluşturulduğunu savunan kuramdır. Bu kuram daha sonra gelecek olan diğer birçok kuramı etkilediği gibi Marksizmin klasik çatışma kuramına yeni bir bakış açısı sunmuştur. Özellikle Marksizmin sınıflar arası çatışmadan başlayarak toplumları bir çatışma süreci içinde görme özelliğinin makro düzeyli bir çözümleme olduğuna baktığımızda. Bu yeni yaklaşımın daha mikro düzeyli olduğunu görmekteyiz. Mikro düzeyli açıklamalar getiren bu yaklaşımlarda genel ortak kanı ise günümüz çağdaş dünyasında çatışmaların artık tek başına ekonomi ya da iktidar yapıları olmadığı bunun yanında psikolojik, sosyal etkenlerin de önemli rol oynadığına yöneliktir. Bu nedenle yeni çatışma kuramlarının oluşturduğu teori bireysel duyguları göz ardı etmeyerek yeni bir bakış açısı sunmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kaynakça

 

-AKDERE, İlhan(1991) Marxizm’de Temel Kavramlar, Evrensel Basım Yayın, İstanbul

-ARON Raymond(2004), Sosyolojik Düşüncenin Evreleri, Bilgi Yay, Ankara

-BARTHES, Roland(1988), Anlatıların Yapısal Çözümlemesine Giriş, Gerçek Yayınevi, İstanbul

-BOUTHOUL, Gaston(1995) Sosyoloji Tarihi I, İletişim Yayınları, İstanbul

-COSER, Lewis A.(2008) Sosyolojik Düşüncenin Ustaları, Çev. Himmet Hülür-Serhat Toker-İbrahim Mazman, De Ki Basım Yay. LTD. ŞTİ. Ankara

-GIDDENS, Anthony(2000), Siyaset Sosyoloji ve Toplumsal Teori, Metis Yayınları, İstanbul

-GIDDENS, Anthony(2005), Sosyal Teorinin Temel Problemleri: Sosyal Analizde Eylem Yapı ve Çelişki,  Paradigma Yayınları, İstanbul

-HONDRICH, K. Otto(1991) “Günümüzde Sosyal Çatışma” 75. Yılında Türkiye’de Sosyoloji, Yayına Haz. İsmail Coşkun, Bağlam Yayınları, İstanbul

-JUNG Werner(1995), Georg Simmel, Yaşamı, Sosyolojisi, Felsefesi, Ark Yayınları, Ankara,

-KEAT Russel, URRY John(1994) Bilim Olarak Sosyal Teori, İmge Kitabevi, Ankara,

-KIZILÇELİK, Sezgin(194), Sosyoloji Teorileri I-II-III, Emre Yayınları, Konya

-MARX, Karl(2005) Komünist Manifesto ve Komünizmin İlkeleri, Çev. Muzaffer Erdost, Sol Yayınları, Ankara

-Oskay, Ülgen(1983) Geçiş Dönemi Tipi Olarak Zonguldak Kömür Havzası Maden İşçisi; Ege Üniv. Edb. Fak. Yay. İzmir

-POLAMA Margaret M.(2007), Çağdaş Sosyoloji Kuramları, EOS Yayınları, Ankara,

-SEZER Baykan(2006)), Sosyolojinin Ana Başlıkları, İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul

-SKINNER, Quentin(1991), Çağdaş Temel Kuramlar, Vadi Yayınları, Ankara

-SLATTERY, Martin(2007)  Sosyolojide Temel Fikirler, Sentez Yayıncılık, Bursa

-SOROKIN Pitirim A.(1994) Çağdaş Sosyoloji Teorileri I-II, Kültür Bak. Yay, Ankara,

-TOLAN, Barlas(2005) Sosyoloji, Gazi Kitabevi, Ankara

-SWINGEWOOD, Alan(2006), Sosyolojik Düşüncenin Kısa Tarihi, Bilim ve Sanat Kitabevi. Ankara

-Wallece-Wolf, Ruth A.- Alison(2004) Çağdaş Sosyoloji Kuramları, Çev. Leyla Elburz-Rami Ayaz, Punto Yayıncılık, İzmir

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: